Beklenen roman bitti

Ve en sonunda... Perihan Mağden, "Ben romanımı yazacağım," diye çekildiği köşesinden çıktı.
Haber: Lale TAYLA / Arşivi

Ve en sonunda... Perihan Mağden, "Ben romanımı yazacağım," diye çekildiği köşesinden çıktı. Hem de dumanı taze tüten kitabı İki Genç Kızın Romanı ile. İsminden de hemen anlaşıldığı gibi 'kadın'ı anlatıyor.
Üstelik yeniyetmelik halinde... Biz kadınların, kitapçılara gidip "erkeği anlatan
bir kitap yok mu, allah aşkına?" dediğimiz şu günlerde Perihan Mağden'e soruyorum
"Peki, sen kadını nereden anlatıyorsun?" Gülerek yanıtlıyor: "Damardan"...
Dumanı taze tüten deyince, fırından yeni çıkmış, çıtır çıtır, yumuşacık ve sıcacık bir ekmeğin insanı rahatlatan, içini ısıtan görüntüsü geliyorsa aklınıza, hemen unutun bunu. İki Genç Kızın Romanı, klişelerden nefret eden Perihan Mağden'i kızdırmak pahasına da olsa kullanacağım bir deyimle, okurun suratında bir tokat gibi patlıyor. Nasıl patladığını ise romanı okuyunca göreceksiniz. Ben kendi adıma, İstanbul - Ankara arasında otobüs yolculuğu sırasında, kulağımdaki kulaklıklardan gelen Too Many Tears ve Where Do You Go To My Lovely When You're Alone In Your Bed gibi 70'lerin pop müziği eşliğinde okudum henüz basılmamış kitabın manuskriptini. Çok ilginç oldu, denemenizi öneririm. Şarkılar ve kitabın konusu arasındaki çılgın tezat, kitaptaki acıyı yumuşatmak yerine daha da keskinleştiriyor.
İki Genç Kızın Romanı, Perihan Mağden'in Haberci Çocuk Cinayetleri ve Refakatçi'den sonra üçüncü romanı. İlk ikisini okumadıysanız geri dönüp okumak için iyi bir vesile. Bir hafta sonra piyasaya çıkacak kitabı için Perihan Mağden'le söyleşi yapmaya gittiğimde ise benim aklımdan başka şeyler geçiyor. Bir zamanlar ona, yaptığı söyleşilerle ilgili bir eleştiride bulunduğumu hatırlıyorum. Söyleşi yaptığı insanların cazibesine kapılıp bir röportajcı mesafesini koymadığını ve durduk yerde başımıza Ajda Pekkancı ve Demirelci kesildiğini söylemiştim. Şimdi de aynı tehlike beni bekliyor mu diye düşünmeden edemiyorum. Bakalım, göreceğiz...
* * *
Kitap yazacağım diye Radikal'deki köşeni bırakmanın üzerinden çok zaman geçmedi. Ne kadar sürede yazdın İki Genç Kızın Romanı'nı?
6.5 ayda. Çok kısa bir süre. Refakatçi'yi yazarken, iki genç kızın çok yoğun arkadaşlığına dair bir kitap yazayım gibi olmuştum. Fakat bu arada hamile kalmıştım. Çocuğum oldu filan... Resmen ve alenen, 93'ten bu yana, dokuz senelik bir emeğin sonucunda, roman yazacak zamanı kendime tanıdım. Para biriktirmekten her şeye kadar... Arada köşe yazarlığı yaptım. Ama bu kitap aklımdan ilk olarak 1993'te geçti. On yıldan beri yaptığım bütün röportajlarda var; "İki genç kızın romanı, iki genç kızın romanı," diye.
Uzun zamandır kafanda olduğuna göre, kolay bir süreç miydi bunu yazmak?
Hiç kolay değildi. Bu kitap için parçalandım ben. Çok yürekten bir kitap. Ben şöyle bir yazar değilim; Japon edebiyatından bilmem kimden etkileneyim ya da Osmanlı
İmparatorluğu'nun şu dönemi iyi satar, şimdi o tarz bir roman yazayım, şimdi bunlar üstüne
bir barbekü sos iyi olur... Bu benim yüreğimden çıkan bir şey. Perişan oldum hakikaten. O kadar acı çektim, o kadar üzülerek yazdım ki. Çok kez kendi kendime, değer miydi diye sordum. Bu kadar üzüleceğimi
bilseydim, bu işe girişemezdim. İnanılmaz korkunç bir dönem yaşadım. Onun için de zaten, şimdi sinirlerim tel tel. Kesinlikle sakinleşmem lazım. Ben demiyorum ki zaten köşe yazarıyken dünyanın en sakin ve makul kadınıydım. Ama hayatımın bir ritmi vardı. Yazımı 40 dakikada yazıyordum, sonra gün benimdi. Bu benim hayatımı mahvetti. Hakikaten hayatımı bıçakladı.
