Ben bağımsız mıyım, bunu konuşabiliriz

Ben bağımsız mıyım, bunu konuşabiliriz
Ben bağımsız mıyım, bunu konuşabiliriz

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Bu sezon dört ayrı oyunda sahneye çıkan, bir oyununu da yöneten Yeşim Koçak anlatıyor: "Oyunlarımın ortak noktası kadınların özne olması. Kadın-erkek meselesindeki kadın figürü ilgimi çekiyor çünkü."
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

Halihazırda İstanbul Şehir Tiyatroları’nda ‘Oyun’ ve ‘Mutfak Söyleşileri’nde oynarken, programına bir de Tiyatro Boyalı Kuş’un ‘Matmazel Julie’si ve Aysa Prodüksiyon’un ‘Cam’ını ekledi Yeşim Koçak. Neden aynı anda bu kadar çok parçaya bölündüğünü ama en çok da ilk yönetmenlik denemesini de yaptığı oyununu konuşalım istedim. Durmaksızın doğuran bir kadın, sevdiği adama her şeyi verecek kadar sevgi dolu bir genç kız, kocasını üzmemek için toplum içinde küçük düşürülmeye razı olmuş bir kadın ve çocukları için saçını süpürge etmekten daha fazlasını yapan bir anne: ‘Mutfak Söyleşileri’… Ya da orijinal adıyla ‘Sıradan Korku Hikâyeleri’… Koçak ile sohbetteyiz… 

Dört oyunu aynı anda oynuyorsunuz, neden bu mayoz bölünme? 
Bağlı olduğum kurum İstanbul Şehir Tiyatroları’nda (ŞT) ‘Oyun’ ve ‘Mutfak Söyleşileri’ni oynuyorum. Geçen sene, dışarıda, özellikle Beyoğlu civarındaki küçük tiyatrolarda neler oluyor, bitiyor diye bir merak sardı beni. Biraz da tesadüf var işin içinde… Arkadaşım Engin Hepileri ‘Bulanık’ı yönetti İkinci Kat’ta; “Oynar mısın?” diye sordu, “tabii” dedim, çok hoşuma gitti, öyle başladı dışarıda çalışmam. Beş sene oldu Kenterler’den ayrılıp ŞT’ye geçeli. Tabii ki çok sevdiğim, canım insanlar onlar ama bir yandan da değişik insanlarla çalışmak istiyordum artık. Kedi gibi oluyor ya oyuncu, merak ediyor... 

Kenterler’den ayrılmanıza şaşırmıştık. Değişiklik mi gerekiyordu? 
Biz on sene aile gibi yaşadık orada. Yıldız hocayla anne kız gibiydik, hâlâ da öyleyiz... Bir de tabii Şükran (Güngör) abiden sonra çok özel şeyler de yaşadım orada, duygusal dönemler... Değişiklik ihtiyacı oluştu ve o zaman Orhan Alkaya ŞT’nin genel sanat yönetmeniydi. Onunla konuştuk ve hayatımda başka bir döneme girmek için oraya kadro vaadiyle gittim. 

Kadro yapıldı mı? 
Hayır, Orhan’ı görevden aldılar çünkü... Sonra kadro işleri iyi takip edilmedi vs… Hâlâ kadrolu değilim, sözleşmeliyim. Bu beni etkilemiyor ama... İşlerime devam ediyorum. 

Şu an nasıl bir ortam var ŞT’de? 
İlk başlarda bir umutsuzluk havası vardı ama biraz dağıldı o. O dönem, hemen ertesi gün kapıya kilit vurulacakmış gibi bir his yaşadık; çok büyük korku yaşattılar çünkü bize. Sonra daha aklıselim insanların da yönlendirmesiyle sakinleşti herkes. 

Güzel konulara geçelim... Tiyatro Boyalı Kuş’taki ‘Matmazel Julie’ ve Aysa Prodüksiyon’daki ‘Cam’a... 
‘Matmazel Julie’yi, 28 yıllık arkadaşım Jale Karabekir yönetiyor. Jale oyunu, bir uşak ile bir matmazelin erkek - kadın olarak oynadıkları oyunlar üzerine kurdu. Sosyal sınıflar, alt-üst ve kadın – erkek meseleleri devreye girince, sınıf çatışması başka bir hal alıyor. Kim köle kim efendi savaşı kısacası bu… ‘Cam’ ise tesadüfler sonucu yer aldığım bir oyun. Ayrılan iki oyuncunun yerine başkaları aranıyordu, Esra Ruşan’la ben olduk. Ben tırmalamıyorum ama önüme böyle işler geldiği zaman da dişim kamaşıyor işte. 

Bu dört oyunun nedir sizce ortak noktası? 
Dördü de öznesi kadın olan oyunlar. Herhalde ben de o yüzden içindeyim, ilgimi çekiyor çünkü kadın – erkek meselesindeki kadın figürü. 

Tiyatro edebiyatında kadın hikâyeleri azdır aslında… Çünkü ağırlıklı olarak erkek yazarların oyunları var ve erkekler kadınları anlatmakta çok başarılı olamıyor. Evet çok seviyorum Shakespeare’i ama mesela Shakespeare karakterleri içinde oynamak için öldüğüm bir kadın yok. 

