Bir Frankenheimer vardı

En son, Soygun / Reindeer Games'ini izlemiştik. Doğrusu, eski başyapıtlarıyla mukayese edilecek film değildi ama, sonuçta...
Haber: SEVİN OKYAY / Arşivi

En son, Soygun / Reindeer Games'ini izlemiştik. Doğrusu, eski başyapıtlarıyla mukayese edilecek film değildi ama, sonuçta gene Frankenheimer imzasını taşıyordu. Yönetmen, en iyi filmlerini yaptığı söylenen parlak döneminde, 1964'te bir gazeteye yazdığı yazıda şöyle demişti: "Her yeni projeye farklı bir mücadele alanı gibi yaklaşılmalı, insanın sanat alanındaki mesleğinin mozaiğinde yer alan bir başka taş gibi değil." Böyle olunca, belki de "Bir John
Frankenheimer Filmi" demek imkânsız olur. Oysa o, 'canlı' televizyon draması yönetmenliği yaptığı ilk günlerinde bile çarpıcı kamera açıları, fokus derinliği ile kamera hareketini uzun çekimlerde aksiyonu kurmak için kullanışıyla dikkat çekerdi. Hatta bir seferinde kamera kablosunu, kamera yerinden oynayamayacak hale gelene kadar bir çeşmenin etrafına sıkı sıkı sardığı söylenir.
Gösterişli bir üslup
John Frankenheimer sinema ve tenisle ilgilenmeye La Salle Askeri Akademisi'ndeyken
başladı. Başlarda profesyonel tenisçi olmayı düşünüyordu ama, sinema baskın çıktı. Aktörlükten de çabuk vazgeçti. Bir belgesel olan ilk filmini Hava Kuvvetleri'ndeyken çekti. 1950'li yıllarda, yani televizyonun altın çağında orada çalıştı. Sımsıkı bir yapısı olan, görsel olarak çekici gerilim filmlerini yapmaya da oradayken başladı. Sinemada ise, özellikle 1960'lı yılların başlarında yaptığı filmler büyük başarı kazandı. Yönetmenin siyah / beyaz hâkimiyetiyle, TV çıraklığını da yansıtan gösterişli üslubuyla ona şöhret getirdiler. Onun sonradan bu filmlerin düzeyini aşamadığını iddia edenler olsa da 1990'larda yeniden eleştirmenlerin övgüsüne, seyircilerin ilgisine kavuştu.
Gene de The Manchurian Candidate (Casuslara Karşı / Mançurya Cinayetleri) sinema tarihinin en iyi filmlerinden biridir (şahsen
benim ilk 10'umda yer alıyor). Ne var ki, 1968 Robert F. Kennedy suikastinin ardından, film usulca gösterimden çekildi. Frankenheimer'in kendisi de tedavülden kalktı. Kennedy'ye kampanyasında yardım ediyordu, çok iyi dosttular. Hatta Bob Kennedy California'ya o sabah, yönetmenin Malibu'daki evinden gitmişti. Olay Frankenheimer'i çok sarstı, Avrupa'ya gitti, bir süre serseri mayın gibi dolaştı. Beş yıl Fransa'da kaldı, yemek dersleri aldı. Arada bir de sinemayla ilgilendi. Kennedy suikasti için, "Benim için her şeyi değiştiren olay oldu," diyor.
Onun The Manchurian Candidate'te yarattığı barok stil, 1988'de film tekrar gösterime girdiğinde de dikkat topladı. İlk bilimkurgu filmi olan Saniyeler / Seconds'da ise (1966) sanrısal setler ve görüntüyü çarpıtan adeseler sayesinde stil denemelerini uç noktasına vardırdı. Aynı şeyi iki kere yapmaktan, kullanmaktan hiç hoşlanmıyordu. Hep gerçekçilikten yanaydı. 1962'de belgeseli
andırır bir görünüş elde etmek için Alcatraz Kuşçusu / Birdman of Alcatraz'ı siyah / beyaz çekti. 1994'te ise bir başka hapishane filminde, HBO'nun Against the Wall / Duvarın Önünde'sinde aynı amaçla doğal ışıkla çekim yaptı, sık sık Steadycam kullandı. Kameralarını alıp New York sokaklarına çıkan ilk TV yönetmeni de oydu. Hem de bir kar tipisinin orta yerinde.
Gerçeklik tutkusu
Gerçekliğe o kadar değer veriyordu ki, 1955'te bir TV dramasının bir bölümünü altyazılı olarak İspanyolca çekti, Kanunun Kuvveti II / The French Connection II'yi tercüme etmeden Fransızca olarak gerçekleştirdi. Böylece seyircilerin, yabancı bir ülkede Popeye Doyle'un hissettiği
tecrit edilmişlik duygusunu paylaşmalarını istedi. Bununla da yetinmedi, 65mm. kameralarını yarış arabalarına (Ölümle Yarışanlar / Grand Prix), trenlere (Tren / The Train) ve paraşütle atlayan insanlara çevirdi (The Gypsy Moths). Ama zaten bir dövüş sahnesinde, seyircilere olayı dövüşenlerin gözünden anlatmak için yan yana iki 'live' TV kamerası kullandığından beri bu sübjektif teknik, onun silahlarından biri olmuştu. Gerçeklik duygusu verdiği gibi, sanrılara da denk düşen bir yöntem. Ne var ki, hiç durmadan denemeler yapması stüdyo sistemiyle başını hayli belaya soktu. Bunun için de mümkün oldukça kendi filmlerinin yapımcısı olmaya çalıştı.
Meslek hayatı, 1970'lerin sonunda ve 80'lerde, kişisel sorunları ve alkol yüzünden hayli sarsılmıştı. 1990'larda geri döndüğünde eski dostu televizyon üzerinde odaklandı. Arka arkaya dört Emmy aldı (Against the Wall, The Burning Season, Andersonville ve George Wallace'la). Dört yıl önce bir gazeteciye, Ronin gösterime girmeden hemen önce Hollywood için "Burası zayıf hafızalı bir şehir," demişti.
"İnsanları ezip öğütüyor, sonra da fırlatıp atıyor." Kötü yıllarını, 1970'lerde bazen facia kabilinden kararlar vermesine neden olan içki sorununa bağlamıştı. 1980'de içkiyi bıraktı. Ne var ki film teklifleri de azalmıştı. Tam o sırada devreye televizyon girdi. İddialı bir HBO draması olan son filmi Path to War Mayıs'ta yayınlandı. Hayli de heyecan yarattı. Sinemada deneyler yapmakta olduğu kadar konularında da cesaret gösteren Frankenheimer, bu sefer de Johnson yönetiminin Vietnam'da savaşın kızışmasına yolaçması üzerine bir film yapmıştı.