Beyazperdenin İngiliz takımı

Beyazperdenin İngiliz takımı
Beyazperdenin İngiliz takımı
İçlerinde Oscar sahibi de var, bir süper kahramanı canlandıranı da. En zalim karaktere bürünenler ve iyi rollerin adamları da... İngiliz aktörler yetenekleriyle dur durak bilmiyor. Ülkede bugüne dek görülmemiş sayıda film yapıldığını da göz önüne alırsak, İngiliz yıldızlar daha önce hiç bu kadar parlamamıştı. GQ Türkiye bu ay kapaktan gördükleri İngiliz film sektörünün yeni elçisi David Beckham eşliğinde, İngiltere'de yetişmiş yetenekleri anımsatıyor... 

Gün geçmiyor ki Hollywood’ta, Chateau Marmont’un terasında martinisini yudumlarken ya da Dan Tana’s’ın Sunset Bulvarı’ndaki kumarhanesinde deniz tarağı tadarken bir İngiliz oyuncu, Los Angeles’lı bir yapımcı tarafından övgülere boğulmasın. Çoğu İngiliz, yüksek kalitede bir votka, daha da yüksek ve cazibeli bir Los Angeles içki salonunda sunulduğunda çaresiz ve saftır. Ancak İngiliz erkeklere düzülen bu övgülerle ilgili şöyle de bir gerçek var: Hepsi de işe yarıyor.
Amerika, İngiliz aktörlerin şu üç yakışıklı Chris’ten (Evans, Pine ve Hemsworth) daha cazibeli ve baştan çıkarıcı olmadığını düşünüyor, evet. Ancak Hollywood; İngilizlerin küçük, meslek sahibi ve hırslı zihinlerine tatlı klişelerini fısıldadığında, hepsi daha da hırslanıyor.
İngiliz aktörler ve Amerika’nın dünyaya bir gelenek olarak bıraktığı muhteşem mirası, yani filmleri arasındaki transatlantik oyun, daha önce hiç bu kadar baş döndürücü olmamıştı. Amerika, Charlie Chaplin’in canlandırdığı 'Little Tramp' karakterine dur dediğinden beri, İngilizler için Los Angeles bir zeytin, omlet veya soğuk içecek diyarı olmaktan çıkıp sınırsız fırsatların şehrine dönüştü.
BAFTA’dan Akademi Ödülleri’ne, Altın Küre’den yakında gişe rekorları kıracak olan James Bond ve Star Wars filmlerine kadar, verilen mesaj bir korna kadar güçlü: İngilizler geliyor! Buna bir istila deyin, bir zafer deyin ama asla geri dönüş demeyin. Çünkü ne de olsa, daha önce de buradalardı.

AMERİKALILARDAN SAHNE ÇALIYORLAR
İngiliz aktörlerden oluşan bu ekip, kendi temposunu tutturalı ve kendilerini kişisel metotlarıyla uluslararası sahnelerde göstermeye başlayalı birkaç yıl oldu. Bu sene ödülleri toplayan Eddie Redmayne, Ralph Fiennes ve çaylak Jack O’Connell’dan geçmiş yıllarda övündüğümüz Daniel Day-Lewis, Michael Fassbender ve Chiwetel Ejiofor’a kadar, İngiliz oyunculuğunun hünerli isimleri, gişeden aldıkları kabul edilebilir payla Amerikalılardan sahne çalmaya devam ediyorlar. Anlayacağınız, İngiliz oyuncular sanki, sizin en iyi şarabınızı içmeyi ne zaman bırakacağını ve bir taksi çağırması gerektiğini bilmeyen davetliniz gibi.
Muhtemelen Amerikalılar için asıl incitici olan, her nasılsa, İngiliz aktörlerin Amerika’nın bazı kültürel ve dikkate değer karakterlerini canlandırmasıydı. Hem de büyük bir özgüvenle. Örneğin, Amerikan başkanını ele alalım, Day-Lewis’i Abraham Lincoln rolünde hatırlayın. Washington’ın unutulmaz hatırasının büyük bir ağırbaşlılık ve çokça sakalla canlandırılmış bir performansı. Veya Carey Mulligan’ı, bir Baz Luhrmann filmi olan 'Muhteşem Gatsby’de, büyüleyici zarafetiyle hayat verdiği Daisy Buchanan rolünde hatırlayın.
Peki ya Bret Easton Ellis’in 'American Sapığı’nda, aşırılığını delicesine hissettiğimiz rolüyle Christian Bale’e ne demeli? David Oyelowo’nun 'Selma’daki Martin Luther King Jr. portresi belki çok da olağandışı değildi ancak hiçbir büyük film ödülüne aday gösterilmemesi hayli gülünçtü. Bunu hak etmemişti.