Peki Beckett kadını oynamak nasıl bir şey? ŞT’deki ‘Oyun’, bir Beckett hikâyesi… 
İnan, bilmiyorum. Geçen gün fark ettim, oyunu anlatırken hep “Şahika’nın oyunu” diyorum. Şahika’nın oyunu o benim için, Beckett’in değil. 

Oyunun yönetmeni Şahika Tekand bir marka olduğu için mi? 
Marka olmasından ziyade, çok baskın, çok dominant bir reji üslubu olduğu için. Şahika’nın üslubunda seslerin, sözlerin önüne geçmesi önceliktir. Bu, oynadığım metnin ne 
olduğunu benim için biraz önemsizleştiriyor. O yüzden yönetmen olarak onun üslubu Beckett’in metninin önüne geçmiş vaziyette benim için. 

Siz de yönetmenlik deneyimini ‘Mutfak Söyleşileri’nde yaşadınız ilk kez. Nasıl bir şeymiş? 
Tam yönetmenlik yapmak diyemeyiz buna çünkü birbirini çok seven altı arkadaş olarak bu işe bilikte giriştik ama son kararları vermek güzel (Gülüyor). 

Çocukları annelerinin beynini çıkarmış; kavanoz içinde bir beyin görüyoruz ve kadının arkadaşı soruyor “Sahi senin hâlâ başın ağrıyor mu?” O da yanıtlıyor: “Eskisi kadar olmasa da ara ara ağrıyor. O zaman kavanozu açıp havalandırıyorum.” Kulağa çok absürt geliyor ama sahnede gerçek duruyordu. Nasıl dengelediniz bunu? 
Sahici olmasına özen gösterdik mümkün olduğunca. Bu komiktir diye altını çizerek oynasak o zaman hilkat garibesi bir şey olurdu ama bir şeyi naiflikle söylediğinde bambaşka bir duygu yaratıyorsun. Svava Jakobsdottir’ın kısa öykülerinden oluşturmuş bu oyunu Vala Thorsdottir. Kısa korku hikâyeleri bunlar. O absürditeyi oyuna katan da Vala, aslında asıl deha onda. 

Svava Jakobsdottir’ın hikâyeleri 1965’te yazıldığında fırtınalar koparmış ülkesi İzlanda’da, sosyal ilişkiler değişmiş diye okudum. 

Doğru, dünyadaki feminist hareketin dalgası oraya doğru varmaya başladığında, onun da rüzgârını almış arkasına ve böyle bir kitlesel etki yaratmış. Kadınların gözü açılmış ve kocalarına başka türlü davranmaya başlamışlar ama dediğim gibi dünyadaki genel dalgayla ilgili bir şeydir bu. Tek başına bir öykü kitabının bunu başarabileceğini sanmıyorum, denk gelmiş koşullarla o hikâyeler. 

Diyelim ki o dalga bugün yayılmaya başladı… Türkiye ’de böyle bir etki gösterir miydi? 
O kadar zor ki… Ekonomik bağımsızlık engeli aşılmadan bağımsızlık kazanmak kadın için çok zor. 

Kadın nihayetinde özgürleşecek mi sizce? Siz belki bağımsızsınızdır da kitlesel bir şey kastettiğim… İstanbul’da yaşayan bir genç kadın olarak ben bağımsız mıyım, bunu konuşabiliriz. Çünkü öyle olduğumu düşünmüyorum. Gece bir yerden geçerken aklıma bin türlü şey geliyor. Mini etek giymek istediğinde canım, akşam kaçta, nereden döneceğim eve, onun hesabını yapıyorum. Buna mecburum ve bu koşullarda bir bağımsızlıktan söz edemeyiz. Erkeklerse böyle hesaplar, kitaplar yapmak zorunda değil; hiçbir zaman da olmayacak. Galatasaray ’da yaşıyorum, değnekçisi var, sarhoşu var, mahalle sakinleri ama onlar... “Merhaba ablam!” diyor, ben de “Merhaba abim!” diyorum. Ben onlarla böyle bir ilişki kurmak zorundayım hayatımı sürdürmek için. Kadının hep böyle gardlar alması gerekiyor yani... 

Son olarak, size geleceğin Yıldız Kenter’i diyorlar. Siz kendinizi benzetiyor musunuz Yıldız Kenter’e? 
Sırf yönetmen veya hocam olarak değil, çok yan yana bulunduk. Her gün bir şekilde Yıldız Hoca aklımdan geçer benim, her gün ama. O kadar etkilidir benim hayatımda, o yüzden illa ki etkilenmişimdir ama ben onun gibi plastik oyunculuğa inanmam. “Ben dans eder gibi oynamayı seviyorum” der. Ben onu yapamıyorum, bende olmuyor. 

‘Mutfak Söyleşileri’ bugün 15.30’da Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi’nde; ‘Cam’ yarın 20.30’da Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde; ‘Matzamel Julie’ 19 Şubat 20.30’da Sahne Cihangir’de. ’Oyun’ ise oyunculardan birinin rahatsızlığı nedeniyle kısa bir aranın ardından nisan ayında sahnelenecek.