Beyazperdede 'kanser'li filmler

Kemoterapiye başladığımda, kanser filmleri festivali düzenleyi düşündüm. Bu fikir çok doğal gelmemekle birlikte, bana saçma da görünmedi.

Kemoterapiye başladığımda, kanser filmleri festivali düzenleyi düşündüm. Bu fikir çok doğal gelmemekle birlikte, bana saçma da görünmedi. İnsanların, kanserli hastalarla karşılaşmak gibi dramatik olaylar yaşamadan, bu filmleri izleyerek, kanser hastalarının deneyimlerini paylaşabileceklerini, kendilerini o filmlerdeki karakterlerin birinin yerine koyarak kanser üzerine çok şey öğrenebileceklerini düşündüm. En azından böyle zannediyordum.
Kanseri konu alan ilk film, muhtelemen 1948 yapımı An Act of Murder'dı. Frederic March, karısına beyin tümörü teşhisi konulunca, ötenazi üzerinde düşünen bir yargıcı canlandırıyor. An Act of Murder, tüm kanser filmleri için bir prototip oluşturdu: Kahraman, sevilen birinin kansere yakalanmasıyla önemli bir ders alır. ('Sevilen biri' modeline göre daha sonra Love Story / Aşk Hikayesi, Brian's Song ve One True Thing çekildi.) Bazen ise hastanın kendisidir iyi bir derse ihtiyaç duyan. Örneğin Akira Kurosawa'nın klasiği Ikiru / Yaşamak (Bir bürokrat yeniden yaşama sevincine kavuşur), My Life (Michael Keaton, henüz doğmamış çocuğu için bir video çekerken, kendisiyle hesaplaşır), Life as a House / Yeni Bir Yaşam (Kevin Kline, bir taraftan evini, bir taraftan da ilişkilerini tamir eder) ve bir sürü filmde daha olduğu gibi.
Gerçeklerden uzak
'Gerçeğe yakınlık', kanser filmleri janrı'nda
itibar gören bir unsur değil ne yazık ki. An Act of Murder'da kanser belirtileri, fonda dramatik bir müzik, hastanın başını tutması ve yüzüne acı çeken birinin ifadesini vermesiyle sınırlı tutulmuş. William Bendix'in Yankee Stadyumu'nda yere yığılmadan
önce bir iki kere ensesini ovduğu ve biyografik özellikler taşıyan The Babe Ruth Story de aynı yıl içerisinde gösterime girdi. Doktorlar, Babe'in gırtlak kanserini olduğunu söylemek yerine, bir takım beyzbol metaforlarına başvurarak oyunun bittiğini anlatıyorlar. Aşk Hikayesi'nde ise Azrail'in kapısını çaldığı Ali McGraw hasta yatağında yatarken de en az Cambridge kampüsünde koşuşturkenki kadar çekici. Tamam Wit'te Emma Thompson ve One True Thing'de Meryl Streep, gerçekten hasta görünüyorlar ama Yeni Bir Yaşam'da, ölümcül hasta ve ağır uyuşturucuların etkisi altında olmasına rağmen, Kevin Kline'ın yeni evinin çatısı üzerinde öyle bir seğirtişi var ki, yanında her türlü eğlence sönük kalıyor.
Ama esas şaşırtıcı olan, kanserliler üzerine filmlerde, hastalıkla birlikte her hastanın dağarcığına giren terimlerin bir türlü gerektiği gibi kullanılmaması. Bu belki, doktorların kutsal bir otoritelerinin olduğu
dönemde çekilen ilk filmler için kabul edilebilir bir durum, ama 'hasta hakları hareketi' döneminde garip kaçıyor. Stepmom / Omuz Omuza'da Susan Sarandon, Manhattanlı eski bir kitap editörünü, hangi nakliyeciyi seçeceği, çocuklarını hangi okula yollayacağına karar vermeden önce haftalarca araştırma yapan bir kadını oynuyor. Ama gelin görün ki, onkolojist ona kemoterapi görmesini tavsiye ettiğinde ağzından tek bir kelime bile çıkmıyor. Life as a House'da ise Kevin Kline'ın kendisine konulan kanser teşhisine (bizim tanık olmadığımız, perdede gösterilmeyen) verdiği tepki de hayli ilginç.
