Bıktım kötü haberlerden

Bıktım kötü haberlerden
Bıktım kötü haberlerden

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Yeni dizisi 'Karagül'ü konuşmak üzere bir araya geldiğimiz oyuncu Ece Uslu'yla Emek Sinemasını konuşmadan edemedik. Uslu, "Senelerin sinemasının alışveriş merkezine dönüştürülmesi çok acı bir şey! Ama eylem yapmanın yanında biraz da proje üretmek gerekiyor" diyor
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

“‘Bu kadar da olur mu artık, film gibi’ filan diyoruz ama o kadar zorluk var ki hayatın içinde…Yaşam mücadelesi içinde kendini bir şeylerden sıyırmaya çalışan çok insan var. O yüzden bence çok gerçek bir iş yapıyoruz.” Ece Uslu, FOX TV’de yayımlanan yeni dizisi ‘Karagül’ü anlatıyor. Urfa’nın karagülleriyle meşhur Halfeti ilçesinde geçen ‘Karagül’, bir kadının varoluş hikâyesi üzerine... ‘Patron Kim?’ oyunundaki rolüyle geçen hafta 18. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Ödülleri’nde en iyi kadın oyuncu dalında aday gösterilen Uslu ile sohbetteyiz...

Nasıl bir dönemindesiniz hayatınızın? Kesinlikle güzel bir döneminde. Zaten bunu hissettikten sonra açıldı her şey.

Nedir kırılma noktası?Belki yaşım, belki olgunlaşmam, belki bazı şeylerin farkına varıp dinginleşmem, daha pozitif bakmam her şeye... Her şeyin bir zamanı var hayatta, buna bağlıyorum ben. Çok yoğun geçiyor günlerim ama keyfim çok yerinde. Bütün bu yorgunluğa rağmen bu kadar keyifli olmak kendimi iyi hissettiriyor açıkçası.

Yoğunluk yeni diziniz ‘Karagül’ için... Ne kadar süredir Halfeti’desiniz? 
Hikâye Halfeti’de geçiyor ama biz Antep’te kalıyoruz. Hatta yapımcımız Şükrü Avşar, dizi için Antep içine evler yaptırdı; Fırat ev, Ebru ev, bir tane de Fırat’ın atölyesi...

Prefabrik ev gibi bir şey mi? 
Yok, bayağı bildiğiniz ev... Biri taştan, biri kerpiçten, biri de ahşaptan.

Geçen yıl Antep’e gittiğimde, eski kerpiç evlerin şehrin izbe yerlerinde kaldığını; şehir merkezini TOKİ benzeri binaların kapladığını görmüştüm.Evet, 10 sene önce oradaydık ‘Zerda’ dizisini çekerken; yıllar sonra gittiğimde çok daha farklı gördüm ben de şehri. Biz doğayı kaybediyoruz, en büyük üzüntüm bu. Avrupa’da kayaların içinden ağaçlar çıkıyor ama biz burada her yeri yok edip binalar dikiyoruz. Çok sıkıcı bir şey, tamamen ticaret, tamamen kapitalizm…

Kapitalizm demişken… Bir oyuncu olarak Emek Sineması’nın durumuyla ilgili ne düşündüğünüzü merak ediyorum. Geçen pazar siz de var mıydınız eylemde?Yoktum, çekimler için Antep’teydim maalesef. Çok kötü şeyler yaşanmış o gün, izledim sonradan. Büyük bir haksızlık bütün bu olanlar! Ama eylem yapmanın yanında biraz da proje üretmek gerekiyor diye düşünüyorum. Senelerin sinemasının alışveriş merkezine dönüştürülmesi çok acı bir şey!

Proje üretmek dediniz, mesela?
Birçok oyuncu birleşip bir beyinfırtınası yapabilir, projeler üretebilir; oraya daha çok seyirci çekebilir, orayı daha çok güzelleştirebilir… Buna izin verilirse tabii... Ama bazı şeyler için geç kalındı. Bazen bir şekilde önümüz kapanıyor, bizi aşan durumlar oluyor. Bu da sanırım onlardan biri.

Şu an canınızı en çok sıkan şey ne?
Çok şey var, hangisinden başlasam?! Ben biraz da uzak kalmaya çalışıyorum aslında, ne zaman haber açsam kötü şeyler… Güzel haberler de olsun istiyorum ben. Onun için uzak tutuyorum kendimi; çok sinirleniyorum çünkü ve sonra içime atıyorum. Bu da kendime zarar vermemi sağlıyor. Ama şunu mutlaka söylemek isterim; bir şeyler geç kalmadan hareket etmek gerekiyor.

‘Karagül’e dönelim. Diziyle ilgili okuduğum her haberde kadın hikâyesi olduğunun altı çiziliyor. Bunu biraz açar mısınız?
Benim canlandırdığım kadın, çok aristokrat bir aileden geliyor, hep ressam olmak istemiş ama olamamış. Annesi, öğretim görevlisi. Babası Doğulu ama veterinerlik okumuş, o da profesör. Babasından sevgi; annesinden baskı görmüş ve kendi kararlarını veremeyen, ezik bir karakter olarak yetişmiş. Fransa’da yapıyor eğitimini, İstanbul’a geldiğinde fakülteye gidiyor ve orada Murat’a âşık oluyor. Fakülteyi yarım bırakıp evleniyor, annesinden sonra tutunduğu tek insan kocası oluyor. İki kızı, bir erkek çocuğu var; ilk doğumundan olan erkek çocuğu öldü diye biliyor. Sonrasında kocasının iflası ve ardından ölümüyle birlikte bütün gerçekler yavaş yavaş açığa çıkıyor. Ve beş parasız ortada kalıyor çocuklarıyla birlikte. Mecburen hayat onu bir şekilde Halfeti’ye gönderiyor. Orada kalmak zorunda kalıyor, ilerleyen bölümlerde göreceğiz. Aslında bir kadının varoluşunu anlatıyor. Bu zorlukların içinde bir de dönüşümü var karakterin, kendi kişiliğini buluyor.

