Bir fikriniz varsa çıkıp söylemek gerek

Bir fikriniz varsa çıkıp söylemek gerek
Bir fikriniz varsa çıkıp söylemek gerek

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Tülin Özen, son yılların en özel kadın oyuncularından birisi. Erden Kıral'ın yönettiği 'Yük' filmindeki rolüyle de övgüler almaya devam ediyor. Özen'le buluştuk, filmden girdik, Barcelona'nın hallerinden çıktık...
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Tülin Özen’in garip bir tılsımı var. Hem yeteneğiyle hem de güzelliğiyle çok şöhretli birisi olma potansiyeli taşısa da sanki umurunda değilmiş gibi görünüyor. Onu bir film festivalinde şık kıyafetler içinde kırmızı halıda yoğun tezahüratlar alırken de görebilirsiniz, İstiklal Caddesi’nde kimsenin gözüne batmadan yanınızdan geçip giderken de... Tülin Özen’le ikinci kez çalıştığı Erden Kıral filmi ‘Yük’ün vizyona girmesini fırsat bilerek buluştuk. Filmden girdik, oyunculuk, memleket meseleleri derken bir anda kendimizi “Ne olacak bu Barcelona’nın hali?” diye konuşurken bulduk. 

Daha önce oynadığınız Erden Kıral filmi ‘Vicdan’la ilgili eleştirilerinizi dile getiriyordunuz bir söyleşinizde. Hal böyleyken bu filmde oynamayı kabul etmenizin nedeni neydi? 

‘Vicdan’ın bence başka bir derdi vardı. Buna dair sıkıntılarım ve soru işaretlerim vardı. Ama ‘Yük’e başlarken böyle bir dert görmedim. Diğerinde hikâye daha büyüyebilir mi diye sıkıntılarım vardı. Benim kendi yaptığım sinemayla ilgili sıkıntılarım vardı. Ama bu film baştan itibaren iyi geldi. Erden Kıral ne derse ‘Evet’ derim diye bir durum yok. Bu rol benim için çok önemli bir rol. 

Erden Kıral’la çalışmak nasıl? 

Onun seti başka türlü gerçekten. Sinema konuşulan bir set. Her şeyini başka türlü anlatıyor ve herkesi çok ikna edebilecek bir kişiliği ve insani bir tarafı var. ‘Vicdan’da bunlar biraz kapalıydı. Burada başladığımız andan itibaren birebir konuşabildik. 

‘Vicdan’da iki kadın bir erkek hikâyesi vardı. Burada ise bir kadın iki erkek anlatılıyor. Bana birbirini tamamlayan hikâyeler gibi geldi. Katılır mısınız? 

Bunu arada ben de düşünüyorum. Aslında bir intikam filmi gibi görünse de esas uğraştığı şey erkek ve kadın olmak. Zaaflar, erk arayışları, korkular… ‘Vicdan’da kadının o güçlü halini gösteriyordu. Kadınların birlik olduklarında müthiş bir gücü olduğunu. 

‘Yük’teki karakteriniz Zeynep’te de benzer bir güçlü yan var değil mi? 

Filmin bir yerinde “Seni unutmayacağım ama özlemeyeceğim de” diyor. Etraftan nasıl görüneceğini, tutkusunun peşinden giderse neler olacağını biliyor. Bu anlamda ‘Vicdan’daki karakterlerden daha güçlü, daha hesabını verebilen birisi. 

‘Yük’ benim için özel diyorsunuz. Neden? 

Karakterin özelliğinden dolayı. Bir de Erden Kıral kadar Tansu (Biçer) ve Nadir (Sarıbacak) ile çalışmış olmak da önemliydi. İkisini de eskiden beri tanıyorum. Onlara da sorsan sette çok şey öğrendiklerini söylerler. Birbirimize hatalarımızı söyledik. Normalde sette böyle şeyler olmaz. Atölye çalışması gibi bir çalışma yaptık aslında. Bence filmin yapısından dolayı görünmeyen incelikli işler var oyunculuklarda. Ama filmin anlatım dilinde bu tam yakalanamıyor, çünkü lineer bir anlatım değil. 

Sinemaya Semih Kaplanoğlu’nun ‘Meleğin Düşüşü’ filmiyle başladınız, sonra onun irili ufaklı da olsa bütün filmlerinde göründünüz. Erden Kıral son iki filminde sizinle çalıştı. Bazı yönetmenlerin hep görmek istedikleri oyuncu 
olma duygusu nasıl bir şey? Oyuncuda nasıl bir ego yaratır? 

Bence beni tercih ediyor olmalarının nedeni öyle bir egom olmaması belki de. Ben Semih Kaplanoğlu ile başladım. Bu yüzden onun sinemasını biliyorum. Hele ki asistanlığını yaparken bunu daha iyi anladım. Neyi sevmeyeceğini, nasıl bir şey aradığını anlayabiliyorum. İkisi de çok önemli yönetmenler. Ama aslında diyaloğu kurduğunuz anda her şeyi konuşabileceğiniz iki insan sonuçta. Ben galiba bunu yakalayabildim. Onun için bir fikirleri olduğunda sorabiliyorlar. 