"Kimse tedavi etmeyi teklif eder gibi bile yapmadı," diye sızlanıyor sadece. Filmlerdeki doktorlar da daha iyi değil. Aşk Hikâyesi eğer aşkın özür gerektirmediğini anlatıyorsa, bir o kadar da , kanser - filmi doktoru olmanın da her zaman özür dilenmesi gerektiği anlamına geldiğini gösteriyor.
"Üzgünüm, keşke elimden bir şey gelseydi..." gibi.
Kanser bir simge
Bu filmlerden hibçiri, bu hastalıkla yaşamanın ne demek olduğunu yansıtmanın yanına bile geçemiyor. Dediğim gibi, bu belki insanların kanser kelimesini zorlukla telaffuz ettikleri dönemde çekilen ilk filmlerde anlayışla karşılanabilecek bir şey. Örneğin 1950 yapımı No Sad Songs for Me'de bir anne doktora gidiyor. O, hamile olduğunu duymayı beklerken, "Üzgünüm, ..." teranesiyle karşılaşıyor ve filmin sonuna kadar bu acı gerçeği ailesi ve arkadaşlarından saklıyor. Kanser work shopları'nın düzenlendiği, kanser kart postallarının atıldığı ve kanserliler için moda tavsiyelerinin verildiği bir dönemde bu filmlerdekiler uzaylı gibi görünüyor.
İzlediğim bir kanser filmi bilmiyorum ki, kanserli hasta kendisine yöneltilen son derce sıradan "n'aber?" türünden sorularla geçmişe yolculuğa çıkmasın ya da bu sorulara,
tüm acısını kustuğu, aşırı bir tepki vermesin.
Fakat elbette her kanser filmi, kanserlilere bir hakaret değil. Bürokrasi içine hapsolmuş bir adamın mide kanseri olduğunu öğrenmesiyle, ölmeden önce bir park inşa etmek için mücadelesini anlatan Kurosowa'nın Ikiru'su veya biopsi sonuçlarını beklerken Paris'i baştan aşağı kateden ve bu sırada her yerde işaretler gören şarkıcının öyküsünü anlatan Cleo de 5 a 7 / 5'ten 7'ye Cleo gibi harika filmler de yok değil. Ya da henüz 25 yaşın verdiği acemilikle nefret ettiğim, 19 yıl sonraysa çok sevdiğim Terms of Endearment / Sevgi Sözcükleri. 'Acı çekmek
kurtuluşu getirir' felsefesine göre çekilen filmlerden Sevgi Sözcükleri'nin farkı, acı çekmenin trajediyi büyütmekten başka bir işe yaramadığını göstermesi. Hele Debra Winger'ın
çocuklarına veda ettiği sahnede gözyaşlarını tutmak mümkün değil. Emma Thompson'un otokontrol mekanizması fazla gelişmiş, ancak hastalığını öğrendiği zaman yumuşayan bir
İngilizce profesörünü oynadığı Wit ise güzel bir karakter analizi.
Sevgi Sözcükleri, Brian's Song, ve Wit kanser
filmlerinin tipik bir özelliğini daha gösteriyorlar: Hemen hemen hiç kimse kanser filmi yapmıyor. Amerikan Kanser Derneği'nin verilerine göre, tüm kanser türlerinde hayatta kalma oranı yüzde 62, bazı kanser türlerinde ise daha bile yüksek. Bu da bu filmlerin aslında kanseri anlatmadıklarını kanıtlıyor. Kanser, sadece yakındaki ölüm tehlikesi için kullanılan bir tür simge. Gerçeklere dayanarak kanser hastasının portresini çizmek sadece kafa karıştırır.
Gary Sperling (slate.com)