Bedri Baykam tarihinin röntgeni

Bedri Baykam tarihinin röntgeni
Bedri Baykam tarihinin röntgeni
Bedri Baykam'ın son iki yılda gerçekleştirdiği yapıtlar 'Tarihin Röntgencisi' başlığıyla Piramid Sanat Galerisi'nde sergileniyor. Bu 'tarihi' sergi vesilesiyle Baykam'la kendi tarihinin röntgenini çektik, ona pek sorulmayan soruları sorduk.
Haber: OĞUZ ERTEN / Arşivi

Son serginiz geçmişteki sergilerinizden farklı olarak ne sunuyor? 
Son iki yılda yaptığım resimler ilk bakışta 1980’li yılların Yeni Dışavurumculuk’unun yoğun boya kullanımı gibi görülebilir. Fakat bu resimlerin hem içeriği hem de yapılış tarzı çok farklı. 80’lerde yapmış olduğum resimlerin çoğu ister kafamdaki bir konu olsun ister spontane yapılmış olsun hızlı çıkarılmış, çoğu da bir oturuşta yapılmış resimlerdir. Ortalama süreleri ise 5-8 saat aralığındadır. Son sergimde yer alan resimler ise üzerinde bazen haftalarca, aylarca çalışılmış resimler. Aradan geçen her dönemimin izlerini de taşıyorlar. Son sergimdeki resimlerin en büyük farkı bu.


Amerika yıllarınızla beraber belki bir Schnabel veya Kiefer kadar dünyada tanınmak için verdiğiniz çaba neden istediğiniz sonuçlara ulaşmadı? 
Ben Amerika’da Jean Michel Basquiat ve Sandro Chia gibi sanatçılarla sürekli aynı anda bir sokak ötede sergiler açmış biriyim. Ben o zaman denenmesi gereken tüm yolları denedim. Bu benim başarısızlığım değil, o yıllardaki Amerikan müze yönetimlerinin ve Türkiye’deki boşluğun ayıbıdır. Ben her yolu denedim ve hatta 1984 yılında Sakıp Sabancı’ya bile gittim. Hemşeri olduğumuz için beni severdi de. “Amerika’da her holdingin desteklediği sanatçılar var, siz de bir genç Türk sanatçıyı destekleyip, dünyada ön plana çıkmasını sağlayın” dedim. Bana şöyle cevap verdi; “Bedri Baykam biz seni çok sevirek ama biz bu resmi anlamirek”. Ben de “Sakıp Bey ben de sizin 130 şirketi nasıl yönettiğinizi anlamıyorum, ben sizin beni anlamınızı değil, güvenmenizi istiyorum” dedim. “Seni gelecek guşşaklar anlayacak Bedri Baykam” dedi ve sırtımı sıvazlayarak gönderdi. Ben yaptığım işe güvendim ve yapmaya devam ettim. Neden olmuyor diye bırakmadım. Ortaya çıkan sonuçlara bakarsak, açacağım retrospektifin o dönemdaşlarımın hiçbirinden eksiği değil fazlası olduğuna inanıyorum.


Bir dünya sanatçısı olmak için arkada güçlü bir holding mi olması gerekiyor? 
Öncelikle Batı’nın kendi komplekslerini yenmesi gerekiyor. Türk koleksiyonerlerinin ölü ressamdan en pahalıya, yaşayan ressamdan en ucuza resim kapatma komplekslerini yenmeleri gerekiyor. Bunlar olunca holding olmasına da gerek olmaz. Ama öte yandan arkamızda rakiplerimiz gibi bir kültür bakanlığı veya dev vakıflar bulunmadığı da acı bir gerçek.


Sizce de çağdaş sanat 1990’lı yıllarda mı başladı? 
Böyle bir şeyi söyleyebilmek için 80’lerin başını ve hatta 1987 yılında yapılan 1. İstanbul Bienali’ni yok saymak gerekir. Bugün ‘güncel sanat’ adı altında sanat alanında öne sürülen ne varsa o sergide zaten yapılıp bitirilmişti. O sergiden sonra kim ben çağdaş sanat alanında şunu yaptım veya bunu yaptım derse desin kendini yalancı çıkarır. Belgeleriyle her şey yerli yerinde. Tüm multimedia sanat, siyasi veya güncel sanat dediğimiz her türün tohumu 1. Bienal’de atılmıştır. Sonradan 50 bin varyasyonunu yapabilirsiniz ama nereden çıktığı ve başladığı bellidir. 1990’lı yıllarda Beral Madra ve Vasıf Kortun’un yaptığı çalışmalar çok önemlidir. Ama herkes bilsin ki kafamıza göre tarihi değiştiremeyiz. Tarihte başkasını aşağı çekerek bir yere varılmaz. Geriye sadece doğrular kalır. I. Bienal dolayısıyla yazdığım ‘Live Art’ manifestomda sanatın geleceğinin mutimedia sanatta olduğu daha o zaman belirttim ve zaten hepsini uyguladım. Belgeler elimde mevcut. Herkes birbirine ve gerçeklere saygı duymalı.


Türkiye’de çağdaş sanatı Bedri Baykam başlattı mı demek istiyorsunuz? 
Ben bunu demeyecek kadar zeki ve bilgili bir insanım. Ben çağdaş sanatın değişimlerinin önemli bir eklem noktasında bulundum ve o metamorfozu hızlandırdım. Yoksa tabii ki benle başlamadı. Ben bugün varsam Osman Hamdi, Namık İsmail, Ali Çelebi, Fikret Mualla, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Altan Gürman olduğu için varım. Yahşi Baraz’a gidin sorun, 1980’li yılların başında çağdaş sanat alanında bir Fikret Mualla, bir Doğançay bir de benim resimlerim satılıyordu. Fikret Mualla estetiği üzerinden geçiş yapabildikleri için insanlar Bedri Baykam resmi alabiliyorlardı. Fikret Mualla olmasaydı bana daha zor geçiş yapılırdı söylemim bu yüzden. Ben sadece çağdaş Türk resmindeki ve piyasasındaki değişimleri hızlandırdım.

 

Türk resminde Bedri Baykam olmasaydı ne olurdu?
Kesin çok farklı olurdu. Mütevazı olmak ile gerçekçi olmak çok farklı şeylerdir. 1980-85 yılları arası canlı renkler, akıtma, serbest figür ve dev boyutlu resimleri sadece ben yaptım. Herkes “Bu ne? Ne bu özensiz resimler? Resme yazı yazılır mı? Resimde seks olur mu? Resimde politika olur mu? Bu boy resmi kim alır?” gibi eleştiriler yapıyordu. Ben 1985-86’ya kadar bunları yaptıktan sonra 1986-87’den itibaren bırakın benden sonraki kuşağı benden önceki kuşak bile ebatlarını büyüttü, boyasındaki gerginliği attı, kolajlar girip çıkmaya başladı. Türk resminde her şey ondan sonra kırıldı. Ben bu konuda bir standardı küçük ebattan çıkarıp, büyük ebada getirdiğimi düşünüyorum. Eskiden büyük resim siparişle Meclise veya devlet sergisine yapılırdı. Benden önce Türk resminde yazı kullanmak diye bir şey yoktu. Ben 1980 yılından 86 yılına kadar sadece ve sadece bu soruların yanıtını verdim, resmimle ilgili başka bir soru sorulmadı bana. Şimdi gençler resme çok kolay yazı dahil akıllarına gelen her şeyi yapıyorlar! Bu 1980’lerde böyle değildi. 84 San Francisco manifestom olmasaydı Batı karşısında düşünsel eziklik devam edecekti. Kendini Batılı sanatçıyla bir ve eşit görmeyi gençler bu kadar kolay hissedemeyecekti.


Bedri Baykam kendini egosantrik görüyor mu? 
Bu çok hassas bir konu. Ben dışarıdan bakıldığında insanların zihinlerinde yanlış algılara sahip olduğu biriyim. Mesela, “Bedri Baykam yurt dışına ‘harika çocuk’ olarak gönderildi de ondan bunları yapabiliyor” deniyor. Ben yurt dışına devlet parasıyla gönderilseydim bundan gurur duyardım ama ben harika çocuklar kanunundan istifade etmedim. İdil Biret ve Suna Kan gönderildi de kötü mü oldu? Adım ‘harika çocuk’ olduğu ve en meşhur harika çocuk ben olduğum için devletin parasıyla yurt dışında rahat okuma ihalesi bana kaldı! Benim çocukken meşhur olmuş olmam hala süren bir kıskançlık yarattı kimilerinde. Sonrasında “Biz de onun gibi Amerika’ya yollansaydık” diye bir sözle, benim birilerince gönderildiğim ortaya atıldı! Ben Amerika’ya babam “Gitme” diye yalvarırken cebimde 800 dolarla taşındım. Orada tenis ve Fransızca dersi vererek ve başlarda arkadaşlarımın bisikletiyle okula giderek okudum. Türkiye’den kuruş gelmediği günlerdi, aç kaldım. Ben hayatını başkaları için yaşayan bir insanım. Her geçirdiğim on saatin altısı kendim yerine kamuya verilmiştir. Tüm Türkiye’de üniversitelere, liselere gitmek, Silivri’ye gitmek, sanatçılar girişimi için toplantılar yapmak, Türk sanatçıların hakları için UPSD ile saatler süren görüşmeler gerçekleştirmek, çocukların resim jürilerine girmek gibi yaptığım birçok şey bana para kazandıran değil, bilakis zaman kaybettiren şeyler. Zamanımın çoğunu bu şekilde kamu için harcıyorum. Bir insanın mütevazi olması budur. Toplumu sevmek, kendine güvenmemek değildir.


Peki, babanızın ününü hiç kullanmadınız mı? 
Ben babamın ünüyle gurur duydum. Türkiye’de gençlik kollarını ilk defa tasarlamış ve kurmuş kişidir. Ortanın solu söyleminin ilk sözcüsü olmuş. Halk sektörü kavramını çıkarmış. Ben Suphi Baykam’ın bu vizyonu sayesinde geliştim. Ben sanatımı Suphi Baykam’ın parasıyla yapmadım. Ben babamın cesaretiyle, yaratıcılığıyla, örnek olmasıyla, beyni ile bunu yaptım. Şunu söyleyebilirim, çok zengin, trilyarder ailelerin çocukları da sanatta okuyor, Avrupa’da da yaşıyor, Amerika’da da yaşıyor ama kendisi zengin veya güçlü hangi insanın oğlu bir büyük sanatçı olmuştur ki? Bu sorunun yanıtını düşündüğünüzde Bedri Baykam-Suphi Baykam ilişkisinin, ün veya politik güç veya para kaynaklı olmadığını çözersiniz.


Radikal sayfalarında Adnan Çoker ile yaptığımız söyleşide Çoker, Ecevit’in iyi bir yazar olduğunu ama lider olarak sanata tam destek vermediğini belirtmişti. Sanat-siyaset ilişkisini yakından bilen biri olarak siz hangi görüştesiniz? 
Ecevit’i siyasete sokan kişi Dr. Suphi Baykam’dır (Bedri Baykam’ın babası). 1950’lerin başında CHP Gençlik Kolları’nı kurarken Ulus Gazetesi’nde yazar olan Ecevit’e de teklif götürüyor. “Ben yazar kalacağım” diye karşı çıkıyor ve babam onu zorla ikna edip gençlik kollarına dâhil ediyor. Kısmet. Keşke sokmasaymış diyorum. 12 Eylül’den sonra solun 3-5 partiye bölünüp dağılıp gitmesinin bütün kökeni Ecevit’in yarattığı kişisel kırgınlıklardır. Ecevit’in öne çıkardığı bir tane siyasetçi yoktur. Çünkü kendine yaklaşan herkese şüpheyle bakardı. Ecevit otobüs üstünde gri kalabalık seven biriydi. Sanat yönüne gelecek olursak. Ben demeç ve yazılarımda Erdoğan hükümetine bir sanat müzesi inşa edip destek vermiyor diye kızıyorum ama Erdoğan 10 yıldır iktidarda. Ya ondan öncesi? Demek ki bunun içinde Çiller de, Demirel de, Ecevit de var. Para yoktu denemez çünkü en parasız olunduğu dönemde Atatürk , İstanbul Resim Heykel Müzesi’ni açtı. Ecevit iki kez başbakanlık yaptı. Her ikisinde de modern sanat müzesi kurulması emrini verebilirdi. Elinde Atatürk’ünkinden çok daha büyük bütçe vardı!

Bedri Baykam’ın ‘Tarihin Röntgencisi’ başlıklı sergisi 3 Mart’a kadar Piramid Sanat’ta görülebilir.