Bazen son sözü şehir söylüyor

Bazen son sözü şehir söylüyor
Bazen son sözü şehir söylüyor

Gevende ekibi: Okan Kaya (en solda), yanında Ömer Öztüyen, trabzanın altından bakan Ahmet K. Bilgiç, en sağda Gökçe Gürçay ve en arkada Serkan Emre Çiftçi. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Gevende, Norveçli gitarist Eivind Aarset'i de bir parçada konuk ettiği ikinci albümü 'Sen Balık Değilsin ki'yi Baykuş Müzik etiketiyle nihayet yayımlayınca kargaların kahvaltısını etmediği bir sabah cümbür cemaat buluştuk
Haber: ERAY AYTİMUR - erayaytimur@yahoo.com / Arşivi

‘Sen Balık Değilsin ki’ Mihran’ın(Tomasyan) aynı isimli gösterisini takiben gelişmiş bir fikir mi yoksa koreografi ve albüm birbirlerine paralel mi ilerledi?
Ahmet K. Bilgiç: Bir açıdan bakınca ikincisi aslında. Mihran böyle bir koreografi hazırladı, tek kişilik. CRR’deki galasında hepimiz çok etkilendik. Biz çok uzun zamandır Çıplak Ayaklar Kumpanyası ile beraber bir proje ve sahne gösterisi hazırlamaktan daha çok, Mihran’ın ‘Sen Balık Değilsin ki’ gösterisinde bahsettiği, kaybettiğimiz birliktelik ve kavga etmeden yaşama dürtüsünü kendi içimizde yakaladık. Yoksa Çıplak Ayaklar ile geçmişimiz çok eskilere dayanmıyor. İstanbul ’da o ilişkiyi tekrar hatırlatan ve tattıran bir ekip olduğu için biz de buna atıfta bulunmak adına Mihran’ın gösterisi vasıtasıyla Oktay Rıfat’ın dizesini albüm adı olarak kullandık. 

Oktay Rıfat özelinde değil sadece, Gevende’nin anlık-değişken sözleri olan bir grup olarak şiirle ilişkisi merak uyandırıyor.
Okan Kaya: Her şey gibi edebiyat da beslenme kaynağı. Anlatılmak istenenler şu an sözlü bir karşılıkla çıkmıyor ama öyle çıkmış kadar çok şey hissettiyor. Bizimkine edebiyat diyemeyiz tabii ama her parçanın üzerinde uzlaştığımız bir altmetni var. ‘İkinci Yyeni’lerin şiire ve Türk edebiyatına yaklaşımının bir benzeri gibi hissediyoruz bu albümü Türkiye ’deki müziğin içinde. Hatta şöyle bir soru olabilir bizim için, kaçıncı yeni? 

Oktay Rıfat’ın da içinde yer aldığı Garip’e ‘Birinci Yeni’ denir mesela.
Bilgiç: Garip akımının ortaya çıkışını, nedeni ve nasıl bir platformda çıktığı üstünden kurcaladığımız zaman, tabii haddimiz değil ama, koşullar ve endişeleri ile biz onun müzikteki güncellenmiş halindeyiz biraz. O yüzden böyle bir yakınlık tesadüf değil. Bazen yeri geliyor bu melodik yapı, bu armoni ve bu hecelerden daha iyi ifade edemeyeceğimizi hissettiğimiz oluyor. 

Gevende şehir, müzik ve müzisyen ilişkisine de ciddi olarak odaklanıyor. ‘Ev’de vardı bu, şimdi yine var. Şehir ve özellikle doğaçlama ilişkisi üstüne ne düşünüyorsunuz?
Gökçe Güray: İlk albümde ve öncesinde beraber yaşama kültürünün ve ‘yaşamla müzik aslında ayrı şeyler değil’ mottosunun bir şehir versiyonudur bu aslında. Şehrin kendi hikayesi ve dinamikleriyle, kaosu ve kozmosuyla kurduğumuz hep gerçek bir bağlantı var. Ayrıca başka bir şeyden ziyade şehir daha gerçekçi ve somut bir alan. Ama o somutun içinde bir sürü hayalgücüne kapılmış insanın da bir araya geldiği bir yer, başkalaşabiliyor da. Aynı şeyin müzik versiyonu için de geçerli. Müzik de yaratmaya çalıştığımız bir alan olabiliyor. Hayali bir yer belki. Ama hala o hayalini kurduğumuz yer, yaşadığımız yer kadar somut.
Ömer Öztüyen: Şöyle bir şey de var. İlk albümü yaparken öğrenciydik ve ev ortamında saf, çocuksu, temiz bir hali vardı. Ama İstanbul’a ilk geldiğimizde daha açık olmaya başladık ve bunda İstanbul’un iten kakan halinin de etkisi var. İkinci albüm o çocuksuluğumuzun açılıp genişlediği bir alan oluyor, biraz daha olgunlaştığımız.
Kaya: İkinci albümü yaparken sanki bir gün şuna uyandık. Genellemeler yok, 2011 yılındayız, İstanbul metropol, İstanbul kaotik, İstanbul doğuyla batının birleştiği nokta gibi klişlereden uzak her gün yeniden keşfettiğimiz bir hayat ve bireysel psikolojilerimiz ile bu parçalar şekillenmeye başladı.
Serkan Emre Çiftçi: Albüm yolda dinlerken çok keyifli oluyor. Kalabalık İstanbul caddelerinde, şehrin içinde enteresan benzerlikler oluyor.
Bilgiç: Ebru sanatında ‘Son sözü tekne söyler’ diye bir laf vardır. Ne manaya geldiğini bir ebrucu arkadaşımdan öğrendim. Dünyanın en büyük ebru ustası olsan da su etraftaki seslerden, tozlardan, bir sinek uçuşundan dahi çok etkilendiği için sen o boyayı damlattığında her şey değişebilir. Müzikte de öyle bir şey var. Bazen son sözü şehir söylüyor. Bu albümdeki en büyük farklardan biri de, şehir biraz konuştu. 

