Beyoğlu çeşitlemesi

Beyoğlu çeşitlemesi
Beyoğlu çeşitlemesi

Taksim Meydanı nda direk üstünde bir saat vardı. Son yıllarda kimse saatine bakmaz oldu. Telefonlarını kullanıyorlar.

Beyoğlu'nda gece ve gündüzüm... Uçurtma uçurmaktan, pavyonlara...
Haber: GÜNDÜZ VASSAF - gunduz.vassaf@radikal.com.tr / Arşivi

Önümüzde İstiklal Caddesi... Çift istikametli insan seli. Birbirlerine çarpan yayalar. Vücütlarını süzüp gözlerinin içine bakamadıkları kızlara omuz atanlar. Kalabalık içinden sıyrılıp, defalarca döşenip sökülen engebeli kaldırım taşlarında tökezleyip doğrulan matador kıvraklığında İstanbullular. Dünyaya buradan yayılan Türk kahvesinin dışlandığı “Cafelerin” gel-git vitrin tasarımının konu mankeni, gelip geçeni seyreden seyirlik kahve tüketicileri. Tepelerinde neon ışıklı markalar. Markaların arkasında adları silik tarihi binalar. 

Arkamızda Gezi Parkı
Ferah... Yeşil Çiçekli... Ağaçlı... Çocuk bahçeli... Havuzlu... Demli çaylı Boğaz manzaralı.
Sessiz...İnsansız...
Kimiz? Nereden geldik? Nereye gidiyoruz? 

Taksim Meydanı’ndan acılı çağrışımlarım
Meydan evimize giden yolun üstünde. Babam omuzlarına aldı. Meydan mitingi var. Yetişkinler bir ağızdan bağırıyor, “Kıbrıs Türktür, Türk Kalacaktır.”
***
Yağmalanmış bir Beyoğlu.
***
Asker darbe yaptı Meydana, griye boyanmış tahtadan süngü sapladı.
***
Asker darbe yaptı. Süngü duruyor.
***
Asker gene darbe yaptı. Griye boyanmış tahtadan süngüyü söktü.
***
Taksim’de gene miting var. ‘60’ların sonu. Gazete fotoğrafı. Çember sakallı. Elinde kasap bıçağı. Önündeki üniversite öğrencisini doğramak üzere.
***
Dağılmak üzereydik. Sağımızdan kurşun sesleri. Onbinlercemiz bir yana savruldu. Solumuzdan kurşun sesleri. Ters yana savrulduk. Panik. Her yana savrulduk. 33 kişiyi ayaklarımızın altında ezerek öldürdük.
***
Tarlabaşına girilince Tarlabaşında yaşayanlar nereye gidecek?
“Dan, Dan, Dan, geliyor vatman”
Yedi yaşındayım. Tramvay kalabalık. Yeni ayakkabım sıkıyor. Oturuyorum. Yanıbaşımda Annem. Ayakta. Biletçi annemi haşlıyor, “Çocuğu kucağına alıp otursana.” Yıllar sonra o günü hatırlayıp konuştuk. “Büyüdüğünü hissetmeye başlamıştın. Kucakta çocuk esaretini yaşamanı istemedim.”
Detroit’e otomobil fabrikasını kuran Henry Ford şehrin belediyesine şart koşmuştu, “Tramvayı kaldırıp raylarını söküp atmazssanız fabrikamı başka yere kurarım.” Rayları söktüler. Tramvaylarını Lizbon’a sattılar. Türkiye ’nin Henry Ford taklitçilerinin yolu 50 yıl sonra açıldı. Tramvay rayları söküldü.
Otomobillendirilenler İstiklal’i işgal etti. İstiklal’in dükkanları da iflas.
Mahallenin yeni çehresi geceyi yaşayan pavyon müşterisi.
Yıllar geçti. Mağazalar yenilendi. Yayalar geri geldi. Raylar döşendi. Kim bilir ki tramvay kullanmasını?
İstiklal’de yürüyen yaşlı, emekli vatman rayları görür. “Hayırdır” der. Sonuna kadar takip eder. Deposunda yıllarca beklemiş, vatmanına kavuşan tramvay seferleri yeniden başlar.
Beyoğlu’nda saat kaç?
Londra’da ‘Big Ben’, New York’ta Times Square... Taksim Meydanı’nda da direk üstünde bir saat vardı. İstiklal’de de yok. Son yıllarda kimse saatine de bakmaz oldu. Telefonlarını kullanıyorlar. “Saat kaç?” diye soracak olsanız, hoşlarına gitmiyor yollarından alıkonulmak, çantalarını, ceplerini karıştırmak.
Kollarındaki pahalı saatler, ziynet eşyasına dönüşmüş gösteri için takılan pahalı süsler. 

