Başka bir dünya mümkün

Devasa büyüklüğü, vatandaşlarının diğer birçok ülkeye kıyasla daha fazla yer değiştiriyor olması, dünya savaşının ardından elde kalan demir-çeliğin bolluğu ve petrolün ucuzluğu gibi bir dizi sebep, ABD'yi dünyanın otomotiv merkezi yaptı.
Haber: M. SERDAR KUZULOĞLU / Arşivi

Devasa büyüklüğü, vatandaşlarının diğer birçok ülkeye kıyasla daha fazla yer değiştiriyor olması, dünya savaşının ardından elde kalan demir-çeliğin bolluğu ve petrolün ucuzluğu gibi bir dizi sebep, ABD'yi dünyanın otomotiv merkezi yaptı. Pek anılmıyor olsa da otomotiv devlerinin paravan şirketler aracılığıyla demiryolu ve tramvay işletmelerini satın alıp kapatmasının da karayoluna bağlı bu hayat tarzına etkileri tartışılmaz. Ne var ki zamanla cinsellikten ekonomiye kadar dev bir alanı etkileyen bu olgu dev bir sorun yumağını da ülkenin kucağına bırakır.
Siftahı General Motors yapar
90'lı yıllarda Los Angeles şehri yöneticileri otomobiller yüzünden havanın tehlikeli biçimde kirlenmeye başlandığını fark ederek yeni arayışlara girer. Aynı dönemde ülkenin en büyük üreticilerinden General Motors bir fuarda sadece elektrikle çalışan modelini tanıtır. Böyle bir alternatifin mümkün olduğu anlaşılınca hemen çevreci yasalar devreye girer. Yeni düzenlemeyle hem egzoz dumanında sınırlamalar getirilir hem de üretilen araçların yüzde 2'sinin alternatif kaynakları kullanması şart koşulur. Hatta 2003'te bu oranın yüzde 10'a çıkması teklif edilir. Trafikten mustarip New York ve Massachusets eyaletleri de kervana katılır. 1996 yılında ilk elektrikli otomobil EV-1 Los Angeles sokaklarında gezinmeye başlar. Kısa sürede Toyota, Honda ve Chrysler de gönüllülere kendi elektrikli modellerini dağıtır. Yakıta ihtiyaç duymayan, herhangi bir prize bağlanarak şarj edilen, hareketli parçası en aza indirgenmiş; dolayısıyla arıza oranı sıfıra yakın, egzoz gazı yaymayan, seri, yüksek hızlı, güvenli ve sessiz bu rüya araçlar o dönem milyonlarca dolarlık reklam kampanyalarıyla halka tanıtılır.
Ancak ne olursa olur; bir gün bütün üreticiler söz birliğiyle bu elektrikli araçları deneklerden geri ister. İnanılması güç olsa da sahipleri araçlarına veda etmek için Los Angeles'ta dev bir 'cenaze töreni' düzenler. İnsanlar kara kefenlere sararak getirdikleri elektrikli araçları için ağlaşır, birbirini teselli eder. Böylece belki de dünyanın en kitlesel dönüşümünü tetikleyecek elektrikli araçlar yollardan ve hafızalardan silinir. Öyle bir silinir ki üreticiler araçlardan hiçbir kopya ayırmadan hepsini hurdalıklarda parçalar.
Elektrikli araç fikri bugün ABD'de hibrid olarak nitelenen modellerle hüküm sürüyor. Hem elektrik hem de benzinli motora sahip bu araçlar normalde elektrik motoruyla çalışıyor. Pili biterse ya da ek güce ihtiyaç olursa benzinli motor devreye giriyor. Benzinli motor çalışırken aynı zamanda pilleri de şarj ediyor. Üstelik yine de şaşırtıcı oranda tutumlular. Örneğin 1997'de üretilen ve hâlâ satılan ilk hibrid Toyota Prius 1 litre benzinle 22 kilometre yapıyor. Ancak bu hibridler yine de benzine muhtaçlar, benzinli motoru çalıştığı sürece çevreyi kirletiyor ve gürültü yayıyorlar. Ancak hiç de yabana atılmayacak satış adetlerine ulaşmayı başarıyorlar.
Öyleyse elektrikli arabalara ne oldu?
1996'da bu elektrikli araçları denemesi için seçilen ve aynı yıl çok sevdiği oyuncağı elinden alınan o grubun içindekilerden biri de Amerikalı yönetmen Chris Paine'dir. Paine, seneler sonra eski defterleri yeniden açar ve olaylara neyin sebep olduğunu ve belki de dünyayı kökten değiştirecek bu keşfin ne amaçla yok edildiğini araştırmaya başlar. Sonuçta ortaya bu hafta ABD'de gösterime giren 'Who killed the electric car?' (Elektrikli arabayı kim öldürdü?) adlı film çıkar.
Paine'in, belgesel boyunca aklımızda oluşan 'neden' sorusuna bulduğu cevaplar hiç de yabana atılır cinsten değil. Dünyanın en vahşi ve riyakâr savaşlarının arkasında gölgesini gördüğümüz petrol kartellerinin en büyük gelir kalemini ortadan kaldıran bir icat elbette kolay kabul görmeyecekti. Ancak hemen akla gelmeyen iki ayrıntı daha var. Elektrikli modeller güncel araçların içinde yer alan birçok bileşene sahip olmadığı için otomotiv endüstrisinin can damarı yedek parça sektörünü de büyük ölçüde ortadan kaldıracaktı. 'Depo doldurma' kavramını yok ettiği için varlık sebebi kalmayacak ve marketinden ıvır zıvır satamayacak yüz binlerce benzin istasyonu da ayrı bir sorundu. Yani bu sessiz koalisyon için gerekçe olmadığını kimse iddia edemezdi.
Akılda kalan son soruysa dünyanın en mütevazı gelir düzeylerinden biriyle dünyanın en pahalı yakıtını tüketen ülkemizde bu yapımı izleyip izleyemeyeceğimiz. Sitesine bakmanızda fayda olduğunu hatırlatmaya gerek var mı?