Beşinci bir şampiyon çıksa futbolumuz değişir mi?

Beşinci bir şampiyon çıksa futbolumuz değişir mi?
Beşinci bir şampiyon çıksa futbolumuz değişir mi?

İLLÜSTRASYON: MERT GÜRELİ

Süper Lig'i nihayetlemeye az zaman kalmışken, 'timsahların' istikrarlı yürüyüşü sürüyor. Üç İstanbullu ve Trabzonspor'dan oluşan dört büyüğe bir Bursaspor eklense sahalarımızın rengi neye döner? Bir 'Anadolu ihtilali' gerçekten mümkün mü?
Haber: KIVANÇ KOÇAK - kivanckocak@gmail.com / Arşivi

Nisana geldiğimize göre Süper Lig ’in bitimine de fazla bir şey kalmadı demek. Şampiyonluk mücadelesi son sürat devam ediyor. Üstelik geçen sene Sivasspor’un sürüklediği ‘Anadolu’dan bir şampiyon’ rüyası, bu sezon Bursaspor ’da cisimleşerek devam ediyor şimdilik.
Kısa bir hafıza tazeleme: Geçtiğimiz sezon 28. hafta oynanırken ligin lideri, ilk yarıyı da lider bitirmiş Sivasspor’du. Bitime sadece dört hafta kalana kadar da tepedeydi Yiğidolar. Ne var ki,
31. haftada Beşiktaş’a kaptırdıkları liderliği bir daha geri alamayıp ‘Anadolu ihtilali’ni tamamlayamadılar. Bursaspor’un, Sivasspor gibi son üç haftaya lider girip giremeyeceğini şimdiden bilemiyoruz tabii. Ama en azından üç İstanbullu’nun (ve tabii Trabzonspor’un) dışında yeni bir şampiyon görme umudu verdiğine göre, yeşil-beyazlıların ligdeki ‘timsah yürüyüşü’ üzerinden Anadolu takımları mevzuuna biraz daha yakından göz atmayı deneyelim...

İstanbullu-Anadolulu
Önce biraz terminoloji: ‘Anadolu takımları’ kavramı, özellikle 90’lı yılların sonundan itibaren yaygınlaşan, nispeten yeni bir buluş. Kavram özünde, Türkiye’de futbolu her anlamda domine eden üç İstanbullu’nun karşısında konumlanan takımları anlatıyor. Dolayısıyla Edirnespor da, Tekirdağspor da ya da Sarıyer de, Zeytinburnuspor da ‘üç büyükler’e karşı coğrafi anlamda olmasa da Anadolu takımı. Aslında söz konusu adlandırma, 1983-84 sezonundaki Trabzonspor’un son şampiyonluğundan beri Galatasaray-Fenerbahçe-Beşiktaş’tan başka bir şampiyon görmeyen Türkiye Birinci Ligi’nin bu üçgen içine sıkışıp kalmasına duyulan tepkiden kaynaklanıyor. Zira bilhassa son 25 yıldır, diğer takımların üç İstanbullu’nun sahnesinde sadece ‘figüran’ olarak yer aldığı algısı ülkede adeta ‘fabrika ayarı’ olarak kabul edilmiş durumda.
Haksızlık etmeyelim, elbette başka ülkelerde de futbolun lokomotifi rolünü oynayan, kazandıkları başarılarla taraftar sayısı büyümüş, aldıkları kupalarla, yaptıkları transferlerle zihinlerde ‘esas oğlan’ olarak yaftalanmış takımlar var; bu sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil. Ancak oralarda genellikle oturmuş bir futbol kültüründen söz edilebileceğinden, gerek medyada, gerek basit algı düzeyinde ‘ötekiler’e bakışın memleketimizdeki kadar yok sayıcı olmadığı da aşikâr.
Hal böyleyken, görmezden gelinenlerin ‘esas oğlanlara’ karşı hem bir tür kin biriktirmesi hem kendini ispat çabası içinde olması kaçınılmaz. Anadolu takımı taraftarları arasındaki yaygın söylenişiyle ‘Kahpe Bizans’a karşı ‘Anadoluculuk’un derinlerinde böyle bir duygu karmaşası olduğunu söylemek yersiz değil herhalde.
Daha ziyade Trabzon, Eskişehir, Bursa, Antalya gibi belli bir futbol geleneğine sahip, orada yaşayanların oranın takımını tutma göreneğini sürdürdüğü yerlerde -Tanıl Bora’nın sık sık kullandığı yakıştırmayla- bu ‘üçlü oligarşi’ye tepki daha çok göze çarpıyor. 