Bekar Sokak
Sola sapıp Ağa Camii’nin arkasındaki sokaklardan birinde az ilerleyince cebinizden cüzdanı, kolunuzda saatinizi çıkarır, girişteki emanetçiye teslim eder, hapishane girişini andıran demir sütünlu kapıdan geçtikten sonra, apartmanların kapısı açık giriş katında kimi size gülümseyerek, kimi bedbinlikle bakan ya da hiç bakmayan kadınların önünde birikmiş abaza erkek gürühuna dahil olurdunuz.
Burası Abanoz Sokağı. Fiyatlar nispeten yoksullarla öğrencilerin kesesine göreydi.
İstanbul ’un güzide okullarında okuduktan sonra Türkiye’de siyasette, diplomaside, iş hayatında kalburüstü konuma gelen, evleneceği kızın ise bakire olmasını isteyen, nice adamın cinsel ilişkisi ilk bu sokakta başlamıştır. Orasından burasından kaçamak sıkıştırmalar için kadınlarla sohbet de Beyoğlu pavyonlarında.
Belki de bu nedenle birçok erkek için seks, yapılırken ciddi bir iştir. Belki bu nedenle kadınlardan korkarlar. 

İstiklal Müzik Akademisi
Paris’de bir Türk pavyonunda arkadaşımın dikkatimi çekmesiyle farkına vardım o ana kadar öylesine dinlediğim müziğin. Şarkı söyleyen, bize az önce her biri ayrı bir tasarımla soyulup kesilmiş, renklerin ahengi düşünülerek yerleştirilmiş meyve tabağını getiren garsondu. Şehrin izbe bir sokağındaki binanın bodrum katında dinlediğimiz müzik türleri de belki en az son 500 yılın kültür yelpazesinin ifadesiydi. Gazelden türküye, şarkıdan pop’a derken...
Anadolu’yu Karacaoğlan’la dolaştık, Osmanlıya Dede Efendi’yle uğradık, Cumhuriyet’in son yıllarını modern folkla dolaştık.
İstiklal’in arka sokaklarındaki mekanlarda dinlenen müzik türleri ise onlarca kültürle yoğrulmuş bu toprakların ezgi tarihini yansıtmaktan öte gelip geçenin kendisini dünyanın başka köşelerinde de bulabileceği bir yer. Üstelik başka hiçbir şehirde bu kadar farklı türde müziğin böylesine bir alanda yayılıp yoğunlaştığını sanmıyorum. Rap, rock, pop, caz. Kürtçe, İngilizce, Arapça. Tango, metal., folk. İstiklal bir müzik akademisi.
BAB Kafeterya ve bowling
Zencilerin Amerikan ‘soul’ müziğini kurduğu Atlantik plak şirketiyle beyazlara tanıtıp Elvis Presley gibi şarkıcıların yolunu açan Ahmet Ertegün’ün babası Washington Büyükelçisi Münir Ertegün öldüğünde, Türkiye’yi Sovyetler’e karşı soğuk savaşta kendi saflarına kazanmak isteyen ABD hükumeti, naaşını Missouri zırhlısıyla Türkiye’ye gönderir.
İstiklal bu vesileyle Amerikan bahriyesiyle tanışır. Delikanlı denizciler İstanbul’a ayak basmadan, mahallenin pavyonlarına beyaz badana çekilir. O günlerde ‘Yankee’ tabir edilen denizciler buradayken Türkler pavyonlara alınmaz.
İstiklal’de Amerikan havası, yıllar sonra Washington’dan gelen bir Türk lokanta sahibinin Emek Sineması’nın sokağında BAB (Bob adının Türkçe telaffuzu) kafeteryası ve bowling salonunun açılışıyla tekrar eser. Türkiye’nin ilk kafeteryası Bab yemek alanında yepyeni bir hizmet anlayışı getirir: Hizmet olmayışı. Ellerinde tepsiler, müşteriler taşır yemeklerini sofralarına. Bab’da bir başka yenilik kadınların çalışma hayatındaki yeriyle ilgili. Cumhuriyet’le birlikte belli bir sosyal kesimden kadınlar doktor, mühendis, avukat olabilirken, Müslüman aileler, kızlarının sıradan işlerde çalışması ayıplanacağından, onların kötü yola düşmelerinin başlangıcı diye bakılacağından, müsaade etmezdi. Bildiğim kadarıyla Bab Türkiye’de kadınların çalıştığı ilk lokanta. Kafeterya’nın modernlik anlayışına uygun olarak reyonunun arkasında dizilen kızlar istenilen yemekleri tepsilerine koysunlar diye müşterilere verirdi.
Yıl, 1960’ların başları olmalı.
Bu yazıyı yazmak için hâlâ yerinde duran Bab kafeteryanın sokağına girdiğimde yanlış yere geldim sandım. Yandaki devasa AVM inşaatı sokağı karartmıştı. Sağımı solumu şaşırdım. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Artık alış!” dedi Beyoğlu’nu birlikte dolaşırken fotoğrafları çeken Muhsin Akgün. 

