Bağladığı gibi ayırabilir de...

Bağladığı gibi ayırabilir de...
Bağladığı gibi ayırabilir de...
Geçen yıldan beri hem yurtiçi hem de yurtdışı festivallerde birçok ödül alan 'Köprüdekiler' vizyonda. Yönetmen Aslı Özge'yle bir araya getirdiği gibi ayrı da düşüren o yapıyı konuştuk
Haber: KÜLTİGİN KAĞAN AKBULUT / Arşivi

Boğaziçi Köprüsü, medeniyetler köprüsü olmasıyla, her gün işe gidip işten dönerken aşılacak bir yol olmasıyla, intiharlarıyla, protestolarıyla, ‘gay’liğiyle, üçüncüsünün gelecek olmasıyla aslında bir tartışmalar köprüsü. Genç yönetmen Aslı Özge’nin de Taksim-Bostancı hattında gidip gelirken köprüde çalışanları fotoğraflayarak başladığı çalışma uzun metraj bir filme dönüştü.
‘Köprüdekiler’ geçen sene İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma’da Altın Lale ve Adana Altın Koza Film Festivali’nde de En İyi Film ödülünü aldı. Bir yandan da dünya festivallerini talan eden bir film. Duvara astığı festivaller haritasında iğnelemedik yer bırakmamış.
‘Köprüdekiler’ Boğaziçi Köprüsü’nde çalışan üç kişinin hayatına giriyor. Çiçekçilik yapan Kuştepeli Fikret, yeni mezun polis Murat ve dolmuş şoförü Umut. Okuma yazmayı at yarışlarından öğrenmiş Fikret, ömür boyu çiçekçilik yapamayacağını anlayınca yeni bir iş aramaya başlıyor. Karısı Cemile, Umut’un dolmuş şoförlüğünü bırakıp maaşlı bir işe geçmesini ve yeni bir eve taşınmayı istiyor. Murat internette kadınlarla tanışıp ‘dating’lere girişiyor. Biz de onların bu daha iyiyi bulma aşamalarına ortak olup kendilerini oynayan amatör oyuncularla İstanbul’un kenar mahallerinde ‘harbi’ bir hikâyeye dalıyoruz.
Aslı Özge’yle köprünün ‘anlam ve önemini’, orada çalışanların yaşamlarını, tek hayali iç çamaşırı dükkânında gelen müşterilere ‘Buyurun efendim!’ diyebilmek olan kenar mahalle gençliğini ve son dönem Türk sinemasını konuştuk.

Filmin temeli Boğaz Köprüsü. Bugüne kadar hep Asya ile Avrupa’yı birleştirmesiyle öne çıktı. Ama sizin için bambaşka bir anlamı var herhalde...
Asya’yı Avrupa’ya bağlıyor olma meselesinin yanında, şehrin içinde iki kıta arasında bile gidip gelirken trafikte sürekli beklememiz, ironik bir şekilde Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmek için de yıllarca bekleyecek olması... Köprüyü bunun küçük bir metaforu gibi düşündüm. Türkiye’nin geleceğinin bu meseleden dolayı belirsizliği ve bunun da en çok gençleri etkiliyor olması gibi uçuşan fikirler bir araya geldiği zaman, köprüyü anlatırken ister istemez bu sorular geliyor peşinden. Hikâyenin merkezine köprüyü oturttum ama karakterler de bir köprüde diğer yandan: Biri daha iyi bir eve taşınmak, diğeri iyi bir işe girmek, öbürü kız arkadaş bulmak istiyor, olmuyor. Bir şeyin bir tarafında olup öbür tarafa geçmeyi istemek, hepsini birleştiriyor. 

Karakterlerinizin ekonomik sorunları var en başta. Ama onun dışında evlilikle, cinsellikle dertleri de var. Milliyetçilik meselesi var bir yandan militarizmin eşlik ettiği. Bu katmanları nasıl oluşturdunuz?
Mutlaka çeşitli yaş aralıklarında ama bir şeylerin başında, genç insanlar olsun istedim. Ki korkuları bir yere otursun. Ekonomik sorunlar hepsinde ilk sırada, hepsinde cinsel problemler var. Aslında bunlar hepimizin hayatının ortak noktaları. Özellikle kendilerini daha iyi ifade edebildikleri ve güçlü hissedebildikleri en büyük alanın milliyetçilik olduğunu fark ettim. Milliyetçiliği senaryoda ben empoze etmedim onlara, onlarda olan durumları filme koydum. Yaptığım şey onları yargılamadan, gerçekten anlamaya çalışmak oldu. Hakikaten bir mesaj vermek istemiyorum. Bir şeyleri tartışmaya açmak ama bunu yaparken de benim durduğum yeri hissettirmek istiyorum. Mesela onun için 29 Ekim kutlamalarına gittikleri zaman, oradaki savaş ortamından etkilenip “Keşke savaş olsa!” diyorlar. Bu benim orada yaptığım bir eleştiri. Fikret ve arkadaşları hiç eğitim almamışlar, kimlikleri bile yok. Orada “Kanımız bayrak için!” diyerek geçen lise öğrencilerini alkışlıyor, oraya ait olmak istiyorlar. O kadar dışındalar ki! Evlerinde hiçbir şey yok Fikret’in mesela. Tek bir oda, tuvalet yok, bütün mahalle tek bir yerde banyo yapıyor ama evinde Atatürk resmi, kapısında bayrak asılı. Bunu ben şöyle anlıyorum: Müthiş bir sevgi duydukları için falan değil, bir yere ait olmak istedikleri için bunu yapıyorlar. Böyle sembolik bir şeyle kendilerini ait hissetmek istiyorlar. 

