Ben bu işin belasıyım

Ben bu işin belasıyım
Ben bu işin belasıyım

Sarkis in İkiz i, sanatçının Rotterdam da açtığı Ballad sergisiyle de etkileşim içinde.

"Sergilerim her zaman yerinde doğar" diyen Sarkis, yeni 'gösterisini' Galeri Mana'da sunuyor. Her sergisinin sesini arayan ve işlerini 'dinlediğini' söyleyen Sarkis'in 'İkiz'ini gördünüz, gördünüz, yoksa tabii ki tekrarı olmayacak.
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

İşlerin doğduğu ve sergilendiği mekânlarla ilişkisi Sarkis sanatının da belkemiği. ‘İkiz’ sergisi için Galeri Mana’yla ve Karaköy hattıyla nasıl bir ilişkiden söz edebiliriz?
Sergilerim her zaman yerinde doğuyor. Benim bu sergide gittiğim birkaç yön vardı. Galeri bakırdan işlere takıldı. İlk defa bakır malzemesini kullanıyorum. Ben malzemeyi soyutlayan bir sanatçı değilim. Malzemelerin ne gibi yaşamlar doğurabileceğini merak ediyorum. Madde olarak da bakırın iletkenliği, sıcaklık vermesi, parlattığın zaman neredeyse aynaya yakın bir tarafının olması, mekânı kendisine doğru algılayıp tekrar geri vermesi gibi özellikleri, bir nefesi var. Bu işler ilk olarak birtakım rastlantılardan doğmaya başladı. İşe hiçbir zaman bir sergi açmak için başlamam. Hep öyle olur, önce işler doğmaya başlar, sonra bir aile olurlar ve birtakım yerlerde kendilerini göstermek isterler. Bazı işlerimi 20 seneye kadar beklettiğim oluyor. Mesela bundan 1.5 sene önce Cenevre MAMCO’da bir tür retrospektif oldu. Bir tür diyorum çünkü benim işlerimle bir retrospektif yapmak imkânsız. Benim işlerimde bir, iki, üç gibi bir sıralama söz konusu değil; üç olduktan sonra – 250’ye zıplayabiliyor. Cenevre’deki o retrospektifin de bir konsepti vardı. Benim bazı sinemacılarla, felsefecilerle, müzisyenlerle ilişkim vardır. Dedik ki, 40–45 yıldan beri bu isimlerle ilişkimden doğan yapıtları toplayalım. Ve orada 1978’den beri göstermediğim işler sergiye gitmek istediler. Ve taptaze çıktılar. Zaten ben işlerimde ona çok dikkat ediyorum; güzel yaşlandılar mı, hâlâ birtakım şeyler verebiliyorlar mı? Tıpkı aktörler gibi. Bu sergi de öyle doğdu diyebilirim. Bir malzeme kendi sıcaklığını verdiği zaman başka malzemeleri de kendisine çekti. Mesela yağlıboyalar var. Yağlı boya yağını veriyor ve bir aura oluyor. O aura da kalkıp genişliyor, nefes alıyor. Bir nefes sergisi diyebilirim. Ve iki katlı. O iki katta bellekle oynanıyor tabii. Önce bir şeyi görüyorsun, unutmamaya çalışıyorsun, sonra ikinci kata çıkıp başka bir sorunla karşılaşıp ilk gördüğüne bir daha bakmak istiyorsun. Ve üçlü oluyor.
Yerleştirme bu gibi farklı alanlarla ilişkiyi mümkün kıldığı için de tercih ettiğiniz bir disiplin mi?
Wagner, 1876’da tiyatroyla müziği birleştirmek için bir yer kurmak ister. Bayrouth Festspielhaus da öyle kuruldu. Zamanla bir tapınak durumuna geldi ki ben böyle tapınaklardan pek hoşlanmam. Böyle birden çok sanatın bir araya gelmesine L’art total diyorlar (Bütün sanat). 20’nci yüzyılda bu daha da genişlemeye başladı. Ben bu L’art total kavramından ürkerim. Çünkü Nazi rejimi kullandı bunu. Stalin de kullandı. Bu total lafına dikkat etmek lazım. Ama başka disiplinlerin de işin içine girmesi söz konusu olduğunda, mesela Almanya’da Bauhaus ekolü de var; hem mimarinin hem modanın hem seramiğin daha çok fonksiyonel sanatların okulu. Bu şekilde biz alanı genişletmeye çalışıyoruz. Alanı genişlettiğin zaman daha fazla alana ihtiyaç duyuyorsun.
Sizce 19’uncu yüzyıldaki bu bütün sanat anlayışının baskıcı rejimlerle bir araya gelmesinin etkenleri neydi?
Bir kelime arıyorum. Biraz kaba bir tabir kullanacağım. Bu, onların hayvanlığı diyeceğim. Bu, sanatı politika aracı olarak kullanmak. Ama bir deniz var. Sanat sınır tanımaz. Tıpkı felsefe gibi... Bir şeylerin bilimi değildir sanat.
Bu etkileşim içindeki alanlara mitoloji nasıl giriyor? Bir de şamanlara gönderme var ‘İkiz’ sergisinde...
