'Beş can gitmiş, ben ne diyeyim?'

'Beş can gitmiş, ben ne diyeyim?'
'Beş can gitmiş, ben ne diyeyim?'

Fotoğraf: Muhsin Akgün

'Doksanlar' dizisinde 'feminik Deniz'i canlandıran Beste Bereket, "Kadınlar hep çok güçlü. Çocuk doğurabilen canlılardan bahsediyoruz, onları hiçbir şey kolay kolay yıkmaz" diyor.
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

Geçen sezon Cef Tiyatro’nun ‘Hamlet’ oyununda izlediğimiz tiyatrocu Beste Bereket, bu sezon ‘Doksanlar’da ‘feminik Deniz’ olarak karşımızda. Dizinin yanı sıra Bereket’in gündeminde şu ara hepimiz gibi Gezi direnişi var. “Demokratik bir ülkede yaşamanın gereklerinin yerine getirilmesini istiyorum” diyen Bereket, konuşma şeklimizin değişmesi gerektiği görüşünde: “‘Savaş karşıtıyım’ yerine ‘barış yanlısıyım’ demeyi tercih ediyorum. Sözlerin yaratan bir şey olduğunu düşünüyorum ve o yüzden çok dikkatli kullanılmaları gerektiğine inanıyorum. Bütün gezegen olarak bir adım ileriye gideceksek bu pozitifle olur.” Sizi sohbetimize buyur etmeden önce belirtelim: Bereket’i yakın zamanda Özen Yula tarafından sahneye konacak yeni bir oyunda, Derviş Zaim ve Züli Aladağ tarafından çekilen iki ayrı filmde izleyeceğiz...

90’lar çok uzak bir zamanmış gibi mi geliyor size yoksa yakın mı?
1990 deyince yakın bir zaman gibi geliyor ama düşünsene 23 sene olmuş, çok zaman… Yaş ilerledikçe, izafi olarak kafana şu dank ediyor: 10 yaşındayken bir sene senin hayatının onda biri, ama 30 yaşındaysan otuzda biri. Daha hızlı geçiyor gibi geliyor ve daha zor idrak ediyorsun.

O yılları düşününce aklınıza ilk gelen?
Siyah önlük. “Bu ne ya filan, okula gidiyoruz biz, sevinçli bir şey olması gerekmiyor muydu bunun?” diye sorduğumu hatırlıyorum. “Neşeli bir durum olacaktı, 40 derece güneşin altında neden siyah bizi öldüren önlükler giyiyoruz?”

Çok çocuk yaşta buna uyanmış olmanız ilginç aslında.

Uyandım da ne oldu, giydim sonuçta. Uyandığımla kaldım. (Gülüyor)

‘Doksanlar’da oynamayı istemenize sebep nedir?
Komedisi ağır basan bir işin içinde olmak istiyordum, hep. En başta budur nedenim. Bir sürü karakter var, çok kalabalık bir ekibiz. Ve mahallede feminist bir karakterin olması çok güzel geldi bana. Feminik Deniz’i çok seviyorum; üniversite öğrencisi ama bir dergide editörlük yapıyor. Feminizmde dair yeni yeni öğrendiği şeyleri düşünüyor, anlatıyor. 30 yılını feminizme vermiş ve bu konuda bir mihenk taşı olmuş bir insan değil. O mahalleden üniversiteyle birlikte çıkmış ve bunu öğrenmeye çalışan, bunun doğru olduğunu savunan, “Kiminle konuşsam da en azından bir parça bile bu konuda bir algısı olsa kardır” diyecek biri.

Bir yandan da kadınları örgütlemeye çalışıyor.

Evet ama erkekleri de aynı zamanda... Belki şunu düşünüyor olabilir: Eşitlik meselesini daha çok erkekler bunu kabul etsin.

Bir çay partisi sahnesinde, adama söylüyorsunuz: “Dansa kaldırmayı sadece erkekler sormak zorunda değil.” Ufak ama önemli bir ayrıntı.

Evet, senaryoda yazmışlar mesela: “Hep diyorlar ya kadın-erkek eşit diyorsunuz da, bir kere erkek fizik olarak çok daha güçlüdür, eşit olamaz.” Kız da diyor ki “Kadınla erkek eşittir demiyorum, kadınla erkek eşit haklara sahiptir diyorum, arasında dağlar kadar fark var.”

Siz de buna katılıyor musun?
Kesinlikle katılıyorum. O yüzden çok seviyorum senaryo grubumu.