‘Bal’ın setine geldiğimde Semih Kaplanoğlu’nun asistanlığını da yürütüyordunuz. Kamera arkasına dair hevesiniz ne durumda? 

Film çekmeyi planladığım için yaptığım bir şey değil. Sinemanın ben her aşamasını çok seviyorum. Yarın montaja alsalar ona da giderim. Hiç bulunmadım çünkü. Tek görmediğim aşama orası. Hikâyem de var ilerde film çekerim diye yaptığım bir şey değil. Ama oralarda fikir üretebiliyorum. Bu da güzel bir şey. 

Sanki çok şöhretli olabilecekmişsiniz de bunu tercih etmiyormuşsunuz gibi bir haliniz var. Bir taraftan çok tanınırken, diğer yandan kalabalığın içinde kendinizi kaybettirmeyi başarabiliyorsunuz. Nasıl oluyor bu? 

Bu herhalde yaydığım enerjiyle ilgili olan bir şey. Sokaktaki insanlardan daha enteresan, daha bakımlı olduğumu düşünerek yaşamıyorum. Birçok kadından bile daha geride bunu gösterme isteğim. Ama oyuncuysan insanlarla ilgilenirsin, insanların seninle ilgilenmesiyle değil. Mantığım bu. Ben insanlarla ilgilenmek istiyorum. Bu enerjiyi yaydığımdan dolayı da sorun olmuyor. Güneş gözlüğümü alıp, kafama şapka geçirip tanınmayayım diye bir durumum da yok. Canım o gün ne giymek istiyorsa onu giyiyorum. 

Bazı oyuncularda benzer bir tılsım var. Bir üniversiteye gittiğinde mesela ortalık yıkılıyor ama iki saat sonra İstiklal’de kendisini dolaşırken görmek de mümkün. 

Bunu ben de yaşıyorum. Bir yere gittiğimde ilgi görüyorum. Fotoğraf çektirme talepleri geliyor. Ama en kralını yatıştırmak iki dakika sürer. “Bir şey yok, iki muhabbet edelim” deyince sakinleşiyor ortalık. 

Siz de istemez misiniz bölüm başı 50 bin lira kazanmayı bir dizide? 

İsterim tabii ama dizilerde birisi 50 bin lira kazanınca diğerleri çok az alıyor. Eğer herkes çok iyi alıyorsa tabii ki ben de o parayı almak isterim. Bir yerden sonra oradaki ayrım sıkıntı yaratıyor. Ama tabii ki bana 50 bin lira vermek isteyen herhangi bir yapımcıya hayır demem (gülüyor). 

Bir de aktivist bir tarafınız var. Bunun ‘sanatçı sorumluluğu’ndan başka kaynakları olduğunu düşünüyorum. 

Bunların oyuncu olmamla alakası yok. ‘Sanatçı duyarlılığı’nın nereden çıktığını da anlamıyorum. Bunu kullananları da anlamıyorum. “Yapmak lazım” deyip, zar zor kendini ikna edip oraya gidenleri… 

Bu biraz vicdanla alakalı sanki… 

Tabii ki. Dizilerde kaç para alıyorsak alalım. Akşam aynı haberleri izliyoruz. Bunlara karşı bir fikrinizin olması gerek. Bir fikriniz varsa, çıkıp söylemek gerek. Elimden geldiği kadar yapmaya çalışıyorum. 

Peki, mühendislik okurken bırakıp oyuncu olmaya karar verdiniz. Şimdi bakınca kat ettiğiniz mesafe sizi tatmin ediyor mu? 

İyi şeyler yaptığımı, yapmak istediğim mesleğe dair donanım kazandığımı düşünüyorum. Yapmaktan çok mutlu olduğum bir işi yaptığımı da düşünüyorum. Yılda çok fazla film çekmiyorum ama meselem oyunculuk yapmaktı. Aynı isteğim devam ediyor.

INIESTA’YA BU YAPILIR MI!

Keşke ben oynasaydım dediğiniz bir rol var mı? Çok vardır? O yüzden aklıma özel
bir şey geliyor.
Ben Messi olmak isterdim mesela! Messi olmayı ben de isterdim! Ben Bayern maçını izlemedim, ne yaptılar öyle ya… Ama tekrarını izledim, Barcelona’yı dağıtmışlar.
Bir de gollerin hepsi çirkin… Valla kötü yaptılar. Alman Baharı’na kurban gitti Barcelona…
İkinci maçta da zor galiba… Çok zor.
Bayern teknik direktörü demiş ama “Bir planım var” diye... Alman disiplini işte. Iniesta’nın hali korkunçtu. “Bu adama yapılır mı?” diye üzüldüm vallahi. Bu arada ben Nou Camp’ta maç izledim. Görmeliydiniz. Ne kadar harikalar. Ve o seyircinin Iniesta’ya olan aşkı. Müthiş güzeldi. Televizyondakinden çok daha yumuşak ve güzel oynuyorlar.
Delicesine…