Çok üzüldüm, çok ağladım
Nasıl mahvetti pratikte?
Çok çok üzgündüm. Bu kadar üzücü bir kitabı yazarken lay lay lom olamıyordum. Ne kadar çok üzüldüğümü, ne kadar çok ağladığımı sana anlatamam. Yakın arkadaşlarıma minnettarım. Çok çektirdim onlara.
Yazarken ortaya çıkan bu kadar üzüntü, sende bir yerlerde, daha önceden birikmiş olmalı...
Kendimi Şaman gibi hissettim. Yazdıklarımı yaşıyorum. Çünkü benim anladığım yazarlık böyle bir şey. Yemin ederim sana, Van Gogh'u anladım. Daha önceki kitaplarımda böyle bir deneyim yaşamadım. Çok daha estetik, çok daha biyografik oldukları halde. Bu kitaptaki
kızlar, karakterler ben değilim. Buna karşılık, ben olmayan karakterlerin hepsiyle korkunç bir aşk - nefret ilişkisi oldu aramda. Kendi içine giriyorsun ve Şaman gibi içinden bunları çıkarıyorsun. Sonuç olarak elinde bir tane kuyun var, o da kendi kuyun. Ne kadar derine inersen, oradan çıkarıyorsun bu insanları. Bu insanlar benim içimden çıktı, Bunlar İstanbul'un muhtelif köşelerinde, muhtelif karışımlarda yaşıyor. Ama bu üç insanı ben yarattım. Leman, Behiye ve Handan... Ben de bu kadar üzüntü duyuyorum ki bunları yazabiliyorum. Onlar beni doldurdu, ben onları doldurdum. Müthiş bir doğum yaşadım.
Romanı ilk düşündüğün zaman, yani 1993'te,
aynen şu andaki gibi mi tasarlamıştın?

O zaman yazsaydım böyle bir roman olmayacaktı. Bambaşka bir roman olacaktı. Ama üç yıl sonra da yazsaydım da başka bir roman olurdu. Bu bir çakışma meselesi. Hayatımın bu döneminde, bu konu böyle çıktı. Ama yeniyetmelikte insanların yaşadığı korkunç güçsüzlük, kimliksizlik ve bunun içinden çıkan o güç; o yeniyetmelik durumu hayatta beni en korkutan durumdur. İçimde böyle bir roman vardı. Çıkıncaya kadar o kadar üzüldüm, o kadar perişan oldum ki, parçalara ayrıldım. Zaten dünyanın en ayarları düzgün insanı değilim...
İsviçre'de, Leman gölünde bir klinikte dinlenmek istiyorum.
Lapsus oldu galiba. Seçtiğin göl bile karakterlerinden birinin adı...
Aynen öyle oldu.
İntihar da bir cinayettir
Kitabında iki genç kızın köşeye kıstırılmışlığını anlatıyorsun. Gerçekten de genç kızlar hayatı böyle mi yaşıyor?
Kızların yeniyetmelik dönemleri korkunç bir şey değil mi? Benim bildiğim yeniyetmelik o. Şimdi hani BBG evinde, evlerinden kopamayanlar, 30 yaşına kadar annelerinin kucağında uyumaya çalışıyorlar, evlerini çok özlüyorlar. Benim bildiğim yeniyetmelik halinde evine sığamazsın. Evinden soğuma, nefret etme, annenden babandan soğuma, onlardan utanç duyma, utanç duymaktan utanmak, hani kitaptaki gibi... O durumun kimliksizlik, aidiyetsizlik, yersizlik ve güçsüzlüğün en üst noktası olduğunu düşünüyorum. Hiçbir şeyin yok. Hiçbir şeysin. Korkunç bir dönem.
Son yıllarda liseli gençlerin intiharları gündemde. Senin kitabında ise bir genç kız kendini değil, başkalarını öldürüyor. Aslında aynı şeyden mi bahsediyorsun?
