Barlar kapandığında...

Genç bir arkadaşıma Marianne Faithfull'un konserine gidip gitmeyeceğini sorduğumda,
"Bilmem.
Haber: LALE TAYLA / Arşivi

Genç bir arkadaşıma Marianne Faithfull'un konserine gidip gitmeyeceğini sorduğumda,
"Bilmem. Çok da meraklısı değilim zaten," demişti. Her zamanki kötümserliğimin aksine, birden yaşadığım dönemden çok memnun olduğumu
fark ettim. 68'li değilim gerçi. Bir sonraki kuşaktanım (nedense 78'liler lafı bende bir türlü yerini bulmadı). Marianne Faithfull'un ve tabii diğerlerinin, şarkılarını, seslerini
ve aslında yaşam öykülerini ancak böylesi bir kuşaktan gelince tam yerine oturtabiliyorsunuz. Sezen Aksu kendi konserinde, "Bu ne biçim bir kuşaktır, Hepsi Bizi mi Buldu!" diye söylemişti şarkısını. Evet hepsi bizi buldu... Darbeler, depremler ama bir de başka şeyler var. Ve o başka şeylerin bütününün bir köşesinde Marianne Faithfull da var...
Dişi çamur
Siyah pantolon ceket takımı içinde, başını dimdik tutuşu ve hatta tüm beden diliyle
"Ben bir soyluyum," diyor. Konuşurken aksanının tam bir İngiliz İngilizcesi olduğunu fark ediyorsunuz. Adeta BBC. Önündeki notalara bakarken metal çerçeveli gözlüğünü takıyor bir iş kadını edasında. Benzetmek gibi olmasın ama bir leydi o...
Ve şarkı söylemek için ağzını açtığında duyduğunuz ses birden işin rengini değiştiriyor. Hem de nasıl! O korunaklı şatosunda, gül bahçelerini gezen bir İngiliz soylusu değil artık. O tam da kendi yaşam öyküsünün her bir kıvrımını sesinde yaşayan bir kadın. Ama ne yaşam öyküsü. Dibe vurmak tanımının bir daha gözden geçirilmesine neden olacak kadar dibe vurmuş, hem de kaç kez, döne döne. Bir başka arkadaşım Tom Waits'in sesinin çamur gibi olduğunu söylemişti. Eğer öyleyse, Faithfull'un sesi 'dişi çamur'.
Teatral otobiyografi
Çamurun cinsiyeti var mıdır, bilinmez ama Faithfull'un cinsiyeti hayatının her döneminde onu batıran ve çıkaran bir unsur olmuş. 60'lı yılların Londra'sını düşünün. Kraliyetin burnunun dibinde, tutucuların gözlerinin önünde ve düzenin şaşkın bakışları
altında yepyeni bir dalga geliyor. Ve bu dalga her şeyi sorguluyor. Devlet, siyaset, din, aile, ahlak; ne varsa... 'Savaşma seviş'
rüzgarı bütün dünyaya yayılıyor. Ve bunun tabii bir de müziği var: Rock. Bob Dylan bir efsane, Beatles ve hemen akabinde Rolling Stones mitolojik birer tanrı olma yoluna girmişler. Ama bu düzende henüz değişmeyen şeyler de var... Rock dünyası, erkek dünyası. Kadınlar en fazlasından groupie mertebesine erişebiliyorlar.
İşte Faithfull'un perdesi böyle bir sahneye açılıyor. Aslında perdenin gerisindeki otobiyografik öğeler de yeterince teatral. Annesi bir barones, dünyaya sado-mazo deyimlerini hediye eden ve Kürklü Venüs kitabının yazarı Lepold Baron von Sacher-Masoch'un soyundan. Babası ise bir İngiliz casusu. Ve böylesi bir sahnede Marianne Faithfull'un inanılmaz iniş-çıkışlarla dolu yaşam öyküsü başlıyor.
Mick Jagger'ın sevgilisi
Aslında başlarda pop söylüyor ama ne sesi heyecan verici ne de şarkıları. Zaten kendisi
de bayılmıyor bu işe. Melek yüzüyle çarpıcı bir tezat yaratan dişiliği, rock erkeklerinin
ilgisini hemen çekiyor. Mick Jagger ilgisine mazhar olabilmek için elbisesinin göğsünden içeri şampanya boca ediyor. Bob Dylan kendisine uzun bir şiir yazıyor ama yüz bulmayınca şiiri yırtıp atıyor. Aslında o Keith Richards'a aşık ama Mick Jagger'ın sevgilisi oluyor. Ve yıllarca 'Mick Jagger'ın sevgilisi' olarak anılıyor. Mick Jagger'ın melek yüzlü sevgilisi... Serbest seks ve uyuşturucu yaşamın ayrılmaz bir parçası. Gariptir ki aslında Mick Jagger, Faithfull'u 'kötü yol'a sürüklemiş olarak biliniyor. Oysa Jagger hayatta her şeyi deneyen ama denediklerini 'tadında bırakan' biri. Marianne ise tam tersi. Onda her şey dibine kadar. Ve esrarla başlayıp kokain ve uyuşturucunun her türüyle devam eden eden ve son perdesinde eroinle buluşan bir yapı bu. Ne yaşıyorsa tam yaşıyor. Mick Jagger bir yandan düzenin şimşeklerini üzerine çeken bir kahramanken bir yandan aristokrat sınıfın
masalarında yemek yemekten zevk alıyor.
