Bir ayağı çukurdaki kapak yıldızları

Bir ayağı çukurdaki kapak yıldızları
Bir ayağı çukurdaki kapak yıldızları
Kiminin gençlik anılarıyla bağlantısı var, kimi içinde en sevilen şarkıyı barındırdığı için zaten en güzel, kimi mizah malzemesi olarak yüzlerce kez forward'lanmış. Bir dönem sanat eseri muamelesi gören, türü ne olursa olsun daima bir mesaj da yollayan albüm kapakları, dijitalize baskılarla hazin sona yaklaşırken sorduk: Gönlünüze açılan kapak hangisi?..
Haber: ELİF TÜRKÖLMEZ - elifturkolmez@gmail.com / Arşivi

Albüm kapağı ilk görüşte aşk gibidir. Çarpılırsın, vurulursun, titrersin, içinden ne çıkacağını bilmesen de, cebindeki son parayı bir ‘hayırsıza’ yatırma riski taşısa da, kapağa vurulduysan, illa ki o gün seninle eve gelecektir o albüm. Çoğunlukla da yanılmaz insan, çünkü iyi bir albüm kapağı çok büyük bir yüzdeyle iyi müzik anlamına da gelir.
ABD ve İngiltere’de geçen hafta bir kitap yayımlandı: ‘The Art of the LP: Classic Album Covers 1955-1995’. Johnny Morgan’ın yazdığı kitap, müzisyenlerin bir sanat formu olarak albüm kapakları aracılığıyla dinleyicileriyle aralarında kurdukları bağı ve bu geleneğin iPod çağında neredeyse yok oluşunu anlatıyor. Morgan, rock, pop ve caz albümlerinin kapaklarını seks, uyuşturucu, ölüm ve kurtuluş temalarıyla gruplandırmış.
Müzik dinlemenin, müzikle bir bağ kurmanın önemli bir parçası olan albüm kapakları konusunu Eric Clapton, ABBA, David Bowie, Pink Floyd, Tony Bennett gibi müzisyenler üzerinden anlatan kitaptan ilham aldık, müzik bilirkişilerine, bu konuda zevkine, bilgisine, görgüsüne güvendiğimiz isimlere sorduk: Sizin unutamadığınız albüm kapakları hangileri?

‘Rıza Silahlıpoda’nın piyano yastığı’
Murat Meriç (Müzik yazarı, DJ)
Kapaklarını en sevdiğim albümler, Mazhar Fuat Özkan albümleri. ‘Ele Güne Karşı Yapayalnız’ benim için her şeyiyle çok önemli, kapağı da bunun için en değerli. Ayhan Sicimoğlu’nun çektiği fotoğrafa yapılmış küçük bir rötuş, bu kapağı eşsiz kılmayı başarmış. İlhan İrem albümlerinin (Biri bariz Supertramp çakması ama olsun) kapakları şahanedir; Tanju Okan’ın ‘Bütün Şarkılarım’ adlı ilk albümünün kapağı da öyle. ‘Erol Evgin 84’ü ve Modern Folk Üçlüsü’nün konser albümünü bu yüzden severim. Ahmet Kaya’nın ‘Yorgun Demokrat’ındaki Yusuf Hayaloğlu imzalı portre çok başarılı değildir ama etkileyicidir. Ruhi Su albümlerinin Mengü Ertel imzalı kapaklarının her biri bir şaheserdir. 
Fotoğrafı güzel kapaklar da var: Nilüfer ilk albümünün kapağında, Nükhet Duru ‘Aşıksam Ne Farkeder’de, Ajda Pekkan ise ‘Süperstar 2’de çok tatlıdır. Fotoğraf dendiğinde tek geçeceğim kapak, Rıza Silahlıpoda’nın piyano şeklindeki bir yastığa sarıldığı albümüdür. Ümit Besen, ‘Şikayetim Var’da bulutların üstünde piyano çalar. Bir albümünün kapağında da yangın muslukları dahil pek çok aparatı bir araya getirerek poz vermişliği vardır ama o benim hayal gücümün sınırlarını aşıyor. 
En sevdiğim albüm kapağı deyince Özdemir Erdoğan’ın ‘Canım Senle Olmak İstiyor’unu bir çırpıda zikrederim: El yazısıyla albüm adının yazılı olduğu kartın üstünde ‘Özdemir’ yazan bir künye durur. Memlekette yapılmış en etkileyici, en sade kapaklardan biridir bu. Niye diye sorarsanız gerekçem tümüyle kişisel: Teyzemin çocukken armağan ettiği künye hâlâ kolumda ve bu kapak bana hep o naif zamanları hatırlatıyor, ondan.