Evet, bence intihar etmek de bir cinayet. Bence başkasını öldüremediğin zaman kendini öldürürsün. Çok uca itiliyorsun. Geride kalanları; anneni, babanı, dedeni, kız kardeşini, sevgilini öldürüyorsun. Onları o kadar büyük bir acıyla, o kadar büyük bir suçlulukla baş başa bırakıyorsun ki. Bence yeniyetmeler intikam olsun diye kendilerini öldürüyor. Ama o esnada keşke şunları temizlesem diye düşündüklerine eminim. O kadar büyük bir güçsüzlük ki yeniyetmelik. Her şey tersini içinde barındırır ya, güçsüzsen aslında güçlüsün, çünkü kaybedecek hiçbir şeyin yok. İşin yok, gücün yok, gelirin yok, evin yok, çoluğun yok, çocuğun yok. O kadar sıfırsın ki. Bunun gücünü düşün. Bu yüzden yeniyetmelik, insanın deliliğe en yakın olduğu nokta. Demografik çalışmalara bak. İnsanlar en çok yeniyetmelik dönemlerinde intihar ediyor. Türkiye'de de böyle olması boşuna değil. En akıllı çocuklar, en duyarlı çocuklar gidiyor. Normal değil mi?
Behiye, yani ana karakter, birçok duyguyu uç noktalarda yaşayan biri. Behiye'nin yaşadığı uçları bütün genç kızlar farklı dozlarda da olsa yaşar mı?
Tabii ki... Biz de '60 ları, '70 leri yaşadık Allaha şükür. O dönemlerde karakter çıkıyordu Türkiye'den. Aynı şekilde klasik romanlarda da. Postmodern zamanlara geçince, şimdi bakıyorum, karakter yok. BBG'de en açık biçimde ortalama Türk gençliğini seyrediyoruz, dehşet içinde. Karakter imitasyonları var. Edi çıkıp "Benim prensiplerim var, benim prensiplerim var," diyordu. Dünyanın en prensipsiz adamı. Her yol olur. Sadece sinir krizi geçiriyor. Şimdi evin birincisi Kaan: "Benim değerlerim var, benim değerlerim var". Hiçbir değeri yok. Haftalardır seni izliyorum. Değerin varsa, bir tanesini söylesene. Söyleyemez. Karşımda hiçbir karakteri olmayan kızlar, oğlanlar. Belki ben, olmasını istediğim bir karakteri yaratıyorum. Ama mesela Atlas Pasajı'nda dolaşan, o grupları dinleyen bir sürü alternatif çocuk var ortalıkta, benim kadar bu çocuklardan nefret eden. Onların işi daha zor. Ben uzaktan izliyorum. Onlar bir de içinde. Onların da Behiye'nin duygularını duyduğuna eminim. İşi onun kadar uç noktalara götürmeyebilirler. Behiye bir roman kahramanı, özür dilerim, onlar değil.
Behiye'nin Handan'a karşı hissettiği büyük bir tutku var. Ve 16 yaşında iki genç kızın çok yakın ilişkisi. Bir anlamda tek karakterin ikiye bölünmesi tekniği olarak da kullandığın bu ilişki, yeniyetmelikteki cinsel karmaşanın yoğunluğunu da ortaya koyuyor. Gerçekten bu kadar yoğun mu yaşanır cinsel karmaşa?
Tamamen. Cinsel kimliğin hiçbir şekilde oturmuş değildir. Çünkü cinsel kimlik sonuç olarak belki de bize dayatılan bir şey. Bunu bilmiyoruz ki. Bunu kuşanıyoruz ve hayatımızı buna göre yaşıyoruz. Ama her şey bu kadar net mi? Olamaz. Özellikle yeniyetmelikte, kadınlar çok çok özel bir kız arkadaşlık durumu yaşıyor. Hepimiz yaşamışızdır. Mesela tuvalete el ele giderler. Soyunma kabinine birlikte girerler. Ayrılmak istemezler. Birbirlerinin kucağında otururlar. Aşktan da üstün belki. O kadar müthiş ki, hayatımız boyunca yaşadığımız bütün ilişkilerde, aşkta bile mesela, o yoğunluğa erişememiş olabiliriz. Orası çok ikilemler içinde, karışık bir dönemi insanoğlunun. Ve bu, bütün bir hayata da yayılabilir ama yayılmıyor.
Kitabındaki erkek karakterlerin hepsi prototip, ikincil dereceden karakterler, hatta bir anlamda 'katli vacip'. Genç kızlar bunu böyle yaşar mı?
