Bir bak kim geliyor!

80'li yılların başında Türkiye'nin gündeminde
ateşli bir tartışma vardı.
Haber: YİĞİTER ULUĞ / Arşivi

80'li yılların başında Türkiye'nin gündeminde
ateşli bir tartışma vardı. Edebiyat eleştirmeni Fethi Naci çıkıp, "Türkiye'de
ne kadar futbol varsa, o kadar roman var," demiş ve ortalık birbirine girmişti. Bugünün gençleri bu tespitin neden tartışma yarattığını anlamakta güçlük çekebilir, hemen açalım: O günlerde memleket futbolu hayli karanlık bir dönemden geçiyordu. Anlı şanlı takımlarımızın Edirne'yi geçtiği anda dizleri tir tir titrer, Stara Zagora isimli bir Bulgar köy takımı ya da Steagul Roşu nam bir Romen traktör fabrikası on biri, gönlümüzde yer açtığımız 'yıldızlarımıza' sahayı dar edebilirdi. Milli Takım'ın hali bir felaketti
zaten... Avrupa klasmanında Lüksemburg, Malta, Arnavutluk gibi 'ülkecikler'le aynı kefeye konuyor, güçlü rakipler önünde doksan dakika boyunca on bir kişiyle defans yapmamıza karşın, farklı yenilgilerden kurtulamıyorduk.
Hasbelkader, rakip eline geçen fırsatları harcar ve Türkiye 1-0 kaybederse, bunun adı 'şerefli yenilgi' oluyordu.
İki popüler takım sporu
İşte bu hal ve şerait altında, Fethi Naci'nin Türk romanını futbolla bir tutması, edebiyat camiası için gerçek bir hakaret sayılabilirdi. Oysa onlar, Yaşar Kemal'in arkasına saklanmış gidiyorlardı, ne güzel... Yaşar Kemal, o yıl olmazsa ertesi yıl mutlaka Nobel'i alacaktı ve Türk romanını böyle hakir görmeye kimsenin hakkı yoktu (Aradan 20 yıl geçmesine karşın, Nobel ödülü hala uğramadı buralara, neyse o da ayrı bir tartışma konusu).
Bugün biri çıkıp da "Türkiye'de ne kadar futbol varsa, o kadar roman var," dese ne olur acaba? Herhalde pek ciddiye alınmaz. İlginç olan, futbol gibi bir takım oyununda, üstelik bu aktivite dünyada son 25-30 yılda yaşananlarla resmen bir endüstriyel alan haline gelmesine ve yalnızca saha içinde değil, saha dışında da son derece organizasyonel bir ekip çalışmasını gerektirmesine karşın, Türkiye'nin inanılmaz bir çıkış trendini yakalamış olması. Oysa edebiyat, haydi biraz daha Fethi Naci'nin yoluna girelim, roman, serada yetiştirilmiş birkaç yeteneğin evrensel değerde işler çıkarmasıyla dünya çapında pazarlanabilecek, çok daha küçük bir ekiple çok daha büyük gürültü kopartabilecek bir alan gibi duruyor. Ama dönüp baktığımızda Türkiye'nin son 20 senesinde Orhan Pamuk'tan başka bir isim göremiyoruz ki, onun konumu da edebiyat çevrelerinde hayli tartışmalı.
Neyse, tartışmanın bundan sonrasını eli kalem tutanların camiasına bırakıp Türkiye'nin iki popüler takım sporunda kısa sürede nasıl dağlar denizler aştığına bakalım...
ŞENLİK şimdi başlıyor
1993 yılında Efes Pilsen, basketbolda Avrupa Kupası'nda finale kadar gidip son maçta Yunanistan'ın Aris takımına 1 sayıyla boyun eğdiğinde, büyük çoğunluk, bunun tesadüften ibaret olduğunu sanmıştı. Ancak öyle olmadığı, aynı takım üç yıl sonra Koraç Kupası'nı kazanıp sonraki sezonlarda da sürekli Avrupa'da zirveye oynayınca anlaşıldı.
Basketbol daha az sayıda oyuncuyla oynanan, dolayısıyla müesseselerin yatırım yapmasının daha kolay olduğu, sporcularının ve antrenörlerinin eğitim seviyesi nispeten yüksek, yabancı oyuncu katkısının çok daha fazla görülebileceği bir branştı. Fakat futbol camiası da bu atağı takip etmekte gecikmedi. Zaten Galatasaray'ın 1984'te Alman antrenör Jupp Derwall'i getirmesiyle bir hamle başlatılmış, sarı-kırmızılı takımın 1989'da Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nda yarı final oynamasıyla yabancı rakiplere karşı duyulan korkudan bir nebze olsun sıyrılınmıştı.
İşte size bir hedef
Sonrası biraz basmakalıp olacak ama 'inancın ve iman etmenin zaferiydi'. Türkiye'nin genç insanlarına cumhuriyetin ilk yıllarından sonra neredeyse hiçbir alanda hedef gösterilmemiş, onların atıl duran enerjisinden bir dinamizm yaratmayı düşünmemişti hiçbir yönetici... Hele 70'lerin
başından 80'lerin ortalarına kadar, ülkede gençlik neredeyse her türlü melanetin kaynağı gibi görülmüş ve sürekli horlanarak, deyim yerindeyse 'burnu sürtülmüştü'. Eurovision Şarkı Yarışması'nda bile aradığını
bulamamış, kırılan ulusal gururuna bir merhem
sürememiş bir ırkın 'ahvadıydık'...
Spor, özellikle de iletişimi körükleyen takım sporları bu kalıbı kırıyordu işte... Bir şeyler yapabildiğini, Avrupalı yaşıtlarından aslında pek de aşağı kalır yanı olmadığını gören gençler daha bir şevkle
koşmaya başladılar topun peşinden... Artık hedefler de vardı... Yöneticiler, antrenörler
uluslararası karşılaşmalarda dereceler almaktan bahseder olmuş, gazetelerde biraz hamasi makamlarda da olsa, moral veren şarkılar çalınmaya başlanmıştı. Türkiye'de spor, sporda başarı denince, güreşçilerin ya da haltercilerin dört yılda bir olimpiyat oyunlarından dönüşte göğüslerinde sallanan madalyalar akla gelmiyordu artık...
Gurbet ellerdeki ikinci kuşak
Bu gelişmeler, önce ailelerin spora bakış açılarını değiştirdi, sonra da takım sporlarının altyapısına yapılan yatırımları... Asla es geçilmemesi gereken bir başka faktör de, yıllardır gurbette çalışan vatandaşlarımızın, sporla yaban ellerde tanışmış çocuklarıydı. Bugün Milli Takım'ı omuzlayan Ümit Davalaların, Tayfurların, İlhanların, Yıldırayların hep gurbet ellerdeki 'ikinci kuşak'tan olduğunu atlamayalım...
Sonuçta, 1987'de İngiltere'den bir maçta 8 gol yiyen Türk Milli Takımı bugün Dünya Kupası'nda çeyrek final oynuyor. Üstelik de bunun tesadüfi bir başarı olmadığı, ay yıldızlı on birin daha önce 1996'da ilk kez Avrupa Şampiyonası finallerine katılmasından,
2000'de ise aynı organizasyonda bu defa çeyrek final oynamasından belli... Galatasaray'ın 2000 yılında UEFA Kupası'nı alması ve hemen ardından Süper Kupa finalinde
Real Madrid gibi bir devin bileğini bükmesi de hem özgüveni pekiştirdi hem de Batı'nın gözünü bize çevirmesine neden oldu.
Yeniden bu yılın Dünya Kupası'na dönersek, çeyrek finaldeki 8 takım içinde 4 Avrupa temsilcisi var: Almanya, İngiltere, İspanya ve Türkiye... Bizim dışımızdakiler AB üyesi, Avrupa kültürünün sınırlarını çizen, futbolu çok ciddi bir ekonomik güçle buluşturmuş ama yalnızca futbolda değil hemen her alanda söz sahibi ülkeler.
Nasıl? İnsanın "Keşke futbolumuz kadar romanımız ya da ne bileyim ekonomimiz, üniversitemiz, tıbbımız, fiziğimiz, kimyamız olsa," diyesi geliyor.
Henüz bitmedi
Gelelim basketbola... Geçen yıl İstanbul'da Avrupa ikinciliği tacını giyen Türkiye'nin,
bunun bir tesadüf olmadığını gösterebilmesi için, ağustos sonunda Amerika'da yapılacak Dünya Şampiyonası'nda yine üst sıralara oynaması gerek. Zor ama imkansız değil...
Elimizde Hidayet gibi, İbrahim gibi, Mehmet Okur gibi yetenekli isimler var...
Kısacası, Türkiye'nin sporla yaşanan şenlikli günleri bitmedi henüz... Epeyce de uzun süreceğe benziyor!