‘Mona Lisa’nın tebessümüne eşdeğer’
Derya Bengi (Müzik yazarı)
Altın madalyayı King Crimson’un ‘In the Court of the Crimson King’ albümünün kapağı alır. Barry Godber, bu resmi yaptıktan bir sene sonra, 24 yaşında kalp krizinden ölmüş. Bir rock dinleyicisi için ‘Mona Lisa’nın tebessümüne, Munch’un ‘Çığlık’ına eşdeğerdir. Çocukluğumda bu resimden korkmamak için mücadele ederdim ve odama giren herkes korksun diye kapağı en öne koyardım.
Trenli kapaklara düşkünüm ama Kraftwerk’in ‘Trans-Europe Express’inin kapağında trenden fazlası var. Kim bu adamlar? Cani mi, ajan mı, hırlı mı hırsız mı, yoksa bir tiyatro kumpanyası mı? Bir gece treninde, tünellerden ve uyuklayan şehirlerden uykusuz geçiyorlar...
Üç portre... Üçü de içi dışı bir plaklar. Tam manasıyla plaktaki müziğin vesikalık fotoğrafları... Bob Dylan’ın ‘Desire’ında Çingene ruhlu rock, Bruce Springsteen’in ‘The Wild, The Innocent&The E Street Shuffle’ında işçi sınıfı yakarışları, Peter Gabriel’in ‘PG3’ünde sanat ve siyasetin derin muhabbeti var. Bir de Pink Floyd kapakları. Hepsi birbirinden güzel, birbirinden saçma. Benim favorilerim metruk bir enerji santrali fotoğrafıyla ‘Animals’ ve alelade bir inek fotoğrafıyla ‘Atom Heart Mother’... 

‘Patti Smith’in koltukaltı kılları’
Merve Erol, müzik yazarı
Pink Floyd’un 1975 tarihli albümü ‘Wish You Were Here’, centilmenlerin anlaşması; bir sürü rock kapağının da mimarı Storm Thorgerson’un Kafkaesk yapıtı. Şarkılarda müzik endüstrisine göndermeler bulunsa da, Syd Barrett’a bir veda havası taşıyan albümden bağımsız bir kült duygusu var kapakta. Warner Bros. stüdyolarındaki o tekinsiz boşluk ve sessizlik bugün herhangi bir ‘organize sanayi’de, bir ‘serbest bölge’de de var. Ve tam şu anda, birileri geri kalan herkesin ve bu koca dünyanın hilafına aynı böyle el sıkışıyorlar. Her bakıldığında aynı dehşet hissini uyandırabiliyor ‘Wish You Were Here’...
Aynı yıldan Patti Smith’in ‘Easter’ı, dünyanın seksapeli en yüksek albüm kapağı. ‘Rock N Roll Nigger’ şarkısının yanı sıra Lynn Goldsmith’in çektiği fotoğrafı da koltukaltı kılları yüzünden sansürlemek isteyen plak şirketine hiç aldırmamıştı Patti Smith. Yıllar içinde, erkeğin estetik taleplerinin süzgecinden geçmemiş dişil bir varoluşun, dolayımsız, ataerkil düzen için belki tehditkâr bir cinselliğin manifestosu oldu ‘Easter’ın kapağı...
1989’da çıkan ‘İyimser Bir Gül / Adı: Bahtiyar’ adlı Ahmet Kaya albümü artık bu kapakla basılmıyor maalesef. Ama 12 Eylül’ün hükmünü tam gaz sürdürdüğü yıllarda, en az ‘Başkaldırıyorum’ demek kadar güçlü bir ifade vardı bu kapakta. Bir yandan, zulmün ifşası, karakol soğukluğu, öbür yandan bir tehdit, bir gurur, bir isyan iması...
Ve bonus kapaklar... 80’ler kasetlerinin bir örnek kapak fotoğrafları nasıl Erol Atar’dan sorulursa, 70’lerin plak kapağı çizimleri de Betül Atlı’dan sorulur. Müzik sektörüne çizerlikle atılan Hümeyra’yla beraber, çocuksu, şekerli bir masumiyetle de olsa, dönemin saykodelik üslubunun güzel örneklerini vermişler, Türkiye’nin derme çatma endüstrisinde kapağın önemini gösterebilen az sayıda insandan ikisi olmuşlardı. Ersen’in 1970 tarihli ‘Unutma Sakın’ kapağı örnek...

