Bir jin'in gözünden 'Jîn'

Bir jin'in gözünden 'Jîn'
Bir jin'in gözünden 'Jîn'
17 yaşındaki Jin'in örgütten ayrılarak dağdan iniş serüvenini anlatan Reha Erdem'in son filmini, bu tecrübenin neye benzediğini bilebilecek bir kadınla izledik. 1999'da Barış Grubu'yla gelenlerden olan Gülten Uçar, eksikliklerine rağmen filmi cesur buldu.
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinar.ogunc@radikal.com.tr / Arşivi

Muhtemelen son dönemin en merak edilen filmi ‘Jîn’ oldu. Bu, has takipçi kitlesi edinmiş yönetmen Reha Erdem’in bir sonraki işine duyulan merak kadar, dokunduğu yerle ilgili. Takdir edersiniz ki Türkiye sinemasında başkahramanı bir kadın gerilla olan film çok sık çekilmiyor. 17 yaşındaki Jîn’in ‘dağdan iniş’ hikâyesi bu; biraz da onun gözünden görünen ovanın...
Galada Erdem, en zorlandığı işi olan ‘Jîn’i gerçekleri anlatan ama gerçeküstü bir film diye tarif etti. Böylesi bir konuda çıplak gerçeği göstermeyi neredeyse ayıp bulduğundan, masalsı bir anlatımı tercihinden söz etti. Berlin gösteriminden sonra Asyalı bir seyircinin Erdem’e hararetle “Peki o imparatorun askeri...” girizgâhlı soru sormasından da anlaşıldığı üzere, sadece buraların gerçeği de değil söz ettiği.
Bir belgesel çekilmediğinin şuurunda olarak, gerçeğe ne kadar benziyor sınavına sokmak için değil, samimiyetle ne düşüneceğini, ne hissedeceğini merak ettiğimizden ‘Jîn’i eski bir gerillayla, Gülten Uçar’la birlikte izledik. Adıyamanlı Uçar, 19 yaşında PKK ’ye katılmış, yedi yıl sonra, 1999’da Barış Grubu’ndaki sekiz kişiden biri olarak dağdan inmişti. Sıcak savaş ortamında bulunmamış olmak gibi kimi koşulları haiz olduklarından seçilmişlerdi. İnişlerinin bir anlamı vardı. Üç kadındılar. Uçar, altı yıl cezaevinde kaldı. Çıktıktan sonra da bütün faaliyeti Barış Meclisi’nde, barış için çalışmak oldu.
‘Jîn’deki dil, diyaloglarından oyunculuklara sinemasal kritik bir başlık; lafı olan çoktur, dahası da çıkacaktır. Her sinema filmi gibi. Malum nedenlerle kendi bölgesinde çekilmemiş olması, kullanılan Kürtçenin sorunları, Türk-Kürt meselesine baktığı açının kimi zaafları; bunlar ayrıca bir dolu tartışma demek. Kendi tabiriyle ‘gerillacılık yapmış’ bir kadının ‘Jîn’e dair yorumu, benim en merak ettiğimdi. Kimi noktalarda hikâyeyi yuvarlayarak konuşmamız, izleyecek olanların tadını kaçırmamak içindir.
(Film, 12. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali kapsamında bu akşam saat 22.00’de Cinemaximum Budak Sineması’nda izlenebilir. 15 Mart’ta da gösterime giriyor.)
Bu filmi izlemek her şeyden önce neyi hatırlattı size?
Elbette kendimi gördüğüm yerler oldu. Ama en çok doğayla ilişki kısmı önemliydi. Gerillacılık yapmış biri olarak orada hissettim kendimi. Hava bombardımanı da öyle. Tümden gerçekçi değil, orayı yaşamadığı belli ama yönetmen de bunu belirtiyor... Diyelim bir çatışma sonrası böyle aile üzerine şarkı söylemek gibi duygusal bir ortam oluşmaz. Tam tersine güvenlikli bir yere gidilir, hemen çay yapılır herhalde.
İlk zamanlarınızı hatırlıyor musunuz? Fikren kendini hazırlasa da dağın ve doğanın pratikteki kaidelerini genç bir kadın nasıl öğrenir, nasıl alışır?
Sonuçta kitaplardan okumuşuz ya da basından. Birilerinden dinlemişiz sadece. Ayrı bir dünyaya giriyorsunuz, her anlamda bir alışma süreci gerekiyor. Herkesin farklı olabilir, ben hızlı alıştım diyebilirim. Şöyle böyle bu toplumsal yaşamın içerisindeydik ama örneğin dağ görmemiştik. Memleketimiz ova; Adıyaman’da kışı da o kadar ağır yaşamayız. Dağ farklı tabii. Filmde çok yok, sosyal olarak da çok farklı.
Sonrasında bir o kadar da cezaevi döneminiz var. Çıkınca da şehir. Ufuk algısı üzerinden bakarsanız?
Evet tabii, sonra tamamen betonarme bir yaşamın içine girdim. Barış Grubu olarak ne amaçla geldiğimizi bildiğimiz için cezaevi bizim için en iyi ihtimaldi. Daha önceden gözaltı, şu bu vardı ama cezaevini de bilmiyordum. O geniş ufuktan, dış dünyayla tek bağı radyo ve mektup olan izole bir yere giriyorsun. Kibrit kutusu gibi bir yerden gökyüzünü çok derinden, en fazla bir avuç kadar görüyorsun. İçeri giriyorsun ve kapı üzerine kilitleniyor. Sabah-akşam sayılıyorsun. Bunlar zoruna gidiyor, insanı baskılıyor ama niçin geldiğimizi bildiğimizden erken uyum sağladık diyebilirim. Diyelim yakalananların, çatışmada ele geçirilenlerin durumu, yaşadıkları kırılmalar çok daha ciddi oluyor.
