Başkası olursan ne olur?

Başkası olursan ne olur?
Başkası olursan ne olur?
Kendisine şaşırtıcı şekilde benzeyen bir adamın yerine geçen Nihat'ın (Ercan Kesal) hikayesini anlattığı 'Ben O Değilim'le (14 Nisan 19.00 Atlas) 33. İstanbul Film Festivali'nde Altın Lale için yarışan Tayfun Pirselimoğlu, "Başka birisi olma halini hep merak etmişimdir" diyor.
Haber: Engin Ertan / Arşivi

Ben O Değilim
14 Nisan Pazartesi 19.00 Atlas (ekibin katılımıyla)

Polisiye türüne olan ilginiz biliniyor. Önceki filmlerinizde de bu türe dair çeşitli unsurlar yer almaktaydı. Ben O Değilim’in belki de önceki filmlerinize oranla bu türe daha yakın olduğunu söylemek mümkün mü?
Benim polisiyeye, daha doğrusu kara filme olan bir ilgim var, evet. Ben O Değilim’in katmanlarından birisi de polisiye kurgusu. Aslında polisiyenin içerisindeki merak ve gizem, bir şeyin peşine takılma, takip etme hali beni daha çok ilgilendiriyor. Buradan bakınca Ben O Değilim için bir polisiye diyebiliriz.

Ben O Değilim aynı zamanda bir doppelgänger hikâyesi. Bu da kara filmde çok sık kullanılan bir motif. Bu motifi Türkiye ’ye uyarlama fikri nasıl gelişti?
Bir uyarlama girişimi diyemem, çünkü başka birisi olma halini hep merak etmişimdir. Herkesin içinde saklı başka bir kimlik olduğu ve bunun bir noktada, bir şekilde ortaya çıkacağına dair bir vesvesem var. Film biraz da bunun üzerine. Bir başkasının elbisesini giyip, onun gibi olma hali nedir ve insanı nereye götürür? Daha doğrusu bir başkasının kaderine sahip çıkmak nasıl bir durumdur, bunların üzerine giden bir hikâye.

Aslında Türkiye’ye uyarlamak derken sormak istediğim biraz da sizin kullandığınız kader kelimesinde gizli. Zira Batı usulü kara filmde karakterlerin kendini istemeden içinde bulduğu ve kurtulmaya çalıştığı bir durum söz konusudur genellikle. Ben O Değilim’deyse Ercan Kesal’ın canlandırdığı karakter bir anlamda ‘bela’yı kendisi çağırıyor ve sonuçlarını kabulleniyor.
Bu özellikle üzerinde durulması gereken bir şey. Evet, Batı merkezli anlatılarda genellikle karakterin içinde bulunduğu durumu açıklayacak bir motife ihtiyaç duyulur. Ben O Değilim’deki durumuysa Kartezyen düşünce sisteminin içerisinde bir yere oturtmak güç. Benim için esas çekici tarafı da bu; bir nedenden dolayı bir başkası olmanın değil, doğrudan bir başkasına dönüşmenin hikâyesi bu. Film felsefi anlamda böyle bir kanaldan da akmakta...

Diğer yandan bu suç hikâyelerini anlatırken tüm filmlerinizde alt sınıftan karakterler seçiyorsunuz. Seçtiğiniz karakterlerin ait olduğu sosyal sınıf üzerinden söylemeyi hedeflediğiniz bir şeyler var mı?
Şunun altını hep çiziyorum; sokakta yanınızdan geçerken fark etmeyeceğiniz insanların hikâyelerini anlatmayı seçiyorum. Çünkü esas hikâyelerin orada olduğunu düşünüyorum. Bütün insanlığın acıları, herhangi bir kimlik atfetmediğimiz bu insanların ruh halinde kristalize hale geliyor. Bu yüzden esas dram sıradanlığın içinde ve oradaki dramı, sıradan olmayanı bulup çıkarmanın peşinden gidiyorum ben de.

Filmleriniz için tercih ettiğiniz ritim izleyicileri ikiye bölen bir unsur… Kimileri filmlerinizi fazla ağır tempolu bulurken, kimileri de özellikle bu yüzden seviyor. Bu konuda siz neler söyleyebilirsiniz?
Bazı insanların filmik zamanla kurduğu ilişkinin bu kadar naif olması beni şaşırtıyor. Reel zaman ve filmik zamanı mümkün olduğunca birbirine yaklaştırmaya çalıştığım bir sinema anlayışım var. Aslında günlük hayatımızdaki zaman bizim dışımızda çok hızlı akıyor. Farkında olmadan günlük hayatın hızının hayatın gerçek ritmi olduğu gibi bir yanılgıya kapılıyoruz. Ben bu yanılgıya vurgu yapmak; hayatın ritminin, insani zamanın nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışıyorum filmlerimde. Ben O Değilim’in kurgusunu yapan Ali Aga ile de bu konuda gayet iyi anlaştık.

Önceki yıllarda İstanbul Film Festivali’nde hem ödüller kazandınız hem de jüri başkanlığı yaptınız. Festivalin bir sinemasever ve bir yönetmen olarak sizin kişisel tarihinizde nasıl bir yeri var?Türkiye’de bir kuşak yönetmen İstanbul Film Festivali’nin paltosundan çıkmıştır. Bu kuşak, dünya sinemasında neler olup bittiğini İstanbul Film Festivali sayesinde öğrendi. Tüm bunlar bizlere bir pencere açtı ve o pencereden bakarak yeni dünyalar keşfettik. Bu anlamda İstanbul Film Festivali’nin sinemamıza çok büyük katkısı olduğunu söyleyebilirim ve ben de bunun bir parçası olmaktan gurur duyuyorum; burada jürilik görevi yapmış ve filmleriyle yarışmış olmanın ötesinde, aynı zamanda festivalin bir izleyicisi olmaktan da…