‘Yerli Dior kızı Muazzez Ersoy’
Melis Danişmend (Müzisyen)
Joni Mitchell’ın ‘Both Sides Now’ kapağı, çok dokunaklı ve her an içine düşülebilecek bir durum gibi göründüğü için eskiden beri favorim. Joni Mitchell’ın tüm kapakları bir sanat eseri gibi zaten. Nirvana’nın ‘Nevermind’ı müzik tarihini değiştiren albümlerden biri, kapağına ne konsa unutulmaz olacaktı, eminim.
The Beatles’ın ‘Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band’i bir efsane. Duman’ın ‘Duman I’ ve ‘Duman II’si; hiçbir özelliği yok, sade, bu yüzden beğeniyorum. Muazzez Ersoy’un ‘Senin İçin’i kopyalamada son nokta olduğu için önemli, Dior’un J’adore parfümü reklamının aynısıdır! Ciguli’nin ‘Horozum’ kapağıysa yorumsuz...

‘Violent Femmes’in cepheden saldırısı’
Serdar Ateşer (Müzisyen)
Wishbone Ash’in 1973 tarihli ‘Live Dates’i... Peter Gabriel’i ‘Plays Live’ double albümüyle tanıyanlara hep bir tür acıma hissi duyardım. Sen bütün bir Genesis dönemi ve akabinde dört sağlam solo albümü atla ve bu olağanüstü müzisyeni, solo döneminin bir tür ‘Best of’u olan ve iç kapakta kendisinin de itiraf ettiği üzere, stüdyoda sonradan kurcalanarak dinleyicinin azıcık da ‘cheat’ edildiği, böyle bir canlı kayıttan dinle! Gabriel’in albümünden bahsetmemin tek nedeni, onun hepsi de enfes kapaklı albümlerinden birini bu cevaba dahil etmiyor oluşumun vicdan azabı değil. Wishbone Ash’i yine bir double-live albüm olan bu plaktan tanıdım ve sevdim. Geçtiğimiz 1 Mayıs sonrası devlet ve basın erkanımızın diliyle konuşacak olursam: Demek ki olabiliyormuş! İddia ediyorum burada durum farklı: Bu albüm, kapağıyla, içeriğiyle Wishbone Ash’i tek başına temsil edecek çaptadır. 
1959’dan bir plak: Michael Grant’in ‘The Excitement of Percussive Piano’su. Çocukluğumdan kalan bu plak grafiğiyle beni her zaman büyüledi ve hâlâ büyülemeye devam ediyor. Bu bir seri; ‘International Award Series’. Bu seriden bende dört plak var ve her plağın kapağı ayrı güzel. Ama galiba en çok buna bakakaldım geçen yıllar boyunca. Piyanist Michael Grant ‘Summertime’, ’Cubanero’ gibi bilindik eserleri yorumlamış. 
Violent Femmes’in 1983’te yayınladığı ‘Debut’un kapağı, ismiyle bir arada düşününce insanda tarifi imkânsız hisler uyandıranlardan... Plağı her elinize aldığınızda bakar, düşünür durursunuz. Bir yorum yapmaya da çekinirsiniz, çünkü ne deseniz basit ve çiğ kalabilir. 80’lerin popüler müzik piyasasına (kültürüne mi demeliydim?) şöyle cepheden bir saldırıda bulunmak istemişler. Stüdyoya girerken gözlerinde beliren parıltıları başka bir kapakla daha iyi yansıtamazlardı.  