DAVID BECKHAM: PRENSTEN SONRA ÜLKENİN EN TILSIMLI ELÇİSİ
Evet, İngilizlerin canlandırdıkları roller yalnızca ciddi, dramatik roller değil; ciddi anlamda ahlaksız Amerikan rollerini de ele geçirmiş durumdalar. Christian Grey’i ele alalım; Detroitli bir seks düşkünü ve koruma fonu yöneticisi, milyarder karakter, Kuzey İrlandalı Jamie Dornan tarafından canlandırıldı. Ancak 2015 yılını çok daha özel yapan, yetenekli bir başka adamın olaya dahil olmasıydı: David Beckham. EE British Academy Film Awards’ta 'Her Şeyin Teorisi’nin yapımcılarına ödülünü sundu ve bu ay, kapağımızı İngiliz aktörlerin yoklamasını almak üzere şereflendirdi.
Aslına bakarsanız, Beckham bile sektörün bu karışıklıklarıyla ilgili pek çok şey biliyormuş gibi görünmüyor. “Çok fazla film izliyorum ancak genellikle çocuklarla izlediğim için onlara da hitap eden filmler seçiyorum.” Belki de Hollywood’la en yakın teması, son zamanlarda gittiği bir Lakers maçında, erkekler tuvaletinde Jack Nicholson’a rastlaması olmuş olabilir. “Kapıyı çaldım ve içeriden Jack çıkıverdi” diye anlatıyor eski futbolcu, “Adımı hatırlamasına dahi şaşırdım.”
Bu tek kişilik pazarlama maestrosunun İngiliz filmciliğinin bir elçisi olarak olaya dahil olması, Amerikalılar için yalnızca daha fazla gizem anlamına geliyor. Beckham’ın dönüşünün gücü asla küçümsenmemeli. Çünkü onun isminin önüne getireceği herhangi bir şey, şüphesiz sektörü ateşleyecektir. İster Olimpiyat olsun, ister tek buzlu bir bardak viski, ister modaya uygun iç çamaşırları; dahil olduğu her neyse, tek başına Beckham, Prens William’dan sonra ülkenin tılsımlı ikinci elçisi olabilir.
İngiliz film endüstrisi için, yol aldıkları bu rüzgarda, Beckham’a sahip olmaktan daha uygunu olamazdı. Sektörün iş hacmi zaten patlamış olsa da ilerisi için Beckham’ın rolü hayati önem taşıyor. Vergi muafiyeti, her zamankinden daha fazla film şirketinin Birleşik Krallık’ta çekim yapması anlamına geliyor. Hatta kaliteli televizyon yapımlarıyla Hollywood’un gişe canavarlarının da adanın sinematik manzaralarında yer alması demek oluyor ki, bu da İngiliz film endüstrisinin, bilhassa da düşük bütçeli bağımsız yapımların giderek zor duruma düşmesi demek.