Polis Murat’ınki biraz daha bilinçli gibi. Resmi tarihin eğitiminden geçmiş bir ağızla konuşuyor...
Kendisini hep zayıf hissediyor, güçlü bir erkek olduğu en önemli nokta milliyetçilik. Resmi eğitim dili, daha çok ev arkadaşı olan poliste var. Çünkü Murat bütün film boyunca kızların karşısında kendisini ifade edemiyor, güveni tam değil. Ama ne zaman ki o konu açılıyor, başka birisi oluyor. 

Fikret’te sizi çeken ne oldu?
Fikret’le tanıştığımda hayalinin ne olduğunu, hayatta ne yapmak istediğini sordum. O da bana, “İç çamaşırı dükkânında gelen müşterilere ‘Buyurun efendim!’ demek istiyorum” dedi. Bu çocuğu oynatmalıyım dedim. 

Karakterler sonunda istediklerine ulaşamıyorlar ama bir dinginlik de oluşuyor. Dolayısıyla sonu mutlu mu oldu, acı mı tartışması var. Siz ne düşünüyorsunuz?
Bence ellerinde olmayan nedenlerle istediklerine ulaşamıyorlar. Fikret’in iş bulmak için çırpınması ve her bulamayışında daha da üzülmesi bence onun için negatif bir şey. Çünkü okuma yazmayı, hesap yapmayı bilmeden, hayali ne kadar küçük olsa da buna ulaşamaz. Ama bu onun elinde olan bir şey değil. Altı yaşındaki bir çocuk okula gidip gitmemeyi kendi iradesiyle seçemez. Ben de şu soruyu gerçekten soruyorum: Türkiye’de eğitim zorunlu değil mi? Bütün bunları birleştirdiğimizde, Fikret’in ulaşamayacağını anlaması ve daha fazla üzülmemesi, o aşağılanmalardan kurtulması iyi bir şey. Polis memuruna baktığımızda, bence herkes de İstanbul’da oturmak zorunda değil; küçük yerde, köyünde, annesiyle daha mutlu olabilir. O zaman bırakın da dönsün. Karakterlerim belli bir sınıra çarpıp kendi oldukları yeri tanıyorlar. Kişinin kendisiyle yaptığı bir münakaşa gibi. Bunu sağlıklı buluyorum.

‘Festival festival gezen tek ben değilim’
Film geçen sene İstanbul Film Festivali ve Adana Altın Koza’dan ödül aldı. Ama üzerinden bir yıl geçti. Niye gösterime bu kadar geç girdi?
Gişenin ne yapacağını bilemedik. Onu çıkaracak maddi güce kavuşana kadar bekledik. ‘Köprüdekiler’ ödül aldı ama finansmanını çıkaramamıştı. Kültür Bakanlığı’ndan destek aldık ama çok komik bir rakam ve filmin asıl sahibi Alman yapımcı. Film Locarno, Toronto gibi festivallere seçildi derken, şu ana kadar 30-35 festival gezdi. Kültür Bakanlığı’na post-prodüksiyon için başvurduk ama reddedildik. Bütün bunları denk getirmek için bugüne ertelendi. Bir de hiç olmazsa yurtdışı festivallerine gitsin dedik. Romantik komedinin bu kadar revaçta olduğu ülkede gözümüz korktu. Ama iyi tarafı şu; buradan sonra Almanya, Avusturya, Hollanda, Romanya, Belçika, İngiltere, Fransa gibi ülkelerde gösterime girecek. Bu kadar küçük bir film için sevindirici. Türkiye’de gösterime girerek bir başlangıç olmasını da istiyoruz. 

Phaidon Yayınevi’nin bastığı, önemli festival yönetmenlerinin hazırladığı ‘Geleceğin 100 Yönetmeni’ kitabına seçilmişsiniz.

Gerçekten güzel. Bunları umarım Kültür Bakanlığı da duyar. Yeni projem ‘Soluksuz’ için başvurduk, cevap bekliyorum ama açıkçası umutlu değilim.  

Yeni film ne aşamada şu anda?
Senaryo hazır, destek görürse çekilecek. Ama yabancı yapımcıların da desteklemesi için kendi ülkesinden sembolik de olsa bir destek almak zorunda. O destek olursa onlar çok fazlasını da getiriyorlar. Bütün bunlara baktığımda genç bir sinemacı olarak hakikaten merak ediyorum: Nedir kıstas? Proje Selanik Festivali’nden Senaryo Destekleme Ödülü aldı, arkasından Sundance’de değerlendirilecek beş senaryo arasında seçildi. Son dönemde birçok genç yönetmen öne çıktı. Festival festival gezen, tek ben değilim. Bütün bu yönetmenler Türk sinemasını uluslararası alanda tanıtıyor. Önemli olan bence sürekliliğin olması. Tek bir film yaptık ama yeni projelerin destek bulması gerek. ‘Köprüdekiler’ bütün seçim kriterlerini yerine getirdi. Yeni filmim de senaryo aşamasında destek gördü. Merak ediyorum, bunları dünyada olduğu gibi bir standarda oturtmanın bir yöntemi yok mu?