‘70’lerin en muhteşemi Şükran Ay’
Hakan Eren (Yapımcı)
Albüm kapakları biz koleksiyonerler için çok önemlidir. Özellikle plak dönemi kapaklarının peşine düşeriz. O yüzden en beğendiğim ve başarılı bulduğum kapakları plak ve CD dönemi olarak ikiye ayırmam gerekiyor. 70’lerde en muhteşem plak kapak çalışması Şükran Ay’ın longplay’ine yapılmıştır ve bu kapak maalesef halk tarafından çok bilinmez. Üç tane iç içe geçen kapak çalışması o güne kadar hiç yapılmamıştı. CD döneminde de muhteşem kapaklar yapıldı. Deniz Seki’nin ‘Sahici’ albüm kapağını çok başarılı bulurum. Compilation albümlerdeyse ‘Şimdi 90’lar’, Cahide Sayfiye için yapılan ‘Cahide’ CD kapağı... Bir bütünlük içerdiği için İlhan İrem albüm serilerinin kapakları, single çalışmaları içindeyse Ajda Pekkan’ın ‘Sen İste’ kapağı çok başarılıdır.

‘Grubun üç manyağı parlıyor!’
Sarp Dakni (DJ)
Yıl 1990. Dünyada yayınlanan çok sayıda albümü bandrollü olarak, ülkem müzik marketlerinde görebilmek hâlâ bir hayal. O dönem gezegenimizi kasıp kavuran şarkılardan biri ise Deee-Lite’ın ‘Groove Is in the Heart’ı... Grup bu muhteşem başarıyı bir albümle taçlandırmaya karar verir ve ‘World Clique’ ne hikmetse Türkiye hariç hemen her coğrafyada yayınlanır. Araya birileri sokulur ve albüm gecikmeli olarak yurtdışından getirtilir. 60’ların psychedelic dünyasını alıp 80’lerin sci-fi trash’ine karıştıran grubun üç manyak üyesi bu kapakta adeta parlamaktadır... Ama belki hepsinden çok Lady Miss Kier Kirby, boyalı sivri tırnaklarını göstererek bana göz kırpıyor.
Grubun müziğiyle kıyaslandığında nispeten karanlık sayılabilecek bu kapağı, ikinci albüm ‘Infinity Within’ takip eder. Bu kapak artık sanki Losey’in efsanevi Modesty Blaise’i tarzında bir bilimkurgu/casus filmi afişi gibi titizlikle tasarlanmış. Pembe fon üzerinde elinde retro bir kamera ile Towa Towa, leopar desenli şapka, şemsiye ve ceketiyle DJ Dmitry ve neredeyse Mata Hari kıvamında Kier Kirby. Ne yazık ki bu dâhiyane kapak tasarımını üçüncü albüm ‘Dewdrops in the Garden’ın iyi düşünülmüş ama kötü tasarlanmış kapağı izler. Grup sonrasında hızla dağılırken elimizde Lady Kier’in zamansız bir düzleme oturttuğu güzelliği ve karizması kalır.

‘Bir kadın bir kuklayı emziriyor’
Osman Kaytazoğlu (Radyo programcısı)
Benoit Pioulard’ın ‘Precis’ CD’sinin kapağında portreyle arka planın yer değiştirdiği, parlak bir anın donuk renklerle örtüldüğü dağınık bir tema görürüz. Pioulard’ın müziğine hizmet eden bir görüntüdür bu. Kaydedilmemiş, yakalanmamış, tam tersine yapılmış bir izlenim bırakır. Yalın ama içeriğin hemen her yenilik teklifine açık olduğu davetkâr bir kapak.
Belle&Sebastian’ın ‘Tigermilk’inde ise bir kadın bir kuklayı emzirir. Basına grup fotoğrafı olarak vesikalık oyuncak bebek fotoğrafı göndermeleriyle efsane olmuş bir gruptan beklenirdi bu. Artık pek dinleyemiyorum onları ama bu canlılığı tasfiye ediş biçimlerini, ‘varlık’la ilgili soruların tehlikeli sonuçlarına yaptıkları derin göndermeyi hâlâ alkışlıyorum. Ve Suede’in ilk albümü ‘Suede’. Brit popu bize sevdiren albüm. İki insan figürü öpüşüyor. Anlamı ne olursa olsun, çok güzel...

