Beni ayakta tutan kadın ve şiddet çalışmalarım oldu

Beni ayakta tutan kadın ve şiddet çalışmalarım oldu
Beni ayakta tutan kadın ve şiddet çalışmalarım oldu
Sıkı bir kadın hakları savunucusu, 300 bin kadına ulaşmış, 90'ları yoğun baskı altında yaşamış bir kadın... Söz, KAMER Başkanı Nebahat Akkoç 'ta...
Haber: NAZAN ÖZCAN - nazan.ozcan@radikal.com.tr / Arşivi

2000’lerin başında Diyarbakır KAMER’de bir toplantı öncesi. Bir polis geliyor ve KAMER Başkanı Nebahat Akkoç’a bir şeyler anlatıyor ama yüzü suçluluk dolu. Polis gidiyor, anlıyoruz ki evde karısıyla kavga etmiş, karısı da “Seni Nebahat Akkoç’a şikayet edeceğim” demiş, polis de ondan önce koşa koşa gelip suçunu itiraf ediyor. İşte böyle bir kadın Nebahat Akkoç. Önce Güneydoğu’da ve sonra bütün Türkiye ’de kadın, kadına yönelik şiddet denilince akla gelen ilk isimlerden. 97’de kurduğu KAMER şimdi 23 ilde var. Saha çalışmalarıyla 300 bin kadına ulaşılmış. Aldığı ödüllerin haddi hesabı yok. Ağır bir hayat onunki. Ceren Belge’nin beş yıla yayılan çalışmasıyla yazdığı ‘Ohal’de Feminizm’, o gülle gibi hayatını anlatıyor Nebahat Akkoç’un.
Biz sizin Kürt olduğunuzu sanıyorduk ama kitapta babanızın Ermeni olduğunu söylüyorsunuz.
Babaannemin bir şeyler anlatırdı, nüfus cüzdanında adı Sona’ydı. “Bak hele Suna’yı Sona yazmış nüfus memurları” derdik. Meğer Sona çok kullanılan bir Ermeni ismiymiş. Böyle hikâyeler var ve hiç akraba yok. Kafamdaki resmi birleştirmemde dayımın büyük rolü oldu. Dayıma sordum, “Annem evlenirken babamın kim olduğunu biliyor muydunuz?” diye. Dayım “Kızkardeşini Ermeni bir çocuğa verdiler diye duydum” dedi.
Ne zaman öğrendiniz? Kabul etmem birkaç yıl önce oldu. Ama ağzımdan 2005’te çıkmaya başladı. Biz Diyarbakır’da farklı bir yalnızlık içerisinde büyüdük. Sekiz kardeştik ve çok kapalıydık. Anne ve baba arasında sürekli bir gizem vardı. Ailem burada gördüğüm ailelere benzemiyordu. Kimse kılığımıza kıyafetimize karışmıyordu. Aşık olabiliriz, kiminle evleneceğimizi söyleyebiliriz. Kürt olmak için de can atıyoruz. Çünkü bir aidiyet lazım.
Kendinizi Kürt mü sanıyordunuz?
2000’den önce Alman Yeşiller’in bir toplantısı olmuştu. Orada kimlik sorunumu çözdüğümü, Türkiyeli bir Kürt olduğumu söyledim.
Anneniz de 38’ katliamından geçmiş bir kadın.
Annem bir Türk Sünni aileye evlatlık verilmiş. Soyadı değişmemiş. 17 yaşında da evlendirilmiş. Dersim katliamında henüz üç yaşındaymış, sadece bir kalabalık hatırlıyor. Dayım her dakikasını hatırlıyor. Yıllar sonra buluyor annemi. Alevi olduğunu söyleyen bir dayım var, annem ise Sünni dindar bir kadın.
Hayatınız çok zor başlamış ve zor devam etmiş. Evliliğiniz, eşiniz Zübeyr Bey’in öldürülmesi…
Beş yıl doğru düzgün evli kadık. 75-80 arası. Darbe ile her şey karmakarışık oldu.
Evlendiğiniz adamın siyasi kimliğinin farkında değil miydiniz?
Öğretmenlik konusunda çok idealistim, hepsi o. ‘71’de Deniz Gezmiş’ler için mitinge katılmıştım ama gerçekten bilmiyordum. Eşim bir şeyler yapıyor, ben de anlayabildiğim kısımlarına çok saygı duyuyorum. Ama tehlikeli sonuçları olabileceğini düşünmüyorum. O zamana kadar yaptığım en radikal şey TÖB-DER’e üye olmak.
Eşinizin tutuklanması ile her şey değişti galiba?