Ve o şehrin tek bir şehir olduğunu düşünmüyoruz. Örneğin ‘Vigeland’. Bu bir Oslo parçası mı?
Bilgiç: Ben Oslo’dayken bir melodi aklıma gelmişti, sonra beraber geliştirdik. ‘Vigeland’ da güzel tınladı parçayla. Eivind’le(Aarset) buluştuktan bir saat sonra Vigeland Parkı’na gitmiştim öyle bir tesadüf de var aslında.
Kaya: Biz bir parçaya isim koyarken hoşlandığımız şeylere hep bir gönderme yapmaya çalışıyoruz. Oslo’da bir müzisyen ekip var. Eivind Aarset, Nils Patter Molvaer gibi. Çok etkilendiğimiz. ‘Esinti’yi yaparken de EST’yi çok dinlediğimiz için onun akorlarına benzettik. Bazı şeyler anlatıldığında çok yüzeysel olabiliyor. ‘Vigeland’ın orta bölümünde Serkan’ın Vigeland, Vigeland, Vigeland diye hissettiği bir şeyden çıktı ve bir sebebi vardı.
Gürçay: Ama oranın müzisyenlerinin yaşadığı şehir hayatıyla bir empati kurma hali de var. İnsanın bir yanı Oslolu hissediyor. 

‘Beboyi Yerki’ nasıl çıktı?
Kaya: Gasparyan ve Michael Brook’un ‘Black Rock’ albümünde ‘To The River’ olarak geçiyordu. Çok sevdiğimiz bir melodiydi. Ahmet bir gün çalmaya başladı.
Bilgiç: Hiç bir kompozisyona oturan bir melodi değildi. Orasını şöyle yorumlayalım, çalalım diye çıkmadı. Hiç prova alınmadan, tamamen kendi başına oluştu. Strazburg’ta sahne aldığımızda kayıt alınmış, o öyle kaldı. Sonra bir gün İstanbul’da doğaçlama olarak Gökçe girdi, ben girdim ve herkes katılınca tamamen sahnede çıktı. Bizim üstümüzde Eivind Aarset olsun, Bugge Wesseltoft, Marilyn Mazur olsun o kuzeydeki ailenin büyük etkisi var. Bir Ermeni melodisini bu taraftan bir grup yorumlarken Eivind, kuzeyden biri olarak aklımızda hiç olmayan bir armoniyle parçaya katıldı.
Kaya: Biz aslında ‘Akvaryum’da çalmasını düşünüyorduk. Ama ‘Akvaryum’u yaptığımızda her şey o kadar olmuştu ki. Biz bu iki parçayı yine de birlikte gönderdik. ‘Akvaryum’a dokunmamış bile. ‘Beboyi Yerki’ çalmış. Öyle güzel bir şey ki, bizim onu ne kadar iyi anladığımızı, onun bizi ne kadar iyi anladığını gösteriyor. 

Parça isimleri üzerinden gidersek ‘Igloo’ nelerin karşılığı oluyor?
Çiftçi: Soğuk ve kar tanelerinin rüzgarla uçuştuğu, buzul, böyle biraz sakin bir anlam taşıyordu. Dolayısıyla ‘Igloo’ geldi ama sonra üstüne bayağı tartıştık. Sonuçta kendi başına çok sempatik bir isim ve imge olarak da güzel. O evler çok enteresan evler.
Kaya: Yalnız biz şimdi parçaların isimleri üstüne ne hissettiğimizi söylüyoruz ama dinleyicinin bunları bilmemesini isterim. Biz bunları uzay boşluğuna bıraktık. Hiç bir yerle bağlantısı yok. Bu isimler de öyle çat diye bir şey çağrıştırmamalı. 

