'Ben de uzaydan bildirmiyorum ki...'

'Ben de uzaydan bildirmiyorum ki...'
'Ben de uzaydan bildirmiyorum ki...'

FOTOĞRAF:MUHSİN AKGÜN

Aylin Aslım, iki kuşaktan kadın yorumcuları buluşturan 'Güldünya' albümünün hem bir parçası, hem herkesten önce mevzuya dokunanı. Güldünya'dan dünya ahvaline, az müzik, çokça kadınlardan konuştuk
Haber: MURAT MERİÇ / Arşivi

Bu projeye nasıl dahil oldunuz?
Başlangıç noktası ‘Güldünya’yı yapmış olmam. Şarkı ‘Gülyabani’ albümündeydi. TRT denetiminden geçmeyince dikkat çekti. Uluslararası Af Örgütü bir mektup yarışması yapmıştı, ben de jürideydim. Çeşitli gösteriler, söyleşiler derken Hürriyet’ten Evrim Sümer, Emel Armutçu ve Naim Dilmener arayıp bu projeden söz ettiler, albüme ‘Güldünya’ adını vermeyi düşündüklerini söylediler. İki kuşaktan kadın yorumcuların bir araya gelmesi, birbirlerinin şarkılarını söyleyecek oluşu çok heyecan vericiydi. Üstelik Sezen Aksu’nun benim şarkımı söyleyeceğini tahmin etmiyordum, büyük bir hediye oldu.
Siz de Nilüfer’in yazdığı bir şarkıyı söylüyorsunuz. Şaşırtıcı bir birliktelik...
Nilüfer çok az şarkı yazmış, bu da onlardan biri. Ben yapılmış şarkıları başka bir şeye dönüştürmeyi seviyorum. Sürprizi oluyor, şaşırtmayı seviyorum çünkü kendim de şaşırıyorum! O kadar benden ayrı bir şarkı ki, o benim için çok çekici oldu. 

Bu albümün geliri nereye gidiyor?
Kapakta bir telefon numarası var: 0212 656 96 96. Bu, ‘Aile İçi Şiddet Acil Yardım Hattı’nın telefonu. 7 gün, 24 saat aranabilen, yaklaşık bir yıldır hizmet veren bir hat bu. Bu kadar kısa sürede, üstelik çok da bilinmezken 11 bin kişi başvurmuş. Bu hattın varlığını duyurmak için bir vesile oldu albüm. Geliri de yaşaması için kullanılacak. 

Siz ‘Güldünya’yı hangi duygularla yazmıştınız?
‘Gülyabani’nin hazırlık sürecinde olayı gazetelerde okudum. Hemcinsim olduğu için, insan olduğu için, aynı ülkede yaşadığımız için kendimi onun yerine koymam güç olmadı. O suçtan, utançtan kurtulmak için bir şey yapmam gerektiğini düşündüm. Ben şanslıyım ki şarkı yazıyorum ve insanlar beni dinliyor. Ben de uzaydan bildirmiyorum ki, ister istemez böyle konuları işliyorum. Şarkıdan sonra hep ‘Sizin de geçmişinizde böyle bir şey var mı’ diye soruldu. Bir yandan anlıyorum ama diğer yandan şunu anlamıyorum: Bahsetmek için illa benim başıma mı gelmesi gerekli? Çevrecilik yapmak için illa ki evimde asbest mi çıkması gerek? Bu, yaşam hakkı ve onu savunmak bizim görevimiz. Ortaçağdaki kadın katliamları gibi, cadı avı gibi bir şey: Başını açtı, sinemaya gitti, pantolon giydi, öldürün! Olay, erkekler ve kadınlar diye ayrılmış. Ortaçağ mantığı ve feodal yapı devam ediyor. Bu, hükümetlerin de işine geliyor elbette çünkü o yapıyı böyle kurallarla koruyorlar. 

Kadın milletvekilleri işe yaramıyor mu sizce?
Meclis’e kadınlar ancak erkekleşerek giriyor, onların da bize hayrı olmuyor. O sistem içinde başka türlü var olamıyorlar. Kuralları koyan erkekler. Hukuğu onlar yapıyor, ülkeyi ve aileyi onlar yönetiyor, tecavüzleri de onlar yapıyor. ‘Erkeğe tecavüz edildi’ diyen bir haber gördün mü? Bir yandan hayvan gibi bastırıp kadını sokaktan, günlük hayattan yok etmek istiyorlar, diğer yandan bu durumun altından nice sapıklıklar fışkırıyor. 

Bu sizi nasıl etkiliyor? Ya da ‘mahalle baskısı’ diye tarif edilen durum başınıza geldi mi?
Türkiye’de bunu hissetmeyen kadın olamaz ki... Bir yere giderken ‘Bunu giyeyim mi, giymeyeyim mi’ diye düşünüyorsan, vardır öyle bir durum. Yok diyen ya farkında değildir ya da yalan söylüyordur. Benim, arkadaşlarımın başına çok şey geldi. Bir arkadaşımız Göztepe’de tecavüzden son anda kurtuldu. Karakola gidiyor, “Bacım sen de askılı giymişsin ama” diyorlar. Algı bu işte. Onun için kadınların güçlenmesi biraz zaman alacak. Ama olacak, ben inanıyorum. Cin lambadan bir kere çıkınca sokamazsın onu. Pedofiller, tecavüzler, hepsi birbiri ardına patlıyor ve artık insanlar bunu konuşmaktan utanmıyor, hakkını arıyor. 