ALTIN ÇOCUK: EDDIE REDMAYNE
'Eğer' kelimesi, Eddie Redmayne’in potansiyeline güvenen bizler için asla söz konusu olmadı bile. Böyle bir yıl (hakiki bir ödül hasadı) er ya da geç gelecekti. Redmayne’in Profesör Stephen Hawking’i canlandırdığı 'Her Şeyin Teorisi', film (ve de Redmayne) için tam da olması gereken gibiydi; dönüştürücü, inandırıcı ve gereken miktarda saygı uyandıran. Görünen o ki, altın yaldızlı metal heykelcik yığını, aktörün şöminesinin başını layıkıyla dolduracak. Yalnızca bu filmdeki olağanüstü performansı için de değil, çok daha fazlası için. Bu ödül, Redmayne için sadece yolun başlangıcı.


GÖZÜPEK: JAMES MCAVOY
James McAvoy’un kamera önünde ve arkasındaki tavırlarında, herhangi bir övgüyü umursamazmış gibi bir hal var. Aslında 20 yılın ardından ciddi anlamda övülmeyi hak ediyor. Komedi-drama türündeki TV dizisi 'Shameless’dan, eleştirmenlerden tam not alan tiyatro oyunu Macbeth’e ve ödüllü roman uyarlaması 'Narnia Günlükleri: Aslan, Cadı ve Dolap’a, her rolü başarılı bir şekilde üstlendi. Fakat Irvine Welsh’in kitabından uyarlanan 'Pislik' (Filth, 2013) filminde öfkeli bir polisi canlandırması, uyuşturucu bağımlısı kahraman rollerinde daha ilgi çekici olduğunu kanıtlamış oldu.

PELERİNİ GİY VE UÇ!: HENRY CAVILL
Cavill imkansızı başarmış gibi duruyor; hem de iki kere. Önce Christopher Reeve’den sonra Superman rolünü üstlendi ve bunu yaparken bir Amerikan zorlamasından ziyade Christian Bale’in Batman performansı gibi bir iş çıkardı. İkincisi, Clark Kent olmaya devam etmekle kalmadı, 'The Man from U.N.C.L.E.’daki rolüyle Smallville dışında da iyi seçimler yaptığını göstermiş oldu. Dahası 'Batman ve Superman: Adaletin Şafağı’nda Ben Affleck’le savaşacak. Daha da ilgi çekici olan bir diğer rolü de Duncan Falconer’ın otobiyografik hikâyesinin beyazperde uyarlaması 'Stratton: First Into Action'.

CİNAYET VAR: RALPH FIENNES
Judi Dench’in cesedi 007’nin kollarında soğumadan önce bile Fiennes’ın 'Skyfall’da görünüşünün daha dolgun bir rolün fragmanı olduğu belliydi. 52 yaşındaki aktörün yılan gibi gözleri ve değişken kontrolü, bir çeşit asil kötülük diye adlandırabileceğimiz (işlerini yapmak için kötü yöntemlere başvuran iyi insanlar gibi; örneğin başbakanlar ve istihbarat şefleri) rollere uyum sağlasa da 'Büyük Budapeşte Oteli' filmine gişe başarısını ve ödülleri kazandıran şey, oyuncunun eğlenceli, ardı ardına gelen, ince esprileriydi. Fiennes’ın her zaman şeytanca bir yönü olmuştu fakat biraz gevşemek, izleyicilerin oyuncunun yeteneklerini farklı bir açıdan görmesini sağladı.

YARIŞMACI: JACK O’CONNELL
Jack O’Connell ileride, 2014’ün sonlarına ve 2015’in başlarına dönüp baktığı zaman bir rahatlık hissedecek, belki de gururlanacaktır. 'Yüksek Risk’teki muhteşem performansının yanında, O’Connell’ın yeteneklerini dünya izleyicisiyle tanıştıran, yönetmenliğini Angelina Jolie’nin yaptığı 'Boyuneğmez' filmi oldu. Jolie’nin filmi odaktan yoksun olmasına rağmen, O’Connell’ın başrolünde hata bulmak çok zor. Savaş kahramanı Louis Zamperini olarak da BAFTA dahil pek çok ödül aldı.

Yazının devamı GQ Türkiye'nin temmuz sayısında...