İyi de ‘O kadar yapıyoruz sonunda kimse bir halt anlamayacak’ dedirtebilme riski içeriyor bu müzik.
Bilgiç: Grup olarak biz elimizden geleni yapıyoruz. Şu hayatın hakkını vermeye çalışıyoruz. Onun için de karşılığı gelir mi gelmez mi düşüncesi çok yersiz kalıyor.
Kaya: CD elimize geldikten sonra kim dinler, kim dinlemez düşüncesi geliyor ama çıkış noktası dinleyici bazlı değil. 

Ve buna rağmen, yanlış anlamayın, fazla sevildiğinizi düşünüyorum.
Kaya: Ben de dün şunu düşündüm. İlk albüm çıktığından beri hiç bir konser boş geçmemiş. Diyarbakır’a gitmiştik geçen mayıs ayında. Şehrin bütün müzisyenleri gelmişti. Bittikten sonra “Vallahi çok anlamadık ama çok güzeldi” dediler.
Gürçay: Müziği anlamak ya da anlamamak tarafından bakarsak, müzik, malzemesi itibarı ile insanın kulağına bir anda geliveren bir şey ve o da bir zaman akışı. Kendimizce yaratılmış bir hikaye karşı tarafa geçerken bir ruh hali yaratılıyor olabilir. 

Sanki ECM kayıtlarının Türkiye’deki muadili gibi ama asık suratlı değil. Peki iki albüm arası niye 5 yıl oldu?
Bilgiç: İlk albümden sonra konser ve farklı projelerin üstüne çok fazla gittik. Bir de arada askerlik oldu. Askerlik 6 ay ama öncesiyle sonrasıyla uzun zaman. Hazır olduğumuz zaman da buna giriştik ama bir bakarsın mayısta üçüncü albüme gireriz. Geç de olmadı erken de.
Kaya: Bu bir tesadüf olabilir ama sevdiğimiz müzisyenlere bakınca ilk albümle ikincisi arasında biraz zaman oluyor, ikinci ile üçüncü arası daha kısa. Çünkü ilkinde bir şeyleri ortaya döktük ve ikinci albümle ilgili bir beklenti oluştu. İlk albümde insanların sana atfettiğini ve kendi hissettiklerini bozmadan bir şeyler yapabilmek boşluğa bir şeyler çıkarmaktan daha zor. 

Son olarak birlik, beraberlik, bellek derken albümün temel meselesi ne?
Gürçay: Tek bir meselesi yok. Bizim kadar çeşitli, müzik kadar çeşitli, şehir kadar çeşitli. Zannetmiyorum ki kendi içinde çelişen bir iş ortaya çıkmış olsun. Parçalar normal radyolara yönelik, 3-4 dakikalık spotlar değil. Bir şey anlatmaya çalışmakla ilgili bir meselesi de var ama o artık klişlerden ve fazla standardizasyondan uzaklaşma çabası ya da hiç o çabayı aklına getirmeden kendi kendine oluşan bir şey. Yine belki ortak noktası Gevende samimiyeti. Biz kendimizi nasıl ehlileştirmişsek parçalara da öyle davranmışız. Gevende’nin özgünlüğünde bir yapı ve form var, ayrıca bir şey anlatmaya çalışmıyor ve orta noktada bir çok güzel şeyi ses olarak dizayn ettik.
Kaya: Bu albümü gerçekten beşimiz yaptık. Bir parça dışında, o da çok sevdiğimiz bir müzisyen, her şey bize ait. Serkan gruba 2-3 yıl önce dahil oldu ve birlikte başka bir müziğe ulaşarak bütün tamamlandı. O sound’un kayıtlara yansımasıdır teknik olarak. Bir şeyi başarmış gibi hissediyoruz. Fikirsel olarak da adı çok net söylüyor. Gündüz Hrant’ın yürüyüşüne gidiyoruz ama akşam bir arkadaşımızın yaş gününü kutluyoruz. O yürüyüşte birisi yanımızdan geçerken, o kadar kalabalığın içinde, “Hrant Dink en büyük şerefsizdi” diyebildi. O kadar ele geçirmiş, o kadar rahatlar ki öyle bir cesaretle bunu söyleyebiliyor. Oradaki insanların onu linç etmeyeceğini, kendi cemaatindekiler gibi olmadığını biliyor. Ama ‘Biz balık değiliz, elimize taş ve sopa alalım, yakalım, yıkalım, eselim’ gibi bir durum değil. Sadece yaptığımız işi iyi yapalım ve herkes ne alanda kafa yoruyorsa, ona artık iyice sarılsın ve bırakmasın gibi bir derdi var.