Kadın şarkı yazarları da kadınlıklarının farkına vardı galiba son dönemde. Cinsel anlamda değil elbette, duruş anlamında...
Bu sistemin onlara ne yapmakta olduğunu görüyorlar elbette. Muhafazakâr bir toplumuz, her şey yavaş ilerliyor. Muhafazakâr, adı üstünde, mevcut durumu muhafaza etmek demek. Mevcut durumda kadının yeri evi. Başbakan bile ‘Üç çocuk yapsın, otursun’ diyor. Orta Asya kafası diyeceğim ama o bile değil. Hanım lafının ortaya çıkışı hakkında bir hikâye anlatılır: Cengiz Han, gelen elçiye yanındakileri tanıtıyormuş; bu bilmem ne han, bu şu han, derken karısına gelmiş sıra, “Bu da benim ‘han’ım” demiş. Yanlış olabilir ama güzel hikâye bu. Adamlar bu noktada bile değiller.

Ailelerden de genç kızlara bir baskı var ama. Örneğin eyleme katıldığı, politize olduğu tespit edildiğinde eve kapatılıyor.
Anne-babalar endişeleniyor çünkü fena şeylere tanık olmuşlar. Ama artık bundan sıyrılmak gerek, üzerinden uzun zaman geçti. Bu tavırla bir yere gidilemiyor.

Bir örgütlülük durumu da yok ama artık. O dönemde başta İlerici Kadınlar Derneği, pek çok örgüt vardı, şimdi bunun eksikliği de hissediliyor sanki.
Aslında değişik topluluklar var. Ben Mor Çatı’yı önemsiyorum çünkü alanında ilk. Aynı zamanda bağımsız sığınma evi açan tek kurum. O ev şimdi kapalı; eski Beyoğlu kaymakamıyla birlikte yapmışlardı, birbirlerini destekliyorlardı. Şimdiki kaymakam desteğini çekti ve evi kapattı. Tekrar açılması için maddi ve manevi yardıma ihtiyaçları var. Başka yerlerde çok iyi iş yapan örgütler var. Merkezi Diyarbakır’da olan KAMER örneğin. Cinayetlerden kaçan kadınları saklamak, onlara yeni bir hayat kurmak gibi çok zor bir iş yapıyorlar. Onlar sayesinde bunun sadece Güneydoğu’ya özgü bir durum olmadığı anlaşıldı. Karadeniz’de de çok yaşanıyor bu ama oradaki feodal yapı, ‘Kol kırılır yen içinde kalır’ diyerek bunu saklıyor. Bu, Kürtlerin âdetidir gibi bir klişe vardı, KAMER bunu yıktı. Namus cinayetleri, töre cinayeti gibi algılanıyordu. Oysa eğitimli, şehirli insanlar da yapıyor bunu. Şöyle bir veri var: Dünyada öldürülen kadınların yüzde 75’ini ya kocaları ya da sevgilileri öldürüyor. Bu çok ciddi bir rakam. Türkiye’de eğitim seviyesi ne olursa olsun, altı erkekten biri eşine şiddet uyguluyor. Kabaca düşünsene, şu anda bu mekânda böyle biri var! 

Atasözleri var bunun üzerine: Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin...
Bir hâkimin, 80’lerde bu lafı mahkeme tutanağına geçirdiği söylenir. Albümde koro olarak söylediğimiz ‘Kadınlar Vardır’ marşının yazarı Filiz Kerestecioğlu, avukat. Marşı da bu kararı duyunca çılgına dönerek yazdığını duymuştum. 

‘Kadınlar Vardır’ı alanda söylemişliğin var mı?
Yok, ilginçtir ben hiç denk gelmedim. 

Oysa alanlara çıkıyorsun. ‘Savaşa Hiç Gerek Yok’ şarkısını yapanlar arasındasın. SOS İstanbul projesine ‘Aile İçi Şiddete Son’ kampanyasının sözcüsü olarak katıldın. Barışa Rock’tan küresel ısınma mitinglerine her yerde seni görebiliyoruz...
Ama bu kimilerinin çok da hazzettiği bir durum değil. Çoğunluk apolitik ve politik insanlardan rahatsız oluyor. İkinci albümden sonra bazı kadın gazeteciler bile ‘Bu kadın meselesinin altını biraz fazla çizmiyor musun’ mealinde yazılar yazdı. Şarkılarımın ‘kadın gözüyle’ olduğunu söylüyorlar. Peki ben erkek gözüyle mi yazayım? Gözümüzün önünde olan bir şey var ve bu yokmuş gibi davranmak, bundan hiç söz etmemek asıl garip olan.

Dinleyicileriniz buna ne diyor?
Genel olarak Türkiye’de ve dünyada erkek egemen sistemin başardığı bir şey var: Feministleri sevimsiz, agresif, kaybetmiş tipler olarak göstermeye çalışmak. Bunun için bu durumu antipatik bulduğunu söyleyenler oluyor. Hak aramak hâlâ garipsenen bir şey. Arada ‘Bu feminist ayaklar hiç hoş değil’ diyenler, bunun gerçek olamayacağını düşünenler, popüler bir figürün bunu yapabileceğine inanamayanlar oluyor. Ama çoğunluk olumlu düşünüyor. 

Yeni albüm ne durumda?
Şarkılar bitti, kayıtlarına başladık. 2009’un ilk aylarında elimizde olacak diye umuyorum. Projenin başında Tarkan Gözübüyük var. Sözler de, müzik de diğer iki albüme göre oldukça sert. Kafaya sert bir cisim olarak gelecek.