Faithfull'un ise uyuşturucudan kaldıramadığı başı, masadaki çorba kâsesinin içine düşüyor.
Belki de yıllar sonra Jagger'ı terk etmesinin
altında bu karakter ayrılığı yatıyor.
'Duvarda' yaşam
Aslında kamuoyunda Faithfull'un gözden düşmesi -ki şarkılarının çoğunda 'falling from grace' lafını görürüz- düzenin artık bu gidişe dur demek amacıyla yaptığı polis baskınıyla başlar. Baskın yapılan evdeki tek kadın Marianne'dır ve üstelik çıplak vücudunun üstünde yalnızca beyaz kürk bir post vardır. Jagger ve Keith Richards hakkında dava açılır. Ama onlar mahkemedeki tavırlarıyla birer kahraman ve şık giyimleriyle birer idol olurken, hakkında dava bile açılmaya layık görülmeyen Faithfull'un kılıksız kıyafetsiz ve kahramanlıktan çok uzak tavırları, hakkında çıkarılan pornografik dedikodularla süslenir. Marianne Faithfull bu baskınla ilgili olarak kendisi hakkında çıkarılan dedikoduların izini otuz yıl sonra bile üstünden atamamıştır. Erkekler grubunun içindeki kadın olmanın bedelidir bu. Öyle ki Sister Morphine şarkısını yazdığı zaman kendi plak şirketi bile "Biraz ileri gittik galiba," diyerek raflardan toplatır plakları.
Oysa iki yıl sonra aynı şarkı Stones'un Sticky Fingers albümünde yer alacaktır. Üstelik Faithfull'un adını bile anmadan.
Mutlu ve zengin bir çift olarak "Kendimize bir ada mı satın alalım, yoksa bir şato mu?" noktasından uyuşturucu bulmak için satıcıyla yatma noktasına geçişler yapan yaşamında, intihar teşebbüsleri, uyuşturucu klinikleri ve bir junkie olarak sokakta -kendi tabiriyle
duvarda- yaşamaya kadar giden bir yaşam. Gerçek dip demiştik değil mi! Ama bütün bunların arasında aşklar, mutluluklar ve her zaman için kitap var. Ve yine her zaman çarpıcı şarkı sözleri... Ulrike Meinhof'u düşünerek yazdığı Broken English dünya çapında patlama yapar. "Ben bastırılmış duygularımı uyuşturucu ile yatıştırmasaydım belki de terörist olurdum," der. Aslında hep siyasidir bu karmakarışık yaşamın içinde, düzenin değişmesi gerektiğine yürekten inanır. Ve hiçbir şey lafta kalmaz. Junkie olup sokağa düşmesi tesadüfi değildir örneğin. Buna Naked Lunch'ı okuduğunda karar vermiştir. Sokağın da bir raconu olduğunu görür. Kimse kendisini rahatsız etmez, tacizde bulunmaz.
Kaybolan masumiyetin sesi
İşte yıllar yıllar sonra dünya turnesi sırasında İstanbul konserinde dinlediğimiz Marianne Faithfull'un sesine bu yaşamın izleri derin derin kazınmış. Uyuşturucudan temizleneli çok olmuş. Dublin'e yerleşmiş. Daha düzgün ve disiplinli bir hayatı var. En azından baş döndürücü yoğunlukta ve uzunluktaki turne programına baktığınızda öyle olması gerektiğini düşünüyorsunuz. Fikirleri değişmiş midir? Hiç sanmam. Uslanmış mıdır? Belki biraz. Yaşadığı herhangi bir şeyden pişman mıdır? Onu da pek sanmam. En azından sahnedeki duruşu böyle söylüyor. Hiçbir zaman starlığa oynamamış, hatta bir nevi antistar. Kamuoyunun gözünde, belki de herkesin işine öyle geldiği için, skandallarıyla var olmuş bu kadın dimdik duruyor. Ve şarkı söylüyor.
David Bowman bir makalesinde bu sesi şöyle tanımlıyor: "Tüm barların kapandığı, orospuların evine gittiği ve sigaranızın bittiği anda duyduğunuz bir ses bu. Kaybolan masumiyetin sesi." Oysa Marianne Faithfull, bir başka kadın için, Nico için yazdığı şarkıda -ki aslında her şarkısında kendisini anlattığını söyler- şöyle diyor sahnede o BBC İngilizcesiyle: "Evet bokun içindeydi, masum olmasına rağmen!"