Eşim tutuklanmadan önce epey saklandı. Evimize resmen karakol kuruldu. Kızım bebekti, babaannesine yolladım. Oğlum benimleydi, daha beş yaşında. Hiç pijama giymedik bir ay boyunca.
Gece baskına mı geliyorlardı?
Yalan yanlış ihbarlarla eve giriyorlar, darmadağın ediyorlar. Diyarbakır’daki evimizde dama çıkan bir kapı vardı. Beni kafama silah dayayıp dama çıkarttılar, oğlum da bunu izledi. Sonra eşim ev sahibimize rastlıyor. Ev sahibi, “Senin çekeceğin ceza nedir bilmem ama Nebahat 10 katını çekti” diyor. Onu duyunca Zübeyr, savcılığa gidiyor. Üç gün içinde darmadağın ediyorlar tabii.
Ve sizin cezaevinde tanışma süreciniz başlıyor.
Hayatım orada değişti. Cezaevi önündeki kadınlar, kadınların çaresizliği, içerideki adamlarla ilgili hikâyeleri. Herkes cezaevinin içini konuşuyordu ama dışı da çok kötüydü. Orada coplanıyorduk. Karın altında akşama kadar bekletiyorlardı. O kadınların mektuplarını okumak, dilekçelerine yazmak, hikâyelerini dinlemek, evde misafir etmek... İlla ateş seni yakacak bir kere! O da oldu: Eşim öldürüldü, gözaltılar başladı.
Eşinizin öldürüldüğü gün, 13 Ocak 93.
Eşim öğretmendi, ben de Eğitim-Sen’de sendika başkanıyım. Tehdit telefonları geliyordu. O gece geç yattık. Her sabah da kalkar yolcularım ama o sabah uyanamadım. Bir silah sesi geldi. Sonra telefon çaldı. Bir öğretmen arkadaşım “Hoca evde mi?” dedi. “Yoo” dedim, kapattı. Kapı çaldı, bakkalın oğlu “Hocayı vurdular” dedi. İnsan en sevdiğine yakıştıramıyor ölümü. Ölmüş olabileceğini düşünmedim. Çocuklarla indik, taksi şoförü çok ağlıyordu, orada anladım öldüğünü. Çok hayat kurtardık ama bizimkine yetişemedik...
Sonra sizin gözaltılarınız başlıyor.
Evet, kocamın davasını AİHM’e taşıdık. Yalnız kalmak, gözaltına alınmak, 1980, dul olmak, her biri beni ben yapan acı olaylardır.
Kaç defa gözaltına alındınız?

 13-14 sayıyorum. İlk seferinde belediye başkan aday adaylığı söz konusuydu. İçeride “Sen AİHM’e gittin, Türkiye’yi Avrupa’ya jurnalliyorsun” diye baskı yaptılar. Her seferinde bir şeyler imzalatmaya çalıştılar, imzalamadım. Korkutmak ve yalnızlaştırmak için yapıyorlar. Benim gibi yapayalnız bir kadını almak için 10 araba polis gelmez ki! Katları doldurup kapımı çalıyorlardı ki herkes korksun, kimse sahip çıkmasın.
Onlar istedi de kaçtı mı insanlar etrafınızdan?
Kaçtılar tabii. Ben de istedim kaçmalarını. Gideceksem yalnız gideyim. Bir seferinde annemi, bir seferinde kızkardeşimi, birinde okul müdürünü benimle içeri aldılar. Akşamları almaya geliyorlardı, ben de akşam kimse gelmesin istiyordum eve. Sonuçta gündüzleri de yalnız kaldım!
İlk ne zaman alındınız?