90’lar, kadın meselesinin aslında bir modernleşme meselesi olduğunun netleşmeye başladığı yıllar aynı zamanda... Evet, o akımın, o dalganın başladığı zamanlar. Kadın meselesinde kadınlara çok fazla görev düşüyor olmasının yanı sıra, esas olarak erkeklere görev düşüyor diye düşünüyorum. Çünkü biz kendi yolumuzu açmaya çalışıyoruz da, ciddi bir duvar olduğunda toslayıp geri dönüyoruz.

Kim örüyor o duvarı?
Hem kadınlar hem erkekler. Aslında ben herhangi bir şiddet, hak-hukuk durumunda insanları kadın-erkek diye ayırmıyorum. Erkeğe şiddete de kadına şiddet kadar karşıyım, her insanın olması gerektiği gibi. Ve zaten şimdiki gençler hep birlikte bir şekilde kadın haklarına sahip çıkıyor çünkü artık aileler de bir noktada değişim içinde ve çocuklarını ona göre yetiştiriyorlar.

Erkeklerden destek arttı ama kadınlar zaten ezelden beri hep çok güçlü. Gezi direnişinde bunu bir daha gördük mesela. Kadınlar hep öyle, hep çok güçlü. Çocuk doğurabilen canlılardan bahsediyoruz, onları hiçbir şey kolay kolay yıkmaz. Ailelerinden, eşlerinden, çocuklarından ya da sokağa çıktıklarında gördükleri rahatsız edici muameleye ve her şeye karşı siper olup duruyorlar zaten. Ben kadınların bedenen ve ruhen erkekler kadar güçlü olduklarına eminim. Kadın var, erkek var, biri mükemmel olsaydı diğeri yaratılmazdı bence. Demek ki bir birliktelik olması gerekiyor, demek ki birlikte bir voltran durumu var. Yaradan bizi böyle yarattıysa bir bildiği vardır, birbirimizi yargılamak, dışlamak değil tam tersine birlikte hareket etmek düşer.

Aksini yapanlara ne dersiniz?
“Beyinle ilgilenirsek, bir sıkıntı kalmaz” derim. Sadece beden üzerinden yorum yapmak, kadını ezen ‘o eylem’ler, o küfürler bizim güçlü olduğumuz ve direndiğimiz gerçeğini değiştirmez.

Cümlenin devamını nasıl getirirsiniz: “Biz kadınlar…”Biz kadınlar, kadından önce insanız ve bu dünya iyi bir yer haline gelecekse sadece hep birlikte hareket edersek gelecek.

Başka bir şey sorayım; kendinize dair en son neyi keşfettiniz?
Bu akış durumu var ya.

Hayatın akışı mı?
Evet. Ben her şeye müdahale etmeye çalışıyordum, bir şeyin olacağını bilsem bile…

Niye öyle?
Takıntılıydım çünkü. Olana kadar kontrol ederdim, olacak olmasına rağmen; olacak mı olmayacak mı, olması için ne yapabilirim, boş durmayayım şunu yapayım vs. Sonra dank etti: Kendimi ve etrafımdakileri yemeye gerek yokmuş aslında. Sen ne kadar obsesif olursan o kadar ters tepiyor, benim inancım bu. Şimdi biraz daha sakinledim. Yavaşladım da aynı zamanda… Bir yere giderken hızlı varmaya çalışıyor, o yolun tadını alamıyordum; sadece sonuca odaklanmak gibi bir şeydi yaşadığım. Sonra farkına vardım ki, mecazi ve reel anlamda söylüyorum, her nereye gidersen git, esas olan yolun kendisi. Bir de “Tırmala tırmala bir şey için, üzül kahrol, şu oldu, bu oldu” diye kendimi yememeyi öğrendim, daha doğrusu öğreniyorum. “Son kertede her şey olacağına varıyor” cümlesini yüzde 15-20 içselleştirmeye başladığıma inanıyorum. O bile insanı rahatlatan bir şey.

Geçen günlerde sinemacılar bir bildiriyle medyanın Gezi direnişine karşı tutumunu kınadı. Siz de imzalamıştınız değil mi?Evet, medyayı doğru çağrı yapmaya davet eden bir metindi o. Demokratik bir ülkede yaşamanın ilk kurallarından biri haber alma hakkımızdır. Ve ben hakkın elimizden alınmadığı günler için dua ediyorum. Ben ilkeler üzerinden bir şeyleri benimsemiş bir insanım. Evrensel insan haklarına ve çoğulcu demokrasiye inanıyorum ve bunun olmasını diliyorum aklımın erdiği ilk günden beri. Ettiğim duanın haddi hesabı yok yani...

Direnişin bugün geldiği noktaya dair ne düşünüyorsunuz?
Ne diyeyim ki bilemiyorum. Geldiğimiz noktayı, kayıpların olduğu bir durumda değerlendirmeye çalışmak… Beş can gitmiş, ben ne diyeyim?