Uwe Fleckner (‘İkiz’in kataloğunda yazısı yer alan antropolog ve sanat tarihçisi), tabii benden daha iyi anlatıyor bu durumu. Yaşayan, bir yerden diğerine geçip etki yaratan güçlerin öneminden bahsediyor. Bu aslında pagan bir durum: Canlı kalan ve etkiler yaratan birtakım kuvvetlerin varlığı... Bir Yunan heykelinde acının şekli nasıl doğar, o şekilselliği muhafaza ederek nerede durur, başka bir şekle nasıl atar? Bunlar daha benim bilinçsiz, bilgisiz, tıpkı çocuklardaki gibi sezgilerle sanat yaptığım zamanlarda bile üzerine düşündüğüm meseleler. Sonra bilgiyle peşinden gittim. O işteki, bir büyücünün bir giysisi aslında. Benim çekilmez bir tarafım da olabilir bu: Bir şeylerin yerlerinden koparılmasına tahammül edemiyorum. Mesela beyaz, kolonyalist Avrupalı, Afrika’dan, Türkiye ’den dünyanın hırsızlığını yapıp müze kuruyor. Dondurulmuş müzeler oluyor bunlar. Ben buna damardan karşıyım. Diyeceksin ki müzeler bu kadar doluyken bunları nasıl yaşatabilirsin? Benim cevabım bu. O giysiyi öyle bir şekilde gösteriyorum ki enerji veriyorum. Ama bu enerjiyi üzerine taktığım şeylerle veya giyip dans ederek değil malzemeyle veriyorum. Bence otantik bir obje o. Ufak bir hikâyesini anlatayım. Afrika’da Burkina Faso’da Dozo’ların giysisidir o. Büyücüler harp zamanında düşmanlar yaklaştığında, barış zamanında da avlarda hayvanlara yaklaşıldığında görünmez oluyor bu giysiyle. Bunun otantik olduğunu tahmin ediyorum. Burkina Faso’dan bir arkadaş geldi atölyeye, o da baktı. Otantik mi, değil mi anlamak için yakarsın, yanmazsa otantiktir dedi. Ben o riski göze alamadım (Gülüyor).
Sizin işleriniz de sergilenirken, bu donmuş müzecilik anlayışıyla karşı karşıya kaldığınız oldu mu hiç?
Bu işin bir yerde belasıyım. Müzeler artık biliyorlar ki işlerimi yorumlamaları lazım. Tıpkı müzik gibi. Mesela böyle bir sergiyi dondurup da aynı yere götüremezsin. İşlerimi sürekli yoruma soktuğu için donduramıyorlar. Dondurdukları zaman ölüyorlar.
Neye göre pişiyor işler?
Sürekli doğan işleri dinlemekle ilgili bu. Bazen çıkmak istemiyorlar atölyeden. Ben sadece ona bakıyorum. Öteki işlerle birlikte kendilerini göstermek istemiyor olabilirler. Ben işlerimi dinlemeyi çok iyi bilirim.
Sergide Rotterdam’da denizaltı sığınağındaki ‘Ballads’ serginizle etkileşim içinde işleriniz de var. Karaköy ve Rotterdam arasında liman durumundan mı böyle bir bağlantı söz konusuydu?
Açıkçası bu sergi bir aşk mektubu gibi bir şey. Rotterdam’daki sergiden tutuşuyorum halen. Çünkü gerçekten içime işleyen bir sergi oldu. Oradan çıkıyor bu sergi de. Sırtını oraya dayıyor. Zaten Rotterdam sergisinin fotoğrafları sırtını bir yere dayamış. Zaten oradaki müzik farklı bir şekilde geçiyor bu sergiye.
Bir de John Cage bağlantısı var ‘İkiz’de...
Rotterdam’daki yerleştirmenin mekânı denizaltı tamir atölyesiydi. 25 metre yüksekliğinde, beş bin metrekare genişliğinde bir mekân. Orada Cage’in ‘Balinaya Ağıt’ (Litany for a Whale) adlı eserini tercih ettim. O yapıtın çanlara uyarlamasını yaptırdım. 42 tane çan var sergide de. O çanlar, Cage’in ‘Litany’sini çaldı. Suyun dibinden savaş sesini değil balinanın sesini çağırdım.
Atölye askeri bir mekân mıydı?
Evet evet. Ama artık değil. Millet ne yapacağını bilmediği yerleri sanat mekânına çeviriyor, reklamını yapıyor, sonra da satıyor.
‘İkiz’de otobiyografik unsurlar da var mı?
Benim parmaklarım var, izlerim var. Ben buraları çok iyi bilirim, çok gezerdim, İstanbul çocuğuyum ben. Ama her yer berbat oluyor, apart otellerle doluyor. Ama o el yapımlarıyla konuşmaya çalıştım. Otobiyografiden çok kızma var.
Bir hesaplaşma mı söz konusu?
Her zaman vardır bir şey. Ama daha bu serginin şarkısını duymuş değilim. Nota gibi.
Önceki yıllarda ‘Paris’te Türk Sanatı’ gibi sergilere katılmak istemediğinizi, bu gibi tanımlamaların sanatla ilgili olmaktan çok bir pazarlama taktiği olduğunu söylemiştiniz. Türkiye’de güncel sanat patlamasından bahsedildiği bir dönemde bu konuya dair düşünceleriniz neler?
Pek bunlarla vakit geçirmeyi sevmiyorum. Takip etmem pek. Böyle şeylerle vakit geçirip hayatımın geri kalan kısmını harcamak istemiyorum. Ve beslenmiyorum üstelik de. Tabii bu pazarlamanın zengin bir sanat doğuracağına inanmıyorum. Bence paketler doğuruyor, onlar satılıp alınıyor, paralar kazanılıyor vs. Tekrar işlere yol açıyor. Her taraf patlamak istiyor tabii. Mesela İstanbul apart otellerle patlamak istiyor. Belki bir sanatçı bu apart otellerle ilgili bir iş yaparsa belki güzel olur, bilmiyorum. Ben şimdiki durumda bir panik hissediyorum.
Sarkis’in ‘İkiz’ sergisi 6 Temmuz’a kadar Galeri Mana’da görülebilir.