Kızlar yaşarlar. Türkiye'deki erkekler prototip değil mi? Mesela Tufan abi figürü, baba figürü... Türkiye'deki erkeklere bakınca bu kadar hazin, zavallı prototiplerle karşılaşmıyor muyuz?



Köşe yazarlığına dönecek mi?
Bütün Perihan Mağden hayranlarının öncelikli sorusu: Ne zaman Radikal'deki köşene dönüyorsun?
Bu sorudan o kadar bunaldım ki! O kadar çok soruyorlar ki! Sinemaya girerken, çıkarken, yolda... Aylardır bu soruya muhatap olmak beni ne kadar bunalttı, anlatamam.
Hoşuna gitmiyor mu bu soru?
Hayır, gitmiyor. Sevgilimi otobüs durağında bırakmış da kaçmış değilim ki. Hatta diyecektim ki sana, "Ne olur bu soruyu sorma". Cevabını bilmiyorum çünkü.
Köşe yazarlığını bırakırken iki gerekçen vardı. Birincisi kitabını yazacak olman, ikincisi ise köşe yazarlığının seni köşelemiş olması. Şimdi kitabın bitti...
Benim bütün arkadaşlarım kendini harcıyorsun havasındaydı köşe yazarlığı yaparken. "Sen çok iyi bir edebiyat yazarısın," diyorlardı. Gerçi köşeden geçimimi temin ediyordum ama köşeyle gelen ve bana o kadar uymayan öyle sıkıntılar vardı ki. Bunlardan bezmiştim. Ben sürekli mahkeme kapılarındaydım. Mesela bunu biliyor mu insanlar bana "Köşene dön, köşene dön," derken. Çok çok bunalıyorum köşe yazarlığıyla gelen paketten. Cırt cırt telefonlar ediliyordu; "Şu konuda ne düşünüyorsunuz, bu konuda ne düşünüyorsunuz?"
Bunlar bana uymuyor. Kanaat sahibi insan havasından nasıl bunaldığımı zaten köşemde sürekli işliyordum. Ben okurlarla, "ölümde ve yaşamda hastalıkta ve sağlıkta ben bunadığım halde köşemde oturmaya devam edeceğim ey okur!" türünden bir ilişki kurmadım ki.
Köşe sahipliği insana aynı zamanda bir iktidar da verir. Bunu istemiyor musun?
Hiç istemiyordum. Çünkü hakikaten o iktidarı kuşanmıştım. Birkaç yazımda bunu yazdım. Mesela ben kılık kıyafetim ve görünümümle hiçbir zaman 'değerli burjuva kadın' payesine
layık görülmedim. Ama köşe sahibi olduğumu bir memur keşfettiği anda çaylar, kahvelerle özel köşelere alınıyorum. İşlerim tıkır tıkır yürüyor. Bankaya gittiğimde müdürün odasına alınıp işlemim görülürken çay içiyorum. Ama ben bunlardan hiçbir zaman hoşlanmadım. Çünkü o çayı içerken yaptığım konsomasyon yerine, sırada bekleyip memur tarafından itilip kakılmayı yeğlerim.
Gerçekten mi?
Arkadaşlarıma da anlattığım bir olayı anlatayım sana. Ben hep Beşiktaş Tansaş'tan alışveriş yapıyorum. Bir gün, iki saat filan yazdıktan sonra gittim oraya. Kafam resmen süngeri beynime basmışlar ve çekmişler gibi. Hakikaten otistik gibi bir durumdayım. Dehlizlerin arasında dolaşıyorum. Üç parça şey alacağım ama onları bile toparlayacak edecek halim yok. Şampuan seçme bölümünde, takım elbiseli birisi dolanmaya başladı. Dedim ki "Ay, beni hırsız zannetti!" Bu kadar sersem sepelek ortalıkta dolandığım için. Neyse, kasa kuyruğuna gireceğim. O adam geldi, "Hanımefendi, burası boş," dedi. Ben dedim ki, hırsız zannetti şimdi de mağazadan atıyor. Neyse hakikaten orası boşmuş ama algılayamıyorum. Gittim otistik bir şekilde oradan çıktım. Bir sonraki gün gittim. O gün neyse ki daha aklı başımda bir günümdeyim. Aynı adam geldi, dedi ki
"Perihan Hanım, geçen gün yanınıza gelmeye cesaret edemedim. Ben bu mağazanın müdürüyüm ve hayranınızım. Sizin 'Beşiktaşlılar' yazınızı bütün kasiyerlere okutuyorum." Sabahleyin benim marşımı söyleyerek güne başlıyorlarmış. Örgütlemiş herkesi. Ben dedim ki, "Geçen gün beni hırsız zannettiniz sandım"... Şimdi benim algılama düzeyim böyle. Ben bu yaşıma kadar köşe yazarı olarak gelmemişim. Adamın beni hırsız zannettiğini düşünüyorum, hayran bir müdür çıkıyor. Ben iktidardan uzak büyütüldüm.
