Bir hüzünlü yapı hikâyesi

Bir hüzünlü yapı hikâyesi
Bir hüzünlü yapı hikâyesi
Türkiye'de özel projelendirilmiş, mimarisi nitelikli birkaç kütüphaneden biri olan İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi'ni yıkmadan önce birkaç kez düşünmek gerekiyor. Binanın çok dinamik ve zengin bir iç mekân organizasyonu var.
Haber: ÖMER KANIPAK / Arşivi

Türkiye ’nin en eski ve kitap kapasitesi açısından en büyük üniversite kütüphanesi olarak İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, Beyazıt Meydanı’nda sessiz bir şekilde 27 yıldır hizmet veriyor. Ne var ki bu önemli yapı artık üniversitenin yönetimi tarafından istenmiyor. Üniversite Rektörü Prof. Dr. Yunus Söylet’in geçen yıl bu zamanlarda verdiği bilgiye göre “2014’te bina yıkılacak ve aynı yerde modern bir kütüphane binası inşa edilecek.”
Sayın Söylet’in bu demecinden mevcut binayı “modern” bulmadığını çıkartmak mümkün. Aslına bakarsanız bina oldukça hoyrat kullanıldığı ve bakım-onarımına özen gösterilmediği için yaşından daha eski gösteriyor ve kullanıcıları da bu konuda şikâyet etmekte haklı olabilir. Ancak Türkiye’de sıfırdan özel olarak projelendirilmiş, mimarisi nitelikli tek tük birkaç kütüphaneden biri olan İÜ Merkez Kütüphanesi’ni yıkmadan önce birkaç kez düşünmekte fayda var. Ne de olsa bir bina için 27 yıl oldukça kısa bir ömür.
1964 yılında ulusal bir yarışma ile projesi elde edilen kütüphane binası o zamanki ihtiyaçlara göre bir büyük oditoryumu, iki küçük konferans salonunun yanı sıra idari kısımlar da dahil olmak üzere çok daha geniş bir alan ihtiyacına göre tasarlanmıştı. Jürisinde Oktay Aslanapa, Sait Kuran, Adnan Ötüken, Asım Mutlu, Tuğrul Akçura, Feridun Akozan, Turgut Cansever, Maruf Önal, Naim Şukal, Cahide Tamer, Ercüment Tarcan, Muhlis Türkmen gibi dönemin ileri gelen kütüphaneci, mimar ve mühendislerinin bulunduğu bu yarışmada Şandor Hadi ve Hüseyin Başçetinçelik’e ait olan kazanan proje bir avlu çevresinde konumlanan U şeklindeki bir plan şemasına sahipti.
Koruma ilkeleri açısından bugünün hassasiyetlerinin pek bulunmadığı bir dönemde jüri üyeleri yarışmaya açılan alandaki hayli ilginç bezemelere sahip tarihi üç katlı yığma bir yapıyı ve Seyfi Arkan’ın Frank Lloyd Wright’tan etkilenerek tasarladığı Beyazıt Trafo Binası’nı kütüphane binası için yok etmeyi göze almışlardı. 1946 yılının şartlarına göre ciddi bir ihtiyaç olan elektrik dağıtım trafosunun kentin en önemli meydanlarından birine konumlandırılması sorgulanmazken yirmi yıl kadar sonra alan yarışmaya açıldığı zaman trafonun başka yere taşınması planlanmış, kütüphane ihtiyaç programı da bu öngörüye göre oluşturulmuş, mimarlar da projelerini bu varsayımlara göre tasarlamıştı. Lakin bu taşıma işlemi hiçbir zaman gerçekleşmemiş, yarışmadan dört yıl sonra proje sözleşmesi yapılmış ve bir sene sonra da temel atılmış olmasına rağmen binanın sadece okuma salonlarının bulunduğu bölüm 16 yıl sonra açılabilmişti.
Şu an kütüphane olarak hizmet veren okuma salonlarının olduğu blokların altında üç katlı kitap deposu bulunmakta ve projede öngörülen diğer iki kol inşa edilmediği için oldukça uyduruk bir kapıdan içeri girilmekte. Binanın dışından algılanması mümkün olmayan çok dinamik ve zengin bir iç mekân organizasyonu var. Üç büyük dikdörtgen kütle içinde ortadaki servis çekirdeği çevresinde farklı kotlarda konumlandırılmış okuma salonları görsel ilişkiyi kaybetmeden ve rafların ve masaların arkasında kaybolmadan Hertzberger’in 1972’deki Centraal Beheer ofis binasındaki gibi bireysel çalışma nişlerinin yaratılmasına imkân veriyor. Kotlardaki bu mimari oyunla ezici olabilecek büyük bir mekân daha insani ölçekte ancak kesintisiz bir şekilde parçalara ayrılıyor. Dolaylı ışığın tavandaki eğimli plaklardan yansıyarak mekânı doldurduğu kütüphanede bulutlu havalarda bile yeterli aydınlatma sağlanabiliyor. Asma tavanlar, metal pencere ızgaraları, ahşap paravanlar, küpeşte ve mazgallardaki titiz detay işçiliği Şandor Hadi’nin tasarım kimliğini yansıtıyor.
Türkiye’nin sayılı önemli mimarlarından olan Şandor Hadi’nin uygulanmış sadece on projesi olduğu göz önüne alınırsa, Türkiye’nin “Modern” mimarlık tarihin en özgün yapılarından biri olduğu akademik çevrelerce de kabul edilen İÜ Merkez Kitaplığı’nın korunmasının önemi daha iyi anlaşılabilir. Yıkılıp yeniden yapmaktan çok daha düşük bir bütçe ile günümüzün ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde çağdaş koruma ilkeleri ile tadil edilip üniversite öğrencilerinin ve üyelerinin bilimsel ve akademik araştırmalarında ana mekân olarak yıllarca hizmet vermeye devam edebilir.
Üniversitenin mimarlık kültürünün sürekliliği ve korunması konusunda daha hassas davranarak alternatif çözümler bulması bu yapının yaşatılması için tek çare gibi görünmekte. Aksi takdirde bir üniversite bile elindeki değerleri bu şekilde müsrifçe harcarsa Türkiye’nin mimarlık tarihi 1900’lerden sonra ancak kitaplarda ve fotoğraflarda yaşayacak gibi görünüyor.