94 Şubat’ı. Cehennemdi o! Şimdi birileri 12 Eylül’ü anlatıyor ya ben onların aynısını 94’te yaşadım. Elektrik de verdiler, su da sıktılar, askıya da astılar. 10 günde 10 kilo verdim, çene kemiğimde çatlak, tırnaklarım yerinden oynamış…
O zaman mı karar verdiniz kadınlar için çalışmaya?

 17 kişi alındık gözaltına. Diğer adaylar da vardı. Tek kadın bendim. Zaten içeride canım çok yandı. Çıkıp diğerleriyle konuşunca da benim özellikle canımı çok yaktıklarını ve özellikle kadınlık yanımı incitmeye çalıştıklarını anladım. O gözaltından çıkınca, kadınla şiddeti buluşturdum iyice. Toplumsal cinsiyet meselesiyle ilgili hiçbir şey bilmiyorum. Çalışmaya başladım, kadın ve şiddet konusunda çok işe yarayabileceğimi fark ettim, bu da beni ayakta tuttu.
94’te başladınız çalışmaya ama 97’de kuruldu KAMER, o arada ne yaptınız?
Önce iyileşmeye çalıştım, altı yedi ay, Ankara ’ya gidip geldim, THİV’de tedavi aldım. Öyle komik ki tedavi için görüşüyorum, geliyorum, gene gözaltına alınıyorum! İlk bilgisayarımı aldım, kadın çalışmalarını okumaya başladım, şu hiç sevmediğim feministler ne diyor ona baktım!
Hiç sevmediğiniz mi? Ee sevmiyorum, birçok kadın şimdi de sevmiyor! Ben biraz laylay lom buluyordum, kadın ve insan hakları hafif bir mesele gibi geliyordu. 92’de bir grup öğretmen “8 Mart kutlayalım” dediklerinde, “Gidin Allah aşkına, başka türlü eğlenin” demiştim. Ama kadın ve şiddet konusunda okudukça dehşete düşüyordum.
KAMER’in ilk gününü hatırlıyor musunuz? İlk yer tuttuğumda inanılmaz heyecanlıydım. Annem, kardeşim, iki çocuğum orayı temizledik. Güle oynaya. Ama öncesinde farkındalık gruplarına başlamıştık.
Kurulduktan sonra da baskı görmüşsünüz.
Örgüt tarafı bizi birileri bilerek kurdurdu, Kürt ulusal mücadelesini sabote etmek istiyorlar diye algıladı. Resmi taraf, muhtemelen bunlar örgüte bağlı diye baskı yaptı. Sırat köprüsü gibi bir yol üzerinde, karanlığa kalmadan, kadınlar birbirimizi yalnız bırakmadan gidip geldik, çalıştık.
Sizi en çok etkileyen olaylar?

 Biri Şemse Allak’tır. Sonra gözüne ve kulağına kezzap dökülen bir kadını tedavi ettik, odur. Biri de Melek. Melek sandalyeye bağlı tutulduğu için, açamadılar vücudunu, oturur şekilde gömüldü. Hatırladıkça deliriyorum.

‘Çocuğunuzun 50 gündür aç olduğunu düşünebilir misiniz?’

Açlık grevleriyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Hayretler içerisindeyim. Açlık grevi başlamışsa, her şeyden bağımsız ele almalı. Ama şöyle olmuştu, onlar da böyle yapmıştı dersek işin içinden çıkılmaz. 96 açlık grevlerinde İstanbul İHD’de gönüllü çalıştım. Sonucunu, ailelerin ne kadar acı çekeceğini biliyorum. Çocuğunuzun 50 gündür aç olduğunu düşünebiliyor musunuz? Bir tek insan ölmeden bu iş çözülmeli. BDP de elinden geleni yapmalı. “Öcalan’ı buraya istiyoruz” gibi bir laf oldu. Mümkün değil ki. Reel siyaset bu mudur?
Çok sert görünüyorsunuz, hiç ağlıyor musunuz?

KAMER’de benim kadar ağlayan yoktur. Balık burcuyum bir kere. Bu kadar acı nasıl etki yaptı derseniz, konuşma tarzım böyle oldu. Sert değilim ama netim. Topuklarım ağrıyor, doktorum diyor ki yere bu kadar sert basma.