İktidardan uzak yaşadım. Bir burjuva kadını olarak yetiştirilmedim. Her türlü donanımı, eğitimi aldım ama öyle bir ilişkim yok. Hakkım olmadığını düşünmenin yanı sıra olmuyordu. Takım elbise olmuyor bana.
İstemediğim bir takım elbise. O iktidarı da istemiyorum. Namzet de değilim.


O zaman, bu aynı zamanda senin de düşüncelerin bir anlamda.
Olabilir. Dostoyevski'de de kadın yoktur mesela. En iyi kadın kahraman olarak baktığın zaman Gruşenka vardır. Ama Gruşenka da erkek karakterlerinin derinliğinde değildir hiçbir zaman. Çok daha kartondur. Bir Tolstoy'un Anna Karenina'sını okuduğunda, işte kadın bu dersin. Dostoyevski yüzde yüz bir erkek yazardır. Erkekleri yazar. Benim de konum bu kitapta ve hayatta kadınlar herhalde.
Senin için hayatta erkekler prototip, kadınlar şöyle ya da böyle karakterli insanlar mı?
Erkeklerde de karakter var tabii. Ama belki de ben onlarla o kadar ilgili değilim. Mesela Chabrol da diyor ki, kadın varsa hikaye vardır. Erkeklerden hikaye çıkmaz diyor. Herkesin objesi ayrı. Benim objem kadınlar. Ama erkeklerden karakter çıkmaz diye bir şey yok. Muhteşem erkek karakterler var. Mesela Dostoyevski'nin bütün o erkek karakterleri, Stavroginler filan. Şahane karakterler. Ama onlar Dostoyevski'nin romanında. O benim romanım değil.
Kıstırılmışlık duygusu
Birinci romanından üçüncü romanına ilginç değişimler var. Örneğin Haberci Çocuk Cinayetleri'nde zaman, mekân, milliyet, hatta cinsiyet bile tam yok. Refakatçi'de biraz daha var. Bu roman ise tam da 2001 yılında, İstanbul'da geçiyor. Ama diğer romanlarındaki mekâna bağlı olmama durumu bir tür özgürlük yaratırken bu romanda mekânsızlığın, daha doğrusu Behiye'nin kendisine gidecek yer bulamamasının, ruhsal patlamasındaki en önemli etken olduğu duygusuna kapılıyor insan. Yani bir sıkıştırılmışlık duygusu. Bunu sen de böyle mi yaşıyorsun? Çünkü sen de artık yerleşik ve düzen içinde bir yaşam sürüyorsun.
Çok doğru bu söylediğin. Çünkü ben Haberci Çocuk Cinayetleri'ni yazdığımda Asya'dan yeni dönmüştüm. Hiçbir yere ait değildim. Türkiye'ye ait değildim. Unutmuştum Türk olmayı. Türk isimleriyle bir kitap istemiyordum. Hiçbir yerde, hiçbir zamanda geçsin ve içinde hiç cinsiyet olmasın dedim. Refakatçi'yi Amerika'da yazmaya başladım. Şimdi benim gidebileceğim hiçbir yer yok. Kızımın okuluyla buraya bağlıyım. Bir haftalık bir seyahate çıkmaya bile hakkım yok. Çok Türkiye'ye aitim. Ancak göç edebilirim. Onu da arzu etmiyorum. Ben kıstırılmış vaziyetteyim. Şu an Türkiye'ye aitim ama Türkiye'nin içinde bulunduğu durum beni acayip müşteki ediyor. Çok üzgünüm bu kadar apolitikleşmiş olmamızdan. Postmodern yırtılmanın baş ülkesi olduğumuzu düşünüyorum. Ama gitmek hiçbir şekilde istemem. Hani "Gitmek mi zor, kalmak mı zor?" gibi. Bütün Türklerin durumu da bu değil mi zaten? Kıstırılmışlık duygusu...
