Balıkları da vururlar!

Balıkları da vururlar!
Balıkları da vururlar!
Gazeteci Kadir Can, kitabı 'Balık Ağ(a)lara Takıldı' ile İstanbul'un 40 yıllık balık tarihini gözler önüne seriyor. 70'lerden günümüze uzanan kareler, İstanbul'da balığın ve balıkçılığın yok oluşunun öyküsü...
Haber: TAN MORGÜL / Arşivi

Pek mesuduz: Tezgâhta balık bereketi azalıyor ama kütüphanemizdeki bereket artıyor. Bir balık kitabı daha raflarda yerini aldı. ‘Balık Ağ(a)lara Takıldı’ (Ekin Grubu Yayınları) adlı albüm- kitap gazeteci Kadir Can’ın fotoğrafları ile kırk yıllık bir tarih içinde
İstanbul Balık Hali’ne ve hâline bakıyor. Kitabın alt başlıklarından biri olan; ‘Çok özel fotoğraflar eşliğinde, adım adım yok oluşun öyküsü’ ise aynı başlıkta olduğu gibi bu tüm maceranın özeti.
Gazeteci Kadir Can’ı takdime fazla hacet yok. Kendisi uzun yıllardır, memleketin hali pür melalini ‘objektifi yettikçe’ fotoğraflarıyla belgeliyor, sonrasında bu belgeleri derliyor. ‘12 Eylül 1980 Akıl Tutulması’, ‘Yaşayıp Unuttuğumuz İstanbul’, ‘Çarşı Pazar İstanbul’ adlı kitaplarında yaptığı gibi. Bu son kitapta ise anlatılan geçmişte yapılan, deniz ve canlıları ile dost geleneksel balıkçılıktan, son kırk yılda yapılan ve her şeyi yok eden modern balıkçığa kadar yaşananların tanıklığı. Tabii ki tekne üstünde, pazarda, halde, mezatta yaşanılanlar eşliğinde.
Kitapta siyah-beyaz resimlerin renklenmesi aynı zamanda kötü günlerin habercisi... 70’lerle birlikte başlayan akıl almaz büyüme: Azapkapı’daki mütevazı balık pazarı/halinden Kumkapı Balık Hali’ne (şimdiki vaziyet ise çok daha büyük), 15 metrelik teknelerden 50 metreye yakın azman teknelere, pamuk ipliği veya İngiliz sicimi insaflı ağlardan, naylon vicdansız ve kirli ağlara, el yapımı ‘çavelya’lardan (kestane ağacı dallarından yapılan sepetler) sandıklara, sonra da naylon türevli strafor kasalara.
Ol sıkıcı hikâyenin Kadir Can özeti: “(...)1380 sayılı Su Ürünleri Sirküleri’nin yayınlandığı 1971 yılına kadar denizlerimizde balıklara en az zarar veren, babadan kalma ilkel usullerle balıkçılık yapılmaktaydı. Bu tarihten itibaren gümrük muafiyetiyle kredi olanakları sağlanan balıkçılar hızla modernize olarak güçlü motorlar, naylon ağlar ve balık bulucu cihazlarla (artık, neredeyse 5-10 km uzaklıktaki balık sürülerini bile tespit eden sonarlar) donattıkları yeni tekneleriyle birer, ikişer denize açılmaya başladılar. Balıkçılara tüm olanaklar sağlanırken denizlerimizde hiçbir araştırma yapılmadığı, tür ve stoklar belirlenmediği gibi sınırlamalar da konulmadı. Teknelerinin boyu, motor güçleri, ağ uzunluklarıyla derinlikleri sınırsız olan balıkçıların bilinçsizce avladığı balıkların miktarı o kadar fazlaydı ki her gün binlerce kasası Azapkapı’daki halden ya denize döküldü ya da kamyonlarla çöplüklere taşındı(...)”
Can’ın bu duru özetine, vaktinde Kumkapı Hali içinde bulunan caminin hocası da eşlik etmiş: “Gelecek nesillerin hakkını yiyorsunuz arkadaşlar. Bu, kul hakkıdır. Allah kul hakkı yiyeni affetmez!” Memlekette, kul hakkını imandan ayırmak için her türlü haltın yendiği zamanlarla hemhaliz. Dolayısıyla, hocaların gündemi şimdi çok daha ağır.
70’ler ve 80’lerden kitaba yansıyan ‘bolluk’ fotoğrafları ibretlik. Teknelerde, tayfaya yer bırakmayacak kadar dolu olan lüfer (hatta kofana) ve palamutlar, satılmadığı için denize dökülen kasalarca istavrit, yerlere serilen enva-i çeşit ve renkte balık türleri; mercanlar, eşkinalar, karagözler ve kocaman çupra ve levrekler (orijinal; malum o zaman daha çiftlikler yok.) Ve tabii, uzun zamandır Marmara ve Karadeniz’e küsmüş, kesildiği teknelerin ve halin zeminini kırmızıya boyayan ‘iri kıyım’ orkinoslar. Onca resim arasında çinekop, sarıkanat görmemek veya çingenepalamuduna, vonozlara rast gelmemek tesadüf olamaz. Malum, büyüğü varken neden yavruya ağ atılsın. Ama şimdi sıra yavruya geldi; sadece şehrin tezgâhlarında değil, halin strafor kasalarında tonlarca yavru balık, gelecek nesillerin hakkı olarak poz veriyor. İnsan evladı tarihinin en şümullü kul hakkı ‘kıyımını’ işlerken, kendisine burada ve öte tarafta ‘yatacak yer bırakmıyor’.
Gözden çıkmayan bir sahne de bir motor dolusu (camgöz türü) köpekbalığın kanlı görüntüleri idi. Yakalandıktan sonra hale gönderilen, satılmazsa denize dökülmesi salık verilen, ancak akşamın ilerleyen saatlerinde üç kuruş paraya ‘balık-ekmek’çilere satılan ve sonrasında bir hafta boyunca İstanbulluya, uskumru-palamut diye yutturulan zavallı köpekbalıkları; akıbetleri hâlâ aynı. Yine kitabın siyah-beyaz ve renkli sayfalarında poz veren ve genellikle çocuklardan mütevellit olan Kumkapı’nın komerçileri (balık toplayıcıları) ile yalelleri (balık taşıyıcıları) ise çok acayip... Fotoğrafların peşinden ağır ve sisli bir romana koşmamak elde değil. Neyse, şimdilik kendimizi tutalım.

Denizin bereketi kâr hırsına feda!

Onbinlercesinin arasından seçilmiş 190 fotoğrafın yer aldığı kitapta son otuz yılın hikâyesi ‘fazla kelama’ yer bırakmayacak şekilde var. Lakin arada lazım geliyor ve Kadir Can meramını da anlatıyor; iyi de yapıyor.
Özetle, bütün resimler ve yazılar, balık ağalarının kâr hırsına feda edilen denizdeki berekete içleniyor. O vakit bizden de katkı olsun: Deniz canlılarının temel ‘misyonu’nun, insan evladının gıdasından çok daha fazlası olduğunu, eko-sisteminin çok mühim bir halkası olmak gibi, onlarsız olmanın bedelinin çok ağır olduğunu kafamızın bir yerine sokmamız gerekiyor.
Biliyoruz ki bu dünyevi ve
uhrevi dertlenmeye Kadir Can’ın da deyişiyle ‘balık ağaları’ itibar etmeyecektir. Sonuçta, kazanılan paralar ortada. Lakin, idarenin, kamunun ve sivil toplumun itibar etmekten gayri bir seçeneği olamaz. Fazla söze de gerek yok aslında: Ayıptır, günahtır, cinayettir.