Baleyi topun ağzından biz kurtaracağız!

Baleyi topun ağzından biz kurtaracağız!
Baleyi topun ağzından biz kurtaracağız!

FOTOĞRAF: Hüseyin Narin/Al Jazeera Türk

Hayatlarında AKM'de hiç bale temsili izleme fırsatları olmamış. Temsilleri DVD'den izliyorlar. Okuldaki salonları figürlerini tamamlamaya yeterli değil. Ama onlar prestijli bale yarışması Youth America Grand Prix'de finale kaldılar. Nisandaki finalde New York'ta yarışacak üç genç balet Ekim Deniz Akarslan, Yılmaz Berkay Günay ve Nicolas Nolte'nin hikâyesi göz kamaştırıyor...
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Kadıköy İskele Meydanı’ndaki büfelerin arasından, tavuk döner kokularının içinden geçerek demir kapıdan içeri giriyorum. Yanından her geçişimde duvarın ötesinden gelen keman, flüt sesleriyle bir şekilde iyi hissettiren İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın kapısından ilk girişim. Güvenliğe ne için geldiğimi söyleyince, memure “A, bizim Deniz!” diye gülümseyiveriyor. “Bizim Deniz”, geçenlerde prestijli bale yarışması Youth America Grand Prix’nin ABD’nin Indianapolis eyaletindeki elemelerinde birinci sıraya yerleşen 16 yaşındaki bale öğrencisi Ekim Deniz Akarslan. 
Güvenlik görevlisinin peşi sıra ilerliyorum. İlk izlenimimi tarif etmeye çalışayım: Her küçük kuytuda birer, ikişer öğrenci elinde flütü, kemanı ya da ayakucunda bir takım dans figürleri, çalışma halinde. Daracık koridordaki metal dolapların önünde veliler bekliyor, minik öğrenciler koşturuyor, bir salondan konser provası yapan yetişkin öğrencilerin sesi, bir diğerinden küçük balerinleri çalıştıran bale hocasının keskin komutları geliyor.
O esnada Deniz beliriyor yanımızda; kıvırcık saçlar, zayıf bir beden, son derece nazik bir sesle “Buyurun” diye alıyor beni. “Mösyö, Bahar Hanım Radikal’den” diyerek içeri süzülen Deniz’in peşinde, beş-altı metrekare ya var ya yok bir odaya giriyorum. Duvarda montlar, eşofmanlar asılı. Camekanlı dolabın gerisinde onlarca bale temsili DVD’si... Bale bölümünün soyunma odasıymış… Söyleşimizi burada yapacağız.

                Ekim Deniz Akarslan ve Yılmaz Berkay Günay. (Fotoğraf: Hüseyin Narin/Al Jazeera Türk)

‘Mösyö’ ile tanışıyorum: Sergo Tereshenko. Gürcistanlı balet, ülkesinde devlet sanatçısı, konservatuvarda klasik bale dersi veriyor. 1988’den beri resmi davetle geldiği Türkiye’de, üç senedir de burada, İ.Ü. Devlet Konservatuvarı’ndaki genç bale öğrencilerini çalıştırmakta. Bale hocası Murat Kurtulmuş da bizimle.
Deniz’in ardından iki genç balet daha geliyor: Nicolas Nolte ve Yılmaz Berkay Günay. Zira yarı finalde edinilen başarı Deniz’inkiyle sınırlı değil; aynı elemelerde Berkay ikincilik derecesini alırken Nicolas da Top 6’ya girmeyi başarmış. Lakin Nicolas finale katılmayı yarım puanla kaçırmış. İlk iki sıraya yerleşen Deniz ve Berkay'ın önünde ise yeni bir hedef var; yarışmanın 10-15 Nisan tarihleri arasından New York’ta yapılacak finalinde jüri koltuğundaki direktörlerin dikkatini çekerek ya da dereceye girerek burs hakkı kazanmak. Böylece bale eğitimlerinde sıçrama yaparak dünyanın en prestijli okullarında eğitim görme imkânı yaratabilecekler.
Yarışmanın Indianapolis’teki elemesine dünyanın dört bir yanından öğrenci katılmış. Mösyö de Murat Hoca da öğrencilerinin Indianapolis’teki başarılarının önemini vurguluyor, çocukların üç aydır sıkı bir kampta olduğunu, günde altı-yedi saat çalıştıklarını anlatıyorlar.

           Yılmaz Berkay Günay, Nicolas Nolte ve Ekim Deniz Akarslan hocaları 'Mösyö' Sergo Tereshenko ile. 