‘Oligarşi’nin tanımı
Kendi takımlarının ‘üç İstanbullu’ karşısında maddi-manevi (Bunları ekonomik koşullardan medyada kaplanan yere, parlayan oyuncularını sürekli kaptırdıkları transfer sirkülasyonlarından hakemlerin rakipleri kollamasına uzanan bir yelpazede düşünmek gerek elbette! ‘Oligarşi’nin tanımı açık değil mi zaten: Siyasal gücün birkaç kişilik bir grubun elinde toplandığı yönetim) sürekli geri planda kalmasını hazmedemeyen Anadolulular için Galatasarayfenerbahçebeşiktaş’la oynanan maçlar bir tür hesaplaşma maçları haline geliyor. Bu karşılaşmalarda kinlenme halinin, ‘nefret söylemi’nin açığa çıkması için basit bir hakem hatası, rakip oyuncunun sert bir müdahalesi, rakip teknik direktörün kendisine ayrılan çizginin ucuna çıkması yeterli olabiliyor.
Beri yandan bu maçlarda futbolcusundan teknik adamına, yönetiminden taraftarına ‘ergenlik bunalımı’na benzer bir kendini ispat etme çabası, sevgi-nefret ilişkisini tamamlıyor: O maçlar canlı yayınlandığı için Anadolulu (futbolcu-teknik adam-yönetici-taraftar) kendini gösterebilmek, aslında İstanbullulardan farkı olmadığını ortaya koyabilmek için cansiperane mücadele ediyor! ‘Anadolu Bizans’a karşı’ filminin arka planı böyle. Biraz da filmin kendisine bakabiliriz.
50 yıllık ligimizde ‘üçlü İstanbul oligarşisi’nin Türkiye futbolu üzerindeki hâkimiyetinin kırıldığı belki de tek nokta 1970’lerin başlarından 1980’lerin ortasına kadar uzanan yaklaşık 15 yıllık süreç oldu: 1975’ten itibaren Trabzonspor’un art arda kazandığı şampiyonluklar; Eskişehirspor’un, Adanaspor’un ikincilikleri; Altay, Samsunspor, Boluspor, Zonguldakspor gibi takımların yukarıları zorlamaları gözle görülür hamlelerdi.
Ancak 80’lerde ‘dönüşen’ Türkiye’nin gidişatına ayak uyduramayan bu takımların başarıları (Etkisini 2000’lere kadar sürdürecek Trabzonspor hariç tutulursa), 1990’lı yıllarla birlikte hepten ortadan kayboldu. Çok üstten bir tarihsel bakış bunu açıkça ortaya koyuyor zaten: 1987-88 sezonundan bu yana şampiyon olmuş dört takım dışında ligi ilk üç sırada bitirebilen sadece Gaziantepspor (1999-00, üçüncü) ve Sivasspor (2008-09, ikinci; 2007-08, üçüncü Beşiktaş’la aynı puanda olmasına rağmen averajla dördüncü) var. 1988-89’dan beri yine dört şampiyon dışında bir sezonda 20 galibiyet sınırına ulaşabilen ise sadece üç takım var: Sarıyer (1988-89, 21 galibiyet) Gaziantepspor (2000-01, 23 galibiyet), Sivasspor (2007-08, 22 galibiyet).