Finalsever Türkler
  • Yıldıray Baştürk
    Almanya'nın Bayer Leverkusen takımında oynuyor. Henüz 23 yaşında. Futbol eğitimini Almanya'da aldı, hiç Türkiye'de oynamadı. Bu sezon takımının Avrupa'nın sürpriz ekibi olmasında küçümsenmeyecek bir payı vardı. Şampiyonlar Ligi'nde final oynayan ilk Türk oldu ama ne yazık ki, Leverkusen kupayı Real Madrid'e kaptırdı.
  • Hidayet Türkoğlu
    Türkiye'yi uykusuz bırakan adam. Takımı Sacramento'nun NBA'deki maçları saat farkı nedeniyle sabaha karşı naklen yayınlanıyor. Hido'lu Sacramento, bu sezon NBA'in nefes kesen Batı finalinde, daha sonra şampiyon olacak Los Angeles Lakers'a 7 maçlık seride 4 - 3 yenildi. Henüz 23 yaşındaki Hidayet'in geleceğe damgasını vuracağı söyleniyor.
  • İbrahim Kutluay
    Türk ve Yunan sporseverleri birbirine yaklaştıran sporcu. Önce bir sezon İstanbullu
    Rumların takımı sayılan AEK'nın formasını giydi. Ertesi yıl Panathinaikos'a transfer olmasına karşın, eski takımının taraftarları hâlâ ona tapıyor. Bu sezon Panathinaikos'un Avrupa şampiyonu olmasında, finalde attığı 22 sayıyla büyük pay sahibi oldu.
  • Ergin Ataman
    İtalyan basketbolunda daha önce hiçbir başarısı olmayan mütevazı Siena takımına tarihinde ilk kez kupa kazandıran antrenör. Bu yıl Siena ile Avrupa Saporta Kupası'nı havaya kaldıran Ergin Ataman, Efes ekolünden yetişmiş hırslı bir çalıştırıcı. Çocukluğunu geçirdiği İtalya'da, akıcı İtalyancası ve oyuncularını sürekli başarıya itmesiyle takdir topluyor.