Bir kâbus olarak tatil

Bir kâbus olarak tatil
Bir kâbus olarak tatil
Arkadaşın öve öve bitiremediği yer korkunç çıkabilir, eski sevgiliyle yeni aşkı mekâna sizden önce avdet etmiş olabilir, leopar desenli mayokinilerle pırıltı arsızı aksesuvarlar etrafınızı sarabilir, bedene entegre portakal baskısı cıbıllığı eziyete çevirebilir... Tatil iyidir hoştur da git-gel arası bir karabasana da dönüşebilir!
Haber: ELİF TÜRKÖLMEZ - elifturkolmez@gmail.com / Arşivi

“İnsanın başına ne geliyorsa, odasında kalmayı beceremediğinden geliyor” diyordu Fransız yazar Xavier de Maistre, ‘Odamda Seyahat’ adlı kitabında. Onun için seyahat, şöminenin üzerindeki kitabı almak için doğrulmak, ayaklarını uzatmak için kaykılmak ya da su doldurmak için masaya yönelmek demekti. Her seyahat öncesi De Maistre’nün seyahat anlayışını düşünür, aklımdan ‘Acaba evde mi kalsam’ diye geçiririm. Hem beynelmilel hem lokal tatil kâbuslarını derledik ki şahsi listenizi toparlamanız daha kolay olsun...

‘Orası da çok bozuldu’
Her ülkenin, her insanın bu kategori altına koyacağı başka bir yer ismi olabilir, biz genel başlık olarak ‘Alaçatı sendromu’ diyelim. Olay şu: Herkes oraya gitmek ve kendini göstermek istiyor ama bir yandan da ‘herkesin orada olmasından’ şikâyet ediyor. Giyinip kuşanıp ezilme pahasına o sokaklardan geçiliyor, balık istifi restoranlarda gayet kötü yemekler yeniyor, ünlü beach’lerde ünlü yüzlere gülümsenip akşam itinayla dedikoduları yapılıyor. ‘Orası da çok bozuldu’ denip denip yine her yaz yolu tutuluyor.

Bavul hazırlamak
Bikinileri koydunuz, güneş kremini de. Her geceye ayrı elbise, rengârenk kaftanlar, sandaletler tamam. Eyvah, şarj aleti nerede? Ağrı kesici de almak lazım. Bu ayakkabı şu elbiseye uyar mı? Yoksa bavulun ağzını kapatamama pahasına başka bir çift daha mı almalı? Bavul hazırlama telaşı, tatil neşesini daha baştan alır götürür. Bu yüzden kafa henüz yerindeyken bir liste yapmalı, gerçekten gerekli olanları sakin sakin yerleştirmeli. Unutmayın, pek çok şeyi kullanmadan geri getireceksiniz!

Bikini şeytan üçgeni
Derler ki her vücut şekline uyacak bikini mevcuttur. Bu koca bir yalan. Bazılarına bikini yakışmaz, o kadar! İyi de avuç içi büyüklüğündeki sarı üçgen bikininizin içinde Gisele Bündchen gibi görünmeniz gerektiğini kim söylüyor? Rahat olun, nasıl göründüğünüzü dert etmeyin, göbeğinizi bari tatilde içinize çekmeyin. Tatil öncesi mağazalarda  uygun bikini ararken kalori harcarım diyorsanız o ayrı. Ama emin olun ‘Ay çok yakıştııııı’ diye çığlık atan tezgâhtarlardan başka kimse o bikiniyi giydiniz diye size gülmeyecek. Yine de riskli malzemelere dikkat: Etekli mayolar, korkunç desenli pareolar, taşlı/pullu mayokiniler, bol lame, dore, leopar baskı...