Filmde tabiatın kendisi neredeyse başrolde ve oyuklara kıvrılışıyla, ağaçlara tırmanışıyla, hayvanlarıyla ilişkileriyle Jîn bir kadın olarak, insanlığın vahşi doğasından çok oraya, vahşi denilen doğaya uyuyor gibi. 
İsmi Jin zaten, kadın. Sonra ‘jiyan’, hayat gelir. Toplumsal evreleri düşünürken neolitik dönemde kadının doğayla iç içeliğinden söz ederiz. Bu filmde de onu hissettim. Burada yılandan, fareden korkarız. Dikkat edilirse, orada böyle bir şey yok. Kimse kimseye zarar vermiyor. Doğayla, kaynaşıldığı oranda bütünleşilir çünkü.
İnsanın doğayla kurduğu tahakküm ilişkisine göndermesiyle, hikâyenin toplumsal cinsiyet meselesine dair bir noktadan yol değiştirişiyle, Abdullah Öcalan’ın demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü toplum tahayyülü akla geliyor. Sizce Reha Erdem, Öcalan’ı okudu mu, yoksa içgüdüsel girdiği bir yolda böyle bir kesişme mi oldu?
Masalsı bir dille anlatsa bile, bana okumuş gibi geliyor. Öyle hissettim.
Kürt kimliğinden önce kadınlığa yapılan vurguyu ve filmde işleniş biçimini nasıl buldunuz?
Benim baktığım yerden film, yıllardır güvenlik zihniyetiyle ele alınan bir meselenin silahlar bırakıldığı anda çözülmeyeceğini söylüyor politik olarak. Toplumsal açıdan da, dağda vahşi denilen dünyayla ilişki kurabilen bir kadının, ovada vahşi hayvandan daha vahşi erkeklerle karşılaşabileceğini göstermek istiyor. Erkek kim olursa olsun kadın sorunu karşısında devrimci, demokrat, özgürlükçü değildir. Çünkü bu sistemsel bir sorun. Bir özgürlük arayışıyla dağa çıkmış ama sonra inince de başka gerçeklerle karşılaşıyor. Demek kadının o kimlik mücadelesi yeterince verilmemiş. Tamam bu bir film, meseleye buradan bakmayı tercih etmiş. Sorunun birçok ayağı eksikse de en azından bu kısmı daha derinlikli verebilirdi, bazı şeylerin altı biraz daha doldurulabilirdi. Jîn’in başına gelenleri, orada gösterdiği diğer kadınlar da yaşıyor. Ama filmi izleyen, geçmişinden, farklılığından dolayı Jîn’in bunları yaşadığını düşünebilir. Öyle değil. Bu bir toplumsal sorunsa, örnekler çoğaltılabilirdi, mesaj genelleştirilebilirdi.
Peki dağda, örgüt içinde bu toplumsal hakikat ne kadar aşılmıştır?
Şu fikrimde netimdir: Erkek ne kadar devrimci olursa olsun, kadın sorununda devrimci değildir. Beş bin, altı bin yıllık erkek egemen bir sistem söz konusuyken hiç kimse ondan azade olamaz. Kendisini belli yönden değiştiriyor, dönüştürüyor olabilir. Kürt hareketinde kadın motor güçtür, erkeği de dönüştüren kadındır. PKK’de de diğer ülke örneklerinde çok görmediğimiz bir kadın mücadelesi söz konusudur.
O kadını sadece terörist olarak gören biri ‘Jîn’i izlediğinde ne düşünür sizce?
Hiç bilemiyorum. Ama izlemesinin iyi olacağını düşünüyorum.
Olumlu, olumsuz eleştirileriniz bir yana, Kürt olmayan bir yönetmenin böyle bir filme girişmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cesur bir adım bence. Ne kadar süredir bu projeyle uğraştığını bilmiyorum ama bu sürece denk getirmesi çok iyi olmuş. Her şeye rağmen cesur çünkü Türkiye’de belli tabular yıkılmış değil ve bu tabuların başında da gerilla geliyor.

‘Barışa kendimi biraz daha yakın hissediyorum’

Yıllardır Barış Meclisi’nde çalışan biri olarak son süreci
nasıl değerlendiriyorsunuz? Umutlu musunuz?

Ayrıntısını bilmesek de, medyaya yansıyan boyutuyla olumlu bir havanın estiğini görüyoruz. Ortadoğu’nun, özellikle de Suriye’nin durumundan kaynaklı bir sıkışmışlık da var. Sonuç itibariyle hepsi önemli ama salt İmralı, Kandil ya da BDP değil, toplumun tüm demokratik kesimlerinin bu sürece dahil edilebilmesi önemli. Ben başından beri, her zaman umutluyum. Bu son sürece dair de kaygılarım, tereddütlerim var ama umudumu yine diri tutuyorum. Umarım bu defa gerçekleşir. Bu konuda da tecrübeler var, diyelim bu süreç dondu ya da ertelendi, eninde sonunda masada siyasi yollarla çözüleceğinin herkes farkında artık. O yüzden barışa kendimi biraz daha yakın hissediyorum.