‘Anadolu ihtilali’ uzak mı?
Rakamlara kafa bulandırmak için değil, bir gerçekliğin altını çizmek için bakarsak, gördüğümüz manzaradan yakın zamanda bir ‘Anadolu ihtilali’ beklemenin hayal olduğu anlaşılıyor. Çünkü bu takımlar çoğunlukla sağlam bir futbol kültüründen yoksun, futbolu siyasi-mali rant değeri, popülerleşme aracı olarak kullanan kişiler tarafından sevk ve idare ediliyor. Yakın zamanlardan akla hızlıca gelen ilk örnekler olarak Fadıl Akgündüz’ün Siirt Jetpaspor, Sefa Sirmen’in Kocaelispor, Cemal Polat’ın Erzurumspor, Melih Gökçek ’in Ankaraspor; Yimpaş Yozgatspor, Kombassan Konyaspor; Olağanüstü Hal Valiliği, ordu, emniyet destekli ‘Güneydoğu’dan bir takım ligde olmalı’ (Vanspor, Diyarbakırspor) ‘projeleri’ bu çerçevede okunduğunda daha manalı şüphesiz. Nitekim ‘projelerin’ sona ermesiyle birlikte hikâye milletvekillerinden, belediyelerden, şehrin ileri gelenlerinden yardım istenmesiyle, kulübün anahtarının belediyeye teslim edilmesiyle, kayyum tayinleriyle, ‘Kimse takıma sahip çıkmıyor’ nidalarıyla son buluyor. 

Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği
Peki ama hiç mi umut yok? Gramsci’nin mottosu ‘aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği’ lafını hatırlamaktan vazgeçmezsek var. Bursaspor’un, Sivasspor’un geçen sene Bizans surlarında açtığı gediği genişletebileceğini umabiliriz. Ona Türkiye’nin en modern statlarından birine sahip, doğru yönetilen Kayserispor’un, kaybettiği ruhu bunca zamandır yanlış yerlerde arayan Trabzonspor’un, bankadaki parası üç İstanbullu’yu kıskandıracak düzeyde olduğu söylenen Gençlerbirliği’nin, futbol geleneğiyle Eskişehirspor’un, Gaziantepspor’un, Antalyaspor’un hatta Abdullah Avcı istikrarıyla İstanbul BB.’nin katılabileceğini bekleyebiliriz.
Beri yandan Milli Takım’ı Hiddink gibi bir ‘doğru malzemeyi seçip doğru takımı yaratma’ ustasına bırakmak da bir çeşit ‘sıfır noktası’na işaret edebilir ki, yeni bir futbol kimliği inşası için en uygun zemin bu değilse nedir?
Çıkacak ‘beşinci şampiyon’ Türkiye futbolunda ciddi bir dönüşümü beraberinde getirebilir, burası kesin. Ancak Arjantinli akademisyenler Archetti ve Romero’nun tespitlerini de hatırlamakta fayda var: “Futbol sahici bir sosyal gerçeklikle, kendince bir bağ kurar. Futbol içi bağlamlarda meydana gelen hareket ve olaylar, daha geniş bir sosyokültürel sürecin aynasından ibaret olarak değil, bir toplumun, kendi merkezindeki ahlaki, siyasi ve varoluşa dair meseleleri ortaya koyma sürecinin bir parçası gibi değerlendirilmelidir.”
Türkiye’de futbolun yapısını, gidişatını üç İstanbullu’nun belirlediğini, oligarşik durumu tekrar hatırlayacak olursak mesele burca bayrak dikip düşmek değil, kalenin içinde kendine bir yer edinmek için planlı, programlı, her açıdan donanımlı olmakta sanki. Mesele biraz da Türkiye’nin ahlaki, siyasi ve varoluşa dair meselelerini ortaya koyma sürecinin bir parçası sanki!