‘In-A-Gadda-Da-Vida’da Betül Atlı izi’
Meral Altındal Ballegaard (Eski plakçı)
Aklıma önce Betül Atlı kapakları geliyor. Roger Dean’in çizdiği Yes ve Osibisa kapaklarını da severim. Acaba erkek olsam Jimi Hendrix’in ‘Electric Ladyland’ini mi seçerdim diye düşünürken, kararımı verdim. İlk tercihim, Iron Butterfly’dan ‘In-A-Gadda-Da-Vida’. Betül Atlı çizgisi, tamamen ünik ve 60’ların ruhunu yansıtan çok hoş bir kapak. İkincisi 70’lerden Danimarkalı folk, saykodelik bir LP: Pan’ın albümü ‘Pan’. Uzun zamandır Ayvalık’ta olduğumuzdan mı, yoksa kapaktaki elin çalışan bir insana ait oluşu, hakikiliği ya da kirliliği mi bilmiyorum ama çok yalın ve güzel bir kapak. Son olarak, Fairport Convention’dan ‘What We Did on Our Holiday’. Müziğinin güzelliği kadar, siyah beyaz kapağı ve ‘Tatilde ne yaptınız?’ ödevi hazırlayan bir çocuğu düşündürmesi, naifliği çok hoş. Tabii, yazıda ‘my’ı silip ‘our’a yani ‘ben’den ‘biz’e geçişi de.

‘Cannibal Corpse ve saz arkadaşları’
Erdem Dilbaz (Müzik araştırmacısı)
Bakırköy sokaklarında sürterken karşıma çıkan bir albümün kapağı, hayatım boyunca benimle gidecek bir dürtüyü tetiklediğinden dolayı önemlidir. Parçalanmış, çürümüş bedenlerin birbirlerini yemesi mi dersiniz, sevişmeleri mi, artık ne derseniz deyin muazzam bir albüm kapağıdır: ‘Tomb of the Mutilated’! Metal Blade Records’un yahşi vahşi gruplarından Cannibal Corpse’un üçüncü stüdyo albümü, içerik olarak da aynı tatmini verir. Dinlerken, imkânınız olsa da kaburgalarınızı aşağıdan tutup döşünüzü yırta yırta bedeninizi parçalasanız diye aklınızdan geçirirsiniz. Muhtemelen yaşın da etkisi vardır lakin gündelik yaşam stresinden mütevellit, insanlara nefret, kin, şiddet beslemek yerine hâlâ Cannibal Corpse ve saz arkadaşlarını dinler, kafamdan geçen hain planları evimde beslerim. Beynimi o kalabalıkla tatmin eder, evimden sinirlerim alınmışçasına çıkarım. Herkese önerim, deşarj olmak için yaptığınız aktivitelere Cannibal Corpse dinlemeyi de ekleyin. Pişman olacaksınız!

‘Arkalarındaki isim Erol Atar’
Barış Çakmakçı (Vogue dergisi editörü)
Kafamda beliren imajlar daha çok kadın vokallerden yana. Ve nedense bu imajlar sarı saçlı, Avrupai görünümlü, yerel gırtlak tınıları, nağmeli şarkıları ve ağdalı sesleriyle ezberi bozan Türk kızlarıyla özdeşleşiyor. Emel Sayın, Neşe Karaböcek, Gönül Yazar, Ajda Pekkan, Gökben, Füsun Önal, Gönül Akkor, Sibel Egemen derken, ardından isterseniz serbest çağrışım deyin, ironik biçimde birkaç ismin fotoğrafı belirdi gözümde: Fatih Ürek, Devran Çağlar, Bülent Ersoy, Yılmaz Morgül ve tabii ki Zeki Müren. Bir de elbette hülyalı, buğulu ama baskın bu imajların ardındaki isim, Erol Atar. Özellikle 80’ler Türkiye’sinin mihenk taşlarından Atar’ın albüm kapaklarındaki payı yadsınamaz. Yine arada, yine derede isimler. Biraz varoluşçu, biraz dışavurumcu...