İlk kitabındaki zamansız ve mekânsızlığı anlıyorum da cinsiyetsizlik neden var?
Aslında belki reaktif yaptığımız bir sürü şey. Mesela ben Türkiye'ye döndüğümde, bir kadın yazar klişesi oluşmuştu. 90'ların başından söz ediyorum. Kadın yazar nedir? Dayar teybi masanın üstüne, cır cır seks hayatını, aşk hayatını anlatır. Çözer o teypleri, bunun adını da roman koyar ve bu da bestseller olur. Yani böyle bir kadın yazar kimliği ve furyası vardı. Bu beni öyle rahatsız etti ki. Ben de dedim ki kendi kendime, 'Türkiyeli kadın yazar' olmayacağım.
Sonra da düşündüm ki, yahu sana ne! Bu kadar reaktif olmanın alemi yok. Sonuç olarak hem Türkiyelisin hem de kadın yazarsın.
Yine ilk iki romandan farklı olarak bu kitapta, köşe yazılarında kullandığın o çok subjektif, o çok sana özgü üslubu kullanıyorsun. Yani 'the yazar'ın değil, Perihan'ın kitabı olarak okuyor insan.
Bu romanı ben yazdım, doğaldır. Benim çok dominant bir üslubum var. Bir de bu kitapta, üslubumdaki şiddeti araç olarak kullanıyorum.
Şiddet, kapağındaki bisturiden başlayarak, kitabındaki hâkim unsurlardan biri. Kahramanların gemleyemedikleri bir şiddet var. Oysa yazar Perihan Mağden, bir araç olarak şiddeti çok ustaca, çok dozunda ve çok soğukkanlıca kullanmış. Duygusal şiddeti hep görüyoruz ama fiziksel şiddeti bize görsel olarak hiç yaşatmıyorsun. Sen kendi hayatında yazara mı yoksa kahramanlarına mı daha yakınsın? Yani içindeki şiddeti gemleyebiliyor musun?
Şu ana kadar hapse düşmediğime göre gemliyorum demek ki.
Adam öldürmekten bahsetmiyorum.
Kimseyi de bıçaklamadım. Gemliyorum evet.
İnsanlarda şiddeti anlıyorum.
Şiddet senin hayatında hep başa çıkmak zorunda olduğun bir duygu mu?
Kesinlikle öyle. Benim için şiddet kabul edilebilir bir şey. Bir keresinde bir cümle yazdım köşemde. Çok efendi bir okurumdan eleştiri geldi. "Sizi çok beğeniyorum ama bunu yazmayacaktınız," diye. Hani bir ara Yılmaz Güney'e takmıştı Serdar Turgut. Ben de bir yazı yazdım dayanamayıp. Serdar Turgut köşesinde sürekli "Beyzbol sopamı genel yayın yönetmenine şöyle vurucam, Rana'ya böyle vurucam," diye yazıyor. Sürekli bunlardan bahsediyor ama şiddete çok çok uzak bir adamla karşı karşıya olduğunuzu her an hissediyorsunuz. Ben de demiştim ki "Serdar Turgut yazılarında hep böyle diyor ama onun hiçbir şey yapmayacağını biliyoruz. Yılmaz Güney'se orada o adamı vurabildiği için Yılmaz Güney". Bu hakikaten çok ağır bir şey. İnsanlarda şiddeti anlıyorum. Bu içimde fena halde var. Bunu şimdi reddedemem. Bunu köşe yazısında filan da görüyorum.
Yılmaz Güney yazısında bir olumlama var.
Bende de var olumlama.
Nereye kadar?
İçimdeki şiddeti kontrol etmek için evimden bile çıkmadığım zamanlar oluyor. Mesela araba kullanmıyorum. Çünkü bir cinayete kurban gidebilirim ya da bir cinayet işleyebilirim. Çünkü inanılmaz sinirleniyorum
bazı insanların yaptığı bazı şeylere. Başkalarının sinirlendiğinden çok daha fazla sinirleniyorum.
Kitabınla okurda huzur bırakmıyorsun. Sen de bu kadar huzursuz musun?
Tolstoy şöyle der: "Mutlu aileler birbirinin aynıdır." Mutlu ailenin de öyküsü yazılmaz." Çok huzursuz anlarım var ama huzurlu anlarım da var. Genelde huzurumun yerinde olması benim için çok önemli. Hatta benim için hayatta en önemli şey. Aşk, para, koca... Hepsinden önemli. Ben de huzuru o kadar güç buldum ki, onu kurt köpeği gibi koruyorum.