FİNAL NİSANDA NEW YORK'TA
Peki bu yarışma neden bu kadar mühim? Birinciliği kapan Deniz’den dinliyorum: “New York finalinin sonunda hem derece hem de burs ödülleri var. Dereceye girersek istediğimiz okulu seçebileceğiz. Dereceye girmeyip de direktörler tarafından seçilirsek de yine burs hakkı kazanacağız. Yarışmanın en önemli prestiji burs vermesi. Çok önemli okullar için burs alabiliyorsunuz. Biz, çok imkânımız var da gidelim yarışalım demedik, imkân yaratmak için yarışmaya katıldık.” Hedefleri Royal Bale, Paris Devlet Konservatuvarı gibi prestijli okullara burslu girebilmek. 
Mösyö ekliyor: “Daha önce Türkiye’den bu yarışmaya katılanlar olmuş ama bu yaş kategorisinde şu ana dek Türkiye’den alınan en büyük başarı Deniz’in ki. 20’den fazla yarışmacı arasından çıktı Deniz.” Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’ndan 16 yaşındaki Ekin Can Yılmaz’ın da New York’taki finale katılmaya hak kazandığını öğreniyoruz bu arada. 

BALE GÖSTERİSİ GÖRÜNCE TV’YE SARILIRDIM
Deniz baleyle altı yaşında tanışmış, teyzesinin oğlu ve kızı Ümit Çaltekin ile Özlem Feyman’ın bale performanslarından etkilenerek… “Televizyonda bale gösterisi gördüğümde gidip televizyona sarılırmışım” diye anlatıyor gülümseyerek. Ankara’da yaşayan kuzenlerini değil ama AKM’deki temsilleri izlermiş küçükken. Sekiz yaşındayken de konservatuvara hazırlık için bale kursuna başlamış. 12’sinde Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’na girip arından İ.Ü. Devlet Konservatuvarı’na gelmiş yatay geçişle. 

Modelist bir anne ile aşçı ve tekstilci bir babanın oğlu Deniz. “Çok klasik olacak ama hayatım bale. Bale benim için ekstrem bir şey değil, çok içindeyim. Balet ya da balerin olabilmek için sadece baleyle yaşaman gerek. Hayatımız bale olduğu için, bale bizim için su içmek gibi bir şey. Her gün burada prova, ders yapmak… Hayatımızın rutini, bize garip veya alışılmışın dışında gelen bir şey yok.”

                   Ekim Deniz Akarslan bir yaz tatilinde... 

Mösyö daha iyi anlamam için araya giriyor: “Bizim bir erkek varyasyonu üç dakika… Biz non-stop iki varyasyon çalışıyoruz. Altı dakika eder. Altı dakika, stadyumda altı tur koşmaya eşit. İşte balet bu, bale sadece kabiliyet değildir. Balenin kabiliyeti çalışmasıdır. Spor gibi.”

17’sindeki Berkay dört yaşında tanışmış baleyle. Annesi Antalya’da Devlet Operası’nda terzi, babası da sahne şefi. “Küçükken Antalya Opera’da eserlere gidiyordum. İlk izlediğim dans Fındıkkıran’dı. Oradaki dans çok büyülemişti beni. Operada çocuk balesine girdim yedi yaşında. Sonra Antalya Konservatuvarı’nın yarı zamanlı bölümüne geçtim ve buraya yönlendirdiler beni. Yedinci sınıftan beri buradayım. Bale benim için hep çok büyük bir şeydi. Antalya’da küçüklüğümden beri ‘İstanbul’a gideceğim. İstanbul’dan da yurtdışına gideceğim’ diyordum. Onu yavaş yavaş gerçekleştirmeye çalışıyorum.

HEDEF ROYAL BALE
Baleye dair hedefini sorunca hemen ‘Royal Bale’ diyor Deniz, küçüklükten beri öyleymiş: “Amacım Avrupa’ya gidip, orada önemli bir kariyer yapıp, buraya aktarabilmek.” Söyleşiye katılmış olan Bale Anasanat Dalı Başkanı Oral Yazıcı ekliyor; “Girerse Royal Bale’deki ilk Türk olacak.”