‘Grace Jones’un abanoz vücudu’
Arda Savcı (Müzik yazarı)
Grace Jones’un ‘Island Life’ albümünün kapağını unutamam. Bu tuhaf, ürkünç ama etkileyici kadınla tanıştığımda ilkokuldaydım. Kendisi o esnada yedi albümünü geride bırakmış, eski plak şirketiyle çıkardığı albümlerden seçtiği şarkılarla bir ‘best of’ albümü yayınlamıştı. 1985 tarihli ‘Island Life’, adı üstünde, Island Records bünyesinde geçen yıllara bir gönderme... Kapağındaysa aynı yıl konsept albüm olarak yayınlanan ve kanımca kariyerinin en iyi şarkısı ‘Slave to the Rhythm’ın videosunda da görülen fotoğraf var. Abanozdan oyulmuşçasına ışıltılı bir parlaklık ve belirgin vücut hatları, insan anatomisine meydan okuyan dünya dışı bir pozisyon.
Benimle yaşıt bu fotoğrafı Jones’un o dönemki partneri ve çocuğunun babası, ünlü Fransız fotoğrafçı ve yönetmen Jean-Paul Goude çekmiş.
O tuhaf anatomik pozisyonsa fotomontaj harikasıymış. Grace’in vücudunu farklı pozisyonlarda çekip bir kolaj yapmış Goude. ‘Balede Arabesque’ adı verilen ve gerçekleştirmesi zor olan bu duruşu beceremeyen Jones’u fotomontajla bu şekle sokan Goude’un amacı ‘inandırıcı bir illüzyon’ yaratmakmış. Fotoğraf şu an bir ikon; pozun Lego oyuncaklarla canlandırılmışları bile mevcut sanal âlemde. 16 Temmuz’da Açıkhava Tiyatrosu’nu şereflendiriyor Grace Jones. Daha şimdiden gün saymaya başladım.


Erol Büyükburç: Kapaklarımın çoğunu kendim tasarladım
Albüm kapaklarımı çok büyük çoğunlukla kendim tasarladım hep. 1960’larda Doğu İşhanı’nda yeni kurulan bir plak şirketiyle konuşmaya gittim. Sahibi Faruk Bey’e “Buranın adı Star olsun” dedim, hemen onlara bir amblem yaptım. Faruk Yener’den özel resim dersleri de aldığım için biliyordum. Şirket benim bu yaklaşımıma çok sevindi. O zaman bilgisayar falan yok, tamamen çizimsel her şey. Elle monte ediyorum kapakları ama çok düşünerek, çalışarak yapıyorum. Benim böyle artistik konularda hastalık derecesinde bir detaycılığım, araştırmacılığım vardır. Tabii sabır meselesi çok önemli bir de. O kapaklara bugün bakanlar bile “Ne kadar ince çalışmışsın” diyorlar. Hatta bir atölye kurup o dönemde kimsenin kullanmadığı, perdeyle çekilen fonlar da oluşturdum. Sonra dekoratif çalışmalar yapmaya başladım. Daha pop sözcüğünün ortaya çıkmadığı dönemde yaptığım çok güzel bir kapak vardı, pop yazısının bir gitar resmi oluşturduğu. Renklerle fon arasında çok büyük ilişki kuran resimler çektirdim. Bir plak kapağı değil ama bir kartpostal için kendime kanatlar yaptırdım. Sürekli etkilemeyi hesaplayan bir bakışım vardı. Avrupa’dan afiş katalogları, kitapları getirtip onlardan esinlendim. Dinleyici olarak Pink Floyd’un ‘The Wall’ albümünün kapağını ve Emerson, Lake & Palmer’ın kapaklarını başarılı bulurum. Ben gelişen dünyanın önünde giden atlardanım. Bunlara başat atlar denir, en sevilmeyen insanlar da bunlardır. Başarı, özgürlük konservenin içinden çıkmaktır.


‘Plak tarihimizin en nadide örneği’
Ercan İmre (Plak koleksiyoncusu, Recordturk.com’un kurucusu)
Ben Türkiye’de bu konuda kafa patlatan tek adamım, 35 bin plaktan oluşan bir koleksiyonum var. Dolayısıyla bu sorunun altından ancak cevabı tek kapağa indirirsek kalkabilirim. Türk plak tarihinin en nadide kapağı Silüetler grubunun ilk ve tek longplay’idir. Silüetler isminden de anlaşılacağı gibi başta Shadows olmak üzere, Rolling Stones, The Beatles gibi beat müzik yapan bir gruptu. Gruptan Mesut Aytunca çok marjinal bir adamdır, eşcinseldir, hikâyesi vardır. Bu plak çok az basılmış. 90’larda bu plak işleri moda olunca koleksiyonlar bu plağın peşine düştüler ama bulamadılar. Bulunamayınca efsaneleşti, kült oldu. En son 4 bin dolar fiyat biçenler olduğunu duydum, bana da satmam için 3 bin avro teklif eden oldu. Bazı nadir plakları toplayıp yurtdışında tıpkıbasım yapanlar var. Büyük ihtimalle o yüzden bunu da iyi bir paraya alıp yapmak istiyorlar. Ben şu ana kadar dert ya da beş kopyaya rast geldim, biri de bende. Herkesin elde etmek istediği bir plak olduğu için değeri sürekli artıyor.