İstiklal’in direnişi
İstiklal özlenilen İstanbul özeti. Zengin ve yoksulun bir arada olabileceği yer.
Sınıflı toplumlarda yaşadığımız sürece yoksulluk, işsizlik kaçınılmaz. Kaçınılmaz olmayan aynı mahallelerde, aynı sokaklarda insanların birlikteliği.
Bildiğim şehirlerde en çok İstanbul’a özgüydü her sınıftan insanın aynı mahallede yaşaması, aynı bakkaldan, aynı balıkçıdan, aynı bozacıdan alışveriş etmesi. Bugün ırkçılığı, etnik temizliği kınayanlar sınıf temizliğinin işbirlikçisi. Sulukule, Tarlabaşı ve Çukurcuma mahalleleri, sakinlerinden temizleniyor.
İstiklal sınıfların ayrışmasına direniyor. Ankara ’nın başkent olmasıyla konsolosluk olan Osmanlı döneminin görkemli sefarathanelerinin diplomatları, sokak satıcıları sanatkarları, öğrenciler, işsizler, burjuvalarla turistler, yeni açılan sanat galerilerine gelenler aynı sokağı paylaşıyor. Türkiye’de de yaygınlaşan yeni sınıflaşmanın Güney Afrika usulü beyazlarla zencileri ayrı tutan apartheid yaşam biçimine İstiklal direniyor. 

Asmalımescit’te uçurtma uçurmak
Sorduklarında, “Sen nerelisin?” diye, “Asmalımescitliyim” diyebilir miyim?
Nüfus kağıdımda öyle yazıyor mahalle ibaresinin yanında. 1900’lerin başından beri her kuşağın yeniden keşfettiği bir yer. Tarihin hep yeniden, yeniden yazılmasıyla her kuşağın farklı hatırlandığı kadar, her kuşağın da farklı bildiği bir yer. Yoksa Necip Fazıl’a bugün kim yakıştırır ki buradaki gençliğini? Müritleri ayak basmaz ayaküstü tekila limon satılan Asmalı sokaklarına. Tersine kapatılsın isterler. Başörtülülerin “Haşaa” dediği tek “Mescid” Asmalı olmalı.
Sade başörtülüler mi? Baba rakıcılardan hayatta kalanlar olsaydı onlar da “Haşaa,” derdi sohbet değil sarhoş olmak için içenlere. Ne zaman ki rakı kadehi unutulup limonata bardaklarından içilir oldu, ne zaman ki sofrada şiirin yerini uğultu aldı, çağdaşlaşır olduk duvarlardaki fotoğraflardan eskilerin bizleri süzdüğü çağdaş meyhanelerimizde.
Benim Asmalımescit’ten çocukluk anım sokağın az ötesinde Meşrutiyet Caddesi’nde oturduğumuz Tepebaşı’ndan. Psikiyatrist olan babam yanıbaşımızdaki muayenehanesindeki işine ısrarım üzerine ara vermiş, ya da belki dayanamamıştı o an oğluyla beraber olmak arzusuna. Tepenin başında uçurtmamı tutmuş, ben de tepeden aşağı koşmuştum bir türlü havalandıramadığım uçurtmamın ipini çekerek. Tersini yaptık. Ben tuttum, babam koştu. Gene havalanmamıştı uçurtma.