Tanıdık bir kadın profili çizdiniz…
Sabah Adliye’ye gittim ‘Elveda Derken’ dizisiyle ilgili. Kadının biri geldi dınk diye yanımda durdu; “Dizinizi izliyorum” dedi, “aynı ben, sanki benim hayatımı oynuyorsunuz.” Bazen bakıyoruz dizilere, filmlere, “Bu kadar da olur mu artık, film gibi!” filan diyoruz ama gerçekten o kadar çok zorluk var ki hayatın içinde… Yaşam mücadelesi içinde kendini bir şeylerden sıyırmaya çalışan çok insan var. O yüzden bence çok gerçek ve güzel bir iş yapıyoruz; ben çok mutluyum, memnunum.

Amcası, yeğeni için “Dövüle dövüle dövmeyi öğrenecek” diye bir cümle kurdu ilk bölümde… Türkiye’deki erkeklik halleriyle ilgili bir şeyler de söylemeye çalışıyorsunuz sanırım.
Evet, bu şiddete giriyor tabii ki. Şiddet olayına karşıyım ama kadın-erkek diye de ayırmak istemiyorum. Ben önce insanın insan olması gerektiğini düşünüyorum. Kadın ya da erkek diye ayırmak artık bana çok tuhaf geliyor.

Bunu her konu için mi söylüyorsunuz?
Evet, insan olmak çok önemli. O da insanın ilk önce kendini yetiştirmesi ve kendini tanımasından geçiyor bence. Kadın da adamı dövüyor ya da kadın da çocuğunu dövüyor çünkü... Ama artık farklı bir döneme girdik…

Girdik mi? Girdik bence, farkındalık dönemi yaşıyoruz. Her şey farklı olacak diye düşünüyorum ben, umutla bakıyorum. Diğerlerini de daha uyanamamış insanlar olarak düşünüyorum. Onlar da ileride tekâmül edecek belki.

Ak’la Kara Tiyatro’da ‘Patron Kim?’ oyununda oynuyordunuz, ara verdiniz ona çekimler yüzünden değil mi?
Ara verdim ama o şöyle oldu: Haftada bir oynuyorduk ‘Patron Kim?’i ve ben ona göre bir program yapmıştım fakat sonrasında tiyatrodan “Zor olacak, başka bir oyuncu bulduk” dediler. “Tamam” dedim ben de ama üzüldüm tabii ki. Sonuçta benim bebeğim gibiydi oradaki rol, hatta Sadri Alışık Tiyatro Ödülleri’nde en iyi kadın oyuncu adaylığı kazandım. Onların da son üç oyunu kaldı, zaten çok az oyun kalmıştı ama böyle oldu…

16 yaşındayken Ferhan Şensoy’la çalışmışsınız… Nasıl başladı tanışıklığınız?
Evet, o zaman ortaokuldaydım. Ferhan Şensoy’un Nöbetçi Tiyatrosu’nun sınavlarına girdim, kazandım. Bir sene ‘Bizim Sınıf’ diye bir oyun çalıştık. Daha sonra benim mecburen İzmir’e dönmem gerekti. Sonra tekrar İstanbul’a döndüğümde Şahika Tekand’ın Studio Oyuncuları’nın ilk senesiydi; onun sınavlarına girdim, kazandım, iki sene de oraya devam ettim. Sonra yavaş yavaş işler başladı; hem çalışıyordum hem okuyordum. Aslında çok küçük yaşta başladım, 15-16 yaşlarında bu işlerin içine girdim okulla birlikte. Ondan sonra yol kendiliğinden yavaş yavaş aktı, buralara kadar geldi.

Peki, aklınıza tiyatroyu kim ya da ne düşürdü? 
Ben, kendim (Gülüyor). İlk önce balerin olmayı çok istiyordum, olmadı. Resmim çok iyiydi, müziğe yeteneğim vardı, kulağım çok iyiydi; sanata meğilli bir çocuktum hep. Hep sanatın içinde olmak istiyordum.

Kendi bildiği yoldan şaşmaz bir haliniz var… Biraz öyle galiba. Gerçekten yüreğimin götürdüğü yere gidiyorum. Kendi doğrularım var, iç sesime çok kulak veriyorum; ona güvenmek istiyorum. Doğru ya da yanlış fark etmez insanın bunu yaşaması gerektiğini düşünüyorum çünkü hayatımızda yanlışlar da olsa, o karanlığın içindeki ışığı görmek gerekiyor. Onlar mutlaka bir şey öğretiyor insana, kötü de olsa; size yeni kapılar açıyor. Biraz da dik kafalıyım bir yandan. Çok fazla etki altında kalan bir insan olmama rağmen yine de kendi doğrularım doğrultusunda yürümeyi tercih ediyorum hayatta.

KENDİMLE BAŞ BAŞA KALMAYI SEVERİM

Boş vakitlerimde, kendi kendime kalıp dua ediyorum. Kendimle baş başa kalmakta zevk almaya başladım. Gençlik dönemimde çok gezdim, çok sosyaldim. Sonra durdum çünkü sıkıldım her şeyden. Her şey çok tekdüze gitmeye, monotonlaşmaya başladı. Başka arayışların içine girdim ve doğru yolu da buldum tesadüfler doğrultusunda. Hiçbir şeyin de tesadüf sonucu olduğunu düşünmüyorum açıkçası ama birbiri ardına sırayla o kapılar açıldı ve ben de atlayıp sarıldım onlara. Ve çok mutluyum, çok iyi hissediyorum.