‘Plaktan önce kapağa vurulurdum’
Naim Dilmener (Müzik yazarı, pop araştırmacısı)
Plak kapaklarına henüz çocukken gönül düşürmüşlerdenim. 60’ların ikinci yarısında bir plak patlaması yaşanmış ve tuhafiyeciden tamirciye kadar herkes, plak da satmaya başlamıştı. Ve bu dükkânların en etkin duyuru yöntemleri, plakların kapaklarını ön camlarına asmak ya da yapıştırmaktı. İşte o zamanlar ben plaklardan önce, kapaklarına vurulurdum. Tam da bu nedenle, henüz pikabım yokken plak satın almaya başladım.
Ayten Alpman’ın plağı ‘Kim demiş Aşk Yalandır Diye’ adını taşıyordu. Beyazıt yeraltı geçidindeki plakçının camında asılıydı. Bir sonraki yaz, aynı vitrinde Hümeyra’ya denk geldim; ismi de şarkıyı da bilmiyordum ama kapağa âşık olmuştum. O turunculu / yeşilli / gitarlı hüzün, hiç abartı yok, geceleri rüyalarıma dahi girdi.
Gönül Turgut’un hâlâ bayıldığım plak kapağının tuzağına ise, Mardin’de Alanlar Manifatura’nın vitrininde gördüğümde düştüm. ‘Aşkı Sende Buldum’ vardı plağın ön tarafında, arka tarafında ise ‘Sarhoş’. Geçen yıllar içinde, Gönül Turgut’un  popüler müziğimizin en güzel kadını olduğuna beni katiyen ikna eden de bu kapak olmuştur.
Erol Büyükburç’un gitarlı, Ay-Feri’nin siyah bir ‘nesne’ye dayandığı  hafif çapkın duruşlu ve Ajda Pekkan’ın sonradan ‘otriş’ dendiğini öğreneceğim kıllı-tüylü kapakları da, üç aşağı beş yukarı o sıralarda, Mardin-İstanbul hattında mekik dokumaktayken çarptı bana; tam bir piyango gibi.
Gönül Akkor’un ölümcül bir masumiyetle baktığı, Selçuk Ural’ın yıllarca taklit edeceğim bir biçimde yere oturduğu ve Semiramis Pekkan’ın, ablasında hiç olmadığını düşündüğüm bir kırılganlıkla kalakaldığı kapaklar da öyle...


Hangisi daha absürd?
Bir albüm kapağı sadece bir albüm kapağı değildir. İçindeki müzik hakkında çok şey söyler. Dijital çağ diyoruz, kapaklar öldü diyoruz ama zaten yeni çıkan albümlerin kapakları gibi olacaksa hiç olmasın,  ‘nostalji’yle idare ederiz diye düşünüyor insan. İnternette görüp çok güldüğümüz, mail zinciriyle yayılan, ‘Baksana şuna, ne komik’ notu yapıştırılmış albüm kapakları var. Sovyetler zamanında tankların, füzelerin üzerinde çekilmiş fotoğrafların, Doğu Avrupalı pek güzel olmayan kadın vokallerin gerçekten komik fotoğraflarının olduğu albümler, Ümit Besen’in havada piyanosu ve mikrofonuyla asılı durduğu ‘Şikayetim Var’ albümünün fantastik kapağı, Taner Şener’in çıplak kadın posterleri önünde, üçüncü sınıf otel lobisine benzeyen bir yerlerde, şerbetçi kostümünü andıran, desenli, simli yeleklerle çektirdiği fotoğraflarının süslediği albüm kapakları... Bekir Güneş’in ‘Aşkımızın Bedeli’ albümü, sempatik solist Orhan Bülbül... Absürd, komik, ‘kitsch’ diye nitelediğimiz bu kapakların şimdikilerden daha kötü olduğunu söylemek mümkün değil.


    ETİKETLER:

    caz