Ya orada sıkılırsam...
Bir haftalık tatilde hepsini okumanın imkânsız olduğu bilinse de valize tıkabasa doldurulan kitaplar, sudokular, bulmacalar, dergiler... Yetmedi; havaalanından, terminalden, marketten alınan çerez kategorisinde bestseller’lar, gazeteler... Tatile bir kütüphane taşıma refleksinin sebebi ‘Ya sıkılırsam’ sendromuymuş. Ve insanın içi en çok tatilde sıkılıyor, bütün dertler üstüne üstüne en çok tatilde geliyormuş. Hemen söyleyelim, gezici kütüphane de derde deva değil. 

Havaalanında siftah
Havaalanları pekâlâ iyi vakit geçirilebilecek yerler olduğu gibi, daha yolculuğun başında ‘Eve mi dönsem acaba?’ sorusunu da sordurabilir. En iyimser haliniz, çiçekli gömleğiniz ve parmak arası terliklerinizle iki saat önce alanda olursunuz ama uçağınız rötar üstüne rötar yapar. Ya da yetişmek için yarım saatiniz kaldığında uçağınızın en uzak kapıdan kalktığını görürsünüz. Unutmayın, Murphy kanunları en çok havaalanlarında işler. Sakin olun ve dergi almak için uğradığınız gazete bayiinde hayatınızın kitabını, freeshop’ta o çok istediğiniz parfümü ucuza bulacağınızı filan umun. 

Geldik mi?
Çocukla tatile çıkan, evden dışarı adımını attıktan takribi bir saat sonra başlayan ‘Geldik mi?’ sorusuna da hazır olmalı. Bu, önce neşeli bir coşkuyla, sonra sinir bozucu mızıltılar, en son insanı canından bezdiren ciyaklamalarla gelir.

Fotoğraf zorunluluğu
Herkes çok bronz, herkes mutlu, ellerinde blush’lar, bembeyaz dişleriyle gülümsüyor. İstiyorsunuz ki sizin de tatil fotoğraflarınız öyle çıksın. Facebook’ta herkes beğensin, yorum yapsın. Kendi kendinizin fotoğrafını çekerseniz, sağ omuz da kadraja girer, poz verdiğiniz belli olur. Neticede olmuyor, ortamı yoğun stres sarıyor!

Çok bacaklı dostlarımız!
En büyük tatil kâbuslarından biri, bacakları minik kırmızı noktalarla dolduran sivrisineklerle bütün tehditlere rağmen karpuzdan peynire, oradan da salataya zıplayan kara sinekler. Ama kaçış yok. Tatil demek biraz da haşerat demek. 

Şuursuz espriye sınır
İngiltere’de araştırmışlar. Sıcak denizlere inmek için kapıdan çıkan her İngiliz, yolun ilk 10 dakikasında şuursuzca espri yapıyor, ortalıkta iyilik meleği olarak dolanıyormuş. İlk dört dakikaysa sarhoş bir körün sağa sola ateş açması kadar tehlikeliymiş. Bu süre içinde yapılan espriler yüzünden kilitlediği kapıları geri açanlar, hazırladığı bavulları boşaltanlar hatta soluğu boşanma davası açmak için mahkemede alanlar varmış. İlk 10 dakika ağzınızı açmayın diyeceğiz ama bu sefer de ‘Ne oldu şimdi, neye bozuldun?’ kavgası patlak verebilir.

Orası burası mı?
Geçen yaz tatilini orada geçiren arkadaşınız anlata anlata bitiremez kumunu, denizini, havasını, bir de yemeklerini. Belgelerle konuşur, fotoğraflarını gösterir. Hakikaten de o bronz teniyle ne kadar güzel, masadaki deniz börülcesi ne kadar yeşil, rakı nasıl buz gibidir. Oysa vardığınızda yeşil olan börülce değil yosunlar, buz gibi olan rakı değil girilmesi imkânsız denizdir. Ama her tatilin biraz da hayal kırıklığı olduğunu unutmayın, beklentileri yüksek tutmayın.

İletişimi koparalım...
Telefonu tümden mi kapatmalı? Mail’i hiç mi açmamalı yoksa iki-üç günde bir bakmaktan zarar gelmez mi? Dün tanıştığınız adam/kadın sizi Facebook