Belki de Doğulu gibi Batı'ya bakıyorum

Belki de Doğulu gibi Batı'ya bakıyorum
Belki de Doğulu gibi Batı'ya bakıyorum

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Selma Gürbüz yeni sergisiyle Rampa'da. Gürbüz ile mistik dünyanın sınırlarında gezinen 'Uzun Gece Uzak Yolculuklar'ı konuştuk.
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Selma Gürbüz’ün birbirini takip eden desenlerle oluşturduğu, coğrafi sınır ya da zaman tanımaz resimlerin, heykellerin hikâyesi için belki de ilk bakılacak yer, kendisinin de sık sık referans verdiği Ferit Edgü. Rampa’da açılan yeni Selma Gürbüz sergisi ‘Uzun Gece Uzak Yolculuklar’ın kataloğu için kaleme aldığı yazıda Edgü, Gürbüz için ‘çağdaşlarından kimseye benzemeyen sanatçı’ tanımını yapıyor, yapıtlarının benzerlerini ‘günümüzde değil, çok uzak geçmişlerde aramamız’ gerektiğini söylüyor. Cinleri, perileriyle Siyah Kalem’i çağrıştıran ama o mistik dünyanın sınırlarını Doğu’yu, Batı’yı, şimdiki zamanı, geleceği, geçmişi kapsayacak kadar genişlettiği resimlerini Selma Gürbüz’le konuştuk.
Kavramsallaştırmaya gelmeyecek resimlerden oluşuyor sergi… 
Hesaplaşma diyebiliriz. ‘Uzun Gece’ aslında zamanın tanımsızlığı olarak da düşünülebilir. Bitmeyen bir gece gibi. ‘Uzak Yolculuklar’ için de bugüne kadar gezip gördüğüm, yaşadığım, biriktirdiğim farklı coğrafyaların bir araya gelmesiyle oluşan bir yolculuk tanımını yapabiliriz.
Farklı coğrafyalar nereleri? 
Uzun zaman Batı’da yaşamış bir sanatçı olarak Doğu’yu yeniden görmek, keşfetmek… Hindistan, Çin, Japonya, Mısır ve tabii ki Türkiye… Bu coğrafyaların benim sanatımla ve bizim coğrafyamızla olan etkileşimlerinin sonucunda çıkan yorumlamalar bunlar.
Doğu’ya bir Batılının gözünden bakma çekincesini hissettiniz mi hiç? 
Belki Doğulu gibi Batı’ya bir bakış var. Bir zamanlar Batılıların Doğu’yu hayal etmesi gibi ben de tersini yapmaya çalışıyorum diyebilirim. Batılılar Doğu’yı hayal ediyordu. Ama Doğulu gözlerden Batı sanatına bakmak için her ikisini de bilmek gerekiyor.
Resimlerinizde Batı resmine ait motifler de var. Çeşitli resimlerde Manet’yi akla getiren unsurlar gibi...
Ben aynı zamanda Manet’nin resmini hayal edip özümseyerek farklı bir şeyler anlatmaya çalışıyorum. Doğulu motiflerle…Doğrudan bir göndermeden tabii ki bahsedemeyiz. Bambaşka bir kompozisyon o. Öyle küçük küçük oyunlar diyebiliriz buna. Büyük zevk alıyorum bunu yaparken.
Serginin hazırlık sürecinden bahsedebilir miyiz? 
Atölyede çok uzun bir çalışmanın, 2.5 senenin özeti bu sergi aynı zamanda. Tamamen doğaçlama yapılan işler bunlar. Herhangi bir plan beklemeyin. Zaten sürekli çalışan üreten bir kişi olarak sonuçta böyle bir sergi ortaya çıktı. Çok fazla detay var bu işlerde.
Doğa da önemli bir yer tutuyor bu resimlerde. Sizin doğayla nasıl bir ilişkiniz var? 
Hayali bir doğadan bahsediyorum bu resimlerde. Bu doğanın içinde ayışığı, güneş ışığı, gün sonu, güneş batımı ışığı gibi değişken ışıklar var. Hep Doğu ışığı dediğimiz ışıklar bunlar. Doğayla olan ilişkimde soyut bir doğadan bahsediyorum. Tabii ki neredeyse mikroskobik incelemelerle ortaya çıkan doğa yorumu var burada. Hindistan’da gördüğüm farklı bir doğa, Mısır’da gördüğüm farklı bir ışık var. 
Ferit Edgü’nün katalogdaki makalesinde ayın simgesel değeri ayrıca vurgulanıyor. Sizin için de bir çıkış noktası oldu mu bu? 
Öyle planlı programlı hiçbir şey yoktu benim kafamda. Konu başlığı bile yoktu. O anda benim kafamda olan şey, anlatmak istediğim bir doku, bir kompozisyon ve bunların bir araya gelip birbirini devam ettiren hikâyeleri. Çok soyut bir şeydi benim kafamdaki. Zeminde ufak bir motifle başlayıp bunu çoğaltıp arka planımı oluşturduktan sonra gerisini sürprizler getirdi. Tamamen doğaçlama tekniği, hiç düşünülmemiş ama çok düşünülmüş, taşınılmış işler diyebiliriz buna. (Gülüyor)
’King Kong’ heykellerindeki üç maymun figürü, sergide izleyici için anlamı en belirgin figürlerden...
King Kong’lar resmin içinden çıktılar. Heykellere ihtiyaç vardı. Resmin dışına taştılar ve sonunda King Kong oldular…
Heykellere niye ihtiyaç vardı? 
Benim her dönemimde zaten hepsi birbirine bağlı. Sanatçı neye ihtiyaç duyuyorsa onu kullanır, bu heykel de olabilir, fotoğraf da. Ama benim heykelle her zaman bir ilişkim olduğu için üç boyutlu yapmak istedim. Ki istediğim etkiyi de aldım.
’Balerinler’de de ilk kez ahşap kullandınız… 
Sanatçı malzemeyi kendine çok çabuk dönüştürebilir, çok çabuk yakınlık duyabilir. Eğer o malzemeye karşı öyle bir hissi varsa... Ben eğer bir malzeme kullanmak istiyorsam kendimi hemen o malzemeye dönüştürebiliyorum. ’Balerinler’deki heykeller de bir resimden, bir kâğıttan çıktılar. Önce ona ve ahşap olmasına ihtiyaç duydum. Çünkü ahşap doğada olan bir malzeme, bronz da öyle…
Siyah Kalem’le de bir hesaplaşma var diyebilir miyiz? 
Hesaplaşma mı, ilişki kurma mı bu? Siyah Kalem’in aynı zamanda belgeci bir yanı da var. Bir dönemi anlatıyor. Siyah Kalem farklı coğrafyalarda bulunmuş aynı zamanda. Farklı ışıkları görüyor. Hem öyle arşivci, anlatan bir yönü var. İslam minyatürlerinde de çok var o. Çoğu bir olayı anlatır. Konunun önemine göre bunlar büyür, küçülür. Öyle bir anlatı vardır. Bir de cinleri, iblisleri var. Öyle bir yakınlık kuruyorum.
’Uzun Gece Uzak Yolculuklar’, 9 Şubat’a kadar Rampa’da.