Yeniyetmelik döneminin ne kadar korkunç bir dönem olduğunu anlatıyorsun. Kendi kızın da yakında yeniyetme olacak. Endişelerin var mı?
Benim kızım 8 yaşında. Bu kızlar ise 16.
Bu süre çok çabuk geçiyor
Aslında, kızım doğduğu günden beri "Allahım Allahım nasıl geçireceğim o günleri", diye düşünüyorum. Kızım çok çok huzurlu ve efendi bir çocuk ama o yaşa gelince aklıma Exorcist filan geliyor. Mesela düşünüyorum, bütün korku filmleri yeniyetmelikte geçer. Exorcist'te de kızın o dönemde içine şeytan girer. Bunlar boşuna değil aslında. O dönemde biliyorum en tatlı, en bebek, annesini en seven kız bile şeytana dönüşüyor.
Annemi çok özledim
Peki kızın o dönemi öyle yaşamasın diye şimdiden önlem almak gibi bir şeyler yapıyor musun?
Öyle şeylerim yok. Mesela kızımın okulunda çok sıkı bir rehberlik bölümü var Her hafta bir şeyler yapıyorlar. İşte oyun sırasında ne yapmalı filan gibi. Ben o şeyleri hemen kapının önüne atıyorum. Öyle şeylere hiç paye vermiyorum. Bir adet bile psikoloji kitabı okumadım. Ama bu şundan da olabilir; ben zaten psikoloji mezunuyum. Antipsikolojiciyim. Sadece şuna inanıyorum. Bir tek formül var: Normallik. Normal ana - kız ilişkisi. Ben hep evdeyim. Çocuğumu hep kendim büyütüyorum. İlk üç yıl hep ben baktım. 14 ay emzirdim. Benim kızımla ilişkim
suçluluk üzerine değil, emek üzerine, normallik üzerine kurulu. Normal akışının içinde hata yapmamak imkânsız. Suçsuz annelik diye bir şey yok. Annelik ilişkisi suçluluk ilişkisi. Mümkün olduğu kadar normal olsun. Başka da bir şey yok. Yani hiç kurcalamıyorum onu.
Anne-kız ilişkisi çok özel. Ama romanda baba-kız ilişkisi yok.
Benim hayatımda da öyleydi. Bilmiyorum baba-kız ilişkisini.
Anne-kız ilişkisini hayatta en temel sorun olarak mı görüyorsun?
Benim hayatımın temel sorunu buydu. Çok önemli olduğunu düşünüyorum. Aynı şekilde erkek olsaydım baba - oğul ilişkisi olurdu. Ben belki çok latan bir Freud'cuyum, bilmiyorum. Bence her şeyimizi belirleyen baba - oğul, anne - kız ilişkisi. Bütün kadınlar anneyle ilişkilerinden, bütün erkekler de babayla ilişkilerinden ibaret diye düşünüyorum. Elimde değil. Bu benim dinim.
Ama annen vefat ettiği sırada yazdığın yazıyı hatırlıyorum. İnanılmaz bir barış vardı orada. Dolayısıyla içindeki bu sorunu çözdün m?
Ben onu Refakatçi'yle çözdüm. Bir onunla, bir de kızımın doğumu ile. Gerçekten ben anneme hep "Düş yakamdan," diyordum. Kızım doğunca annem beni unuttu ve kızıma tapmaya başladı. Çok genç bir yaşta öldü. 59 yaşındaydı. Çok enerjik ve dinç bir kadındı. Umulmadık bir şekilde öldü. Ani bir beyin kanaması. Hiçbir hastalığı olmayan biriydi. Bodrum'da, dağların tepesinde, kızım sırtında fiilan gezerdi. Ona verdiğim en güzel hediyenin Melek olduğunu düşünüyorum. Son dört yılında o kadar mutluydu ki. Çılgınca seviyordu Melek'i. Muhteşem bir ilişkiydi. Çünkü Melek'in hiçbir gıcıklığını yaşamadı. 1-4 yaş arası bebekliğini yaşadı ve çıldırasıya seviyordu. Sonuç olarak kitabı da Tülay Tuna'ya, yani anneme adadım. Öbür kitaplarım da öyle. Hepsini anneme adadım.
Annenin yokluğu kitabını nasıl etkiledi?