Yarı finallerde Top 6’ya giren Nicolas Nolte, kendi tabiriyle “Annesinin tutup Kalamış’taki bale okuluna götürmesiyle” başlamış baleye ve çok sevmiş. “Baledeki disiplini sevdim aslında” diyor. Onun da hedefi yurtdışında okuyup orada dans edip sonra buraya dönmekmiş.
Berkay’ın hedefi ise Washington Kirov Balesi ve Hollywood: “Ülkemizde pek gelecek vadeden bir şey değil bale. Sonrasında Company’ye girip belli bir kariyer yapmak istiyorum. Sonra da ülkeme dönmek istiyorum, bale adına buraya katkıda bulunmak istiyorum.”
Sürekli ne kadar yoğun çalıştıklarından bahsediliyor, “Siz dışarıda arkadaşlarınızla gezip tozmaz, sinemaya, konsere gitmez misiniz hiç?” diye soruyorum.
İlk söz Deniz’de: “Zaman buluyoruz, sinemaya gideceğim diyoruz ama o kadar yorgun oluyoruz ki… Arkadaş çevrelerimiz de buradan genelde.” Oral Hoca bana dönüp “Arkadaşlarımız da buradan deyince, sırf bale düşünmeyin ama… Bu okulda müzik bölümü, tiyatro var” derken Deniz kibar kibar rica ediyor: “Hocam onlardan yeterince söz ediliyor…”

BALEYİ ANCAK DVD'DEN İZLEYEBİLİYORLAR 
“Biraz da sizin, balenin içinde bulunduğu koşullardan söz edelim mi” derken ben, Deniz yanındaki arkadaşı Nicolas’ı heyecanla dürtüyor. “Sonunda derdimizi dile getirebileceğiz” der gibi bir hali var. “Bale ve diğer sahne sanatları Türkiye’de sürekli topun ağzında…” der demez, soru kısmına gelmeden yanıtını gönderiyor: “Bizim ve hocalarımızın amacı, baleyi o topun ağzından çekebilmek.”

“Peki siz nerelerde temsil seyrediyorsunuz?” diye sorunca Deniz başını hafifçe öne eğerek, “Süreyya Operası…” diyor. Bazen de Zorlu Performans Sanatları Merkezi’ne gelen yabancı gösterilere gidiyorlarmış: “D&R’a gidiyoruz, yurtdışında 10 dolar olan DVD’leri 70 lira verip alıyoruz, gidip evimizde izliyoruz. Royal Bale, Bolşoy, Kirov, Paris Opera Bale’deki gösterileri…” Deniz AKM’de küçükken gösteri izlediği için şanslı, Berkay hiç görmemiş AKM’nin ‘yaşadığı dönemleri’. “Şimdi AKM’ye bakınca ne görüyorsun?” diye soruyorum Deniz’e: “Binayı yapboz gibi birleştirmeye çalışıyorum. Camları yok, tavanları dökük… Ben çok küçükken görüyordum, eski halini göz önüne getirmeye çalışıyorum ama olmuyor.”

AKM’NİN İÇİNİ HİÇ GÖREMEDİM
Berkay ise, “AKM’de temsil görme şansım olmadı, sadece önünde durma şansım oldu! O sahneye çıkmayı, o sahnede eser izlemeyi çok isterdim. Çok görkemli bir yer. Dışarıdan bakınca tabii! İçini hiç görmedim. Yurtdışındaymış gibi hissediyorsun oraya baktığında. Gel gör ki kapandı... Açılacağını söylediler, bir ton olaylar oldu, hâlâ duruyor öyle…”

“Baleye dair ne yapılmasını isterdiniz?” soruma ilk istekleri kendi okullarına dair oluyor.
Deniz “Konservatuvarımıza yeni bir bina verilmesini isterdim. Avcılar’da falan değil, şehir merkezinde bir bina... ABD ve Avrupa’da böyle yerler şehrin merkezinde.” Türkiye genelini sorunca politikacıların ve insanların baleye dair düşüncesinin değişmesini istiyor. Türkiye’de baleye nasıl bakıldığını kendi gözünden özetliyor sonra: “Belden aşağı bir şey olarak nitelendiriliyor. Meslek deseniz meslek de değil onlara göre. Sanat da değil… Kuzenim dans etmiş CRR’de, Erdoğan gelmiş o gün temsile. Kuzenim işi bittikten sonra kulisten izliyormuş, eğmiş kafasını önüne. İki saatlik gösteride bir saat kafasını kaldırıp sahnedeki gösteriyi izlememiş.”  

BAZI SİYASİLERE GÖRE, YAPTIĞIMIZ AYIP
“Biri sana baleyle ilgili ters bir şey söylediğinde tepkin ne oluyor peki?” diyorum, bıkkınca gülümsüyor: “Konuşmuyorum, açıklama yapmıyorum. Eskiden diyordum ama artık “Bale şöyledir” falan demiyorum. Yoluma devam ediyorum. Bıktım.”
Berkay’ın arkadaşları da bale yapmasına garip yaklaşıyormuş zaman zaman: “Türk insanı, sadece futbol, basketbol tarzı şeylere yöneldiği için ‘Baletim’ deyince ‘Ne oluyor?’ der gibi bakıyor. Ama sonra alışıyorlar, temsillere geliyorlar. Benim İstanbul’a geldiğimden beri gittim berberim, keman çaldığımı zannediyor. Pek paylaşmak istemiyorum, ters bir tepki alsam ikimiz de kırılacağız belki. Sürekli yüz yüze baktığım insanlara pek açıklamıyorum o yüzden.” Bazı siyasilerin baleye olan yaklaşımından o da mutsuz: “Biz bazı siyasilere göre ayıp, günah bir şey yapıyoruz. Böyle şeyler duyunca çok kötü hissediyorum. Tamam, bu bizim kültürümüz olmayabilir. Batı kültürünün çoğu şeyini alıyoruz ülke olarak, ne yani sadece bale mi antipatik?” “Neden antipatik buluyorlar sence baleyi?” deyince devam ediyor: “Nedenini bilmediğim bir şekilde karşılar. Tahminime göre balerinlerin kıyafetinden, bizim kıyafetlerimizden, yaptığımız eserlerin içeriğinden rahatsız oluyorlar. Ama o önyargıyı da yavaş yavaş yıkacağız.”

TÜRK SANAT MÜZİĞİ DİNLİYORUZ
Ne tür müzikler dinliyorlar peki? Deniz en çok klasik müzik ve Fransız şansonları dinlermiş. Edith Piaf mesela. Klasiklerdense favorisi romantik ve barok dönem. Nicolas “Ben her şeyi dinliyorum” diyor, Berkay da pek müzik ayırt etmezmiş. Yine de Berkay için “Eminem” deyince akan sular duruyor: “En adamakıllı dinlediğim isim o. Bir de Türk Sanat Müziği’ni çok seviyoruz, üçümüz de. Müzeyyen Senar’ı çok seviyoruz” diyorlar. Sonra Berkay, üçünün de son dönemdeki favori parçalarından birini açıyor telefonundan: ‘Ezginin Günlüğü’ küçük odada “Sigaramın dumanına sarsam, saklasam seni...” diye söylemeye başlıyor. Deniz heyecanla, “Hatta bu grup balerinleri de kullanmıştı birkaç klibinde” diyor.

SPONSORLARA İHTİYAÇLARI VAR 
O kadar heyecanlı, inançlı ve berraklar ki. Etkilenmemek elde değil. New York’taki finale ve dönem dönem katılmak istedikleri uluslararası yarışmalara gidebilmek için sponsorlara ihtiyaç duyuyorlar. Zira okulun imkânları hayli kısıtlı. Okulda prova alabilmek için bile yeterli alanları yok zaten. Oral Hoca “Bakın burada hiçbir öğretmenin odası yok. Bu soyunma odasını da ben zar zor koridoru yıktım da yaptırdım. Binamız, salonlarımız vahim durumda. Bu çocukların çıkması mucize. Sırf bale bölümüne ait olan iki çalışma salonu var, onun da bazı saatlerini ortak kullanıyoruz. Bir de konser salonumuz var, o da ortak kullanımda. Biz ancak akşam 6’dan sonra çalışabiliyoruz. Cumartesi salonlar boş olduğu için de cumartesiçalışıyoruz.” 

ZIPLARSA TAVANA ÇARPAR!
Söyleşimizin ardından kullanabildikleri salonlara göz atıyoruz. Ortasından sütun geçen iki bale salonu! Mösyö 30 metrekarelik salonun aslında ne kadar ufak olduğunu bana bir örnekle gösteriyor. Deniz’den bir figür göstermesini istiyor. Salonun bir ucundan diğer ucuna ‘managé’ adlı figürü yaparak geçiyor Deniz, son adımı yere değdiğinde neredeyse bana çarpacak! Mösyö “Bakın” diyor: “Bu figürü Deniz üç kere yaptı, aslında altı kere yapması gerekiyordu. Bizim salon yetmediği için dönüp tekrar yapıyor ki figürü tamamlayabilsin.” Sonra üç gencin arasında en uzun boylu olan Nicolas’ı işaret ediyor: “Nicolas zıpladığı zaman tavana çarpabilir, o yüzden çok zıplatmıyoruz onu.”