Hem yakın hem uzak bir dünya

Bu resimlerde zamanın tanımsız oluşu, hayali doğa tasvirleri, medeniyeti sorgulayıcı unsurlar mı? 
Tabii medeniyetleri sorguluyor aynı zamanda. Çünkü beraberinde ilginç bir mistisizmi ve romantizmi getiriyor. Farklı bir medeniyet duygusunu yaşattırıyor, medeniyetlerden yola çıksa da…
Bir özlem duygusu belki de…
Görsel bir yolculuk.
Mistisizm derken hem Batı’yı
hem de Doğu’yu kapsayan bir mistisizm mi bu? 
Aynı zamanda çok kişisel bir şey de… Sonuçta bu sadece bir Doğu Batı bakışı değil. Kişinin kendi bakışının taşıdığı bir mistisizm var. Belki de en zoru, bu anlatmak istediğim. Farklı bir dünyanın, farklı bir zamanın mistisizmi diyebiliriz. Hem bize çok yakın hem de çok uzak bir dünya, kendi kendime onu hâlâ sorgulamaktayım.

Ferit Edgü’den Selma Gürbüz’e

Selma Gürbüz’ün ‘Uzun Geceler Uzak Yolculuklar’ sergi katalaoğundaki metinleri de kaleme alan yazar Ferit Edgü, ressamın üç sergisi üzerine yazdığı metinleri ‘Üç Yazı’ başlıklı bir kitapta topladı. Sel Yayınları’ndan yayımlanan kitapta Gürbüz’ün ‘Büyüler & Tılsımlar’, ‘Cin & Peri’ ve ‘Uzun Geceler Uzak Yolculuklar’ sergilerinden yola çıkan yazılar, yine ressamın desenleri eşliğinde aktarılıyor. Edgü, bu yazılarda kendi ifadesiyle sergileri “bir sanat eleştirmeni gibi incelemek” yerine resimlerin verdiği esinle çeşitli metinler kaleme alıyor.

Sanatçı içe dönük yaşıyor

Bu sergide tasvir edilen dünyaya ’Selma Gürbüz mitologyası’ gibi bir tanım getirilmesi kendi içine kapalılığı da getirmiyor mu? 
Bilmiyorum ki… Getiriyor tabii ki. Sanatçı zaten içedönük yaşıyor. İçe kapanmayı, kendini dışarı kapama olarak görmüyorum. Her şeye açık olmalı sanatçı, her şeyi takip etmeli. Ama üretme, düşünce aşamasında içine dönüyor. Çok yalnız bir duygu bu. Başka türlü olmaz.
Önceki sergilerinizden biri için Ayşegül Sönmez’le yaptığınız 
röportajda ”80’ler bizi içimize kapadığı için kendimize ait bir dil geliştirmek durumunda kaldık” diyorsunuz. Şimdi durum nedir?
Bu dünyanın gerçekleri, acılarıyla yaşıyorsanız, üreten, düşünen her kişi içine kapanır. Bunun da farklı yararları var. Kendi dilini yaratma açısından faydaları var. Her şeye rağmen sanatçı anlatmak, vermek istediği mesajını, bir yolunu bulup anlatıyor. O da sanatçının özgürlüğünün çıkışı oluyor.