Belki annem sağ olsaydı, bu kadar şiddetli bir kitap yazamazdım. O da ayrı. Elimi ayağımı tutardı. Sonuç olarak annem benim daha müsbet, daha tatlı olmamı istiyordu. Bir şekilde ketliyordu. Bu kitabı yazarken masanın başında ağladığım zamanlar oldu. Çünkü benim mutlak okurumdu. Annem müthiş edebiyat bilen bir kadındı ve her an seni dinlemeye hazır biriydi. Daha büyük bir lüksü yok insanın. Ve bu kitapta köpekler gibi annemin yokluğunu yaşadım. O kadar özledim ki.
Kitabının okurla buluşma günü yaklaşıyor. Ne hissediyorsun?
Acayip bir şekilde gençler okusun istiyorum. Benim kuşağım için çok geç. Gençlerin o kadar kitap eksiği var ki. Nasıl çılgınca Oğuz Atay okusunlar istiyorum mesela. İyi bir şey yaptığımda da gençler okusunlar istiyorum.


Nasıl yazdı?
Perihan Mağden, Beşiktaş'ta şirin bir çatı katında oturuyor. Evinin kocaman ve yeşillikler içinde bir terası var. Biz içeride, Boğaz'ın mavi sularına dayalı ahşap masada röportaj yaparken yan odadaki Melek çözmeyi yeni öğrendiği gazete bulmacalarından
sıkılıp ip atlamaya çıkıyor terasa zaman zaman. Bana romanını tam da benim oturduğum köşede yazdığını söylüyor Mağden. O zaman evin manzaraya en hakim köşesini seçtiğimi fark ediyorum. İyi de, burada BİLGİSAYAR YOK! Bana sıradan, alelade bir lise defteri çıkarıyor. Sağ sayfaları el yazısıyla dolmuş. Sol sayfaları ise boş. Bazı cümlelerin, bazı paragrafların üstü çizilmiş.
Bilgisayarda yazmıyor musun?
Hayır. Çünkü bence alıştığın şeyle rahat ediyorsun. Beynin bir ritmi var, elin bir ritmi var. Üstünü çizmeyi seviyorum. Üstünü çizdiğimi şeyleri görmeyi seviyorum. Düzeltmelerde korkunç bir yük oluyor. Biliyorum, bilgisayar özellikle düzeltmeler için bir harika ama hiç kullanmadım
Günde sekiz saat mi yazıyorsun?
Hayır, deli misin? Keşke... Maksimum iki saat yazabiliyorum günde. Ki, ilk başladığımda kıvran kıvran duruyordum. Hayret ediyorum 6.5 ayda kitap bitirmeme. Ekimde bıraktım köşe yazarlığını. Ekim boyunca hiçbir şey yazmadım. Dedim ki, sistemimden köşe yazarlığını temizleyeceğim. Kasımda fena çalışmadım. Ocak, şubat felakettim. Canım istemiyor. İstemiyorum... Fizik ödevini yapmak istemiyorum gibi sanki. 15 gün defterin kapağını açmadığım oldu. Defterin kapağını açtığımda ise korkunç kötü hissettim kendimi. Araya zaman girince felaket hissediyorum kendimi. Çok çok iterek kakarak yazdım. Yazarlık disiplinine beş ayın sonunda girdim.
Tam girdim, kitap bitti diyorsun!
Aynen öyle oldu. Son aylarda süper çalışmaya başladım. Kendime diyordum ki, "Saçmalama bu senin işin, bu senin işin. Eşek gibi oturup çalışacaksın." Kuzu kuzu gelip oturuyordum şuraya. Ama ilk aylar ne kadar çırpındığımı, ne kadar kaytardığımı, etrafıma ne kadar azap çektirdiğimi anlatamam. Mesela fırt diye fırlıyorum, kahveye gidiyorum arkadaşlarımla. Beş saat oturuyorum gerzek gerzek ama içim didiliyor.
Bu kitabı yazarken, bir sonraki kitabın fikirleri de doğdu mu içinde?
Refakatçi'yi yazarken mesela, bu kitap fikir olarak aklımda doğmuştu. Ama bu kitabı yazarken şey gibi oldum, "Allahım bu kadar kahrını çektim, hayatımın içine ettim. Ben aslında komik de bir insanım. Şöyle, komik bir kitap yazsam da, kendime gelsem," dedim. Kitap bitti ama ben de bittim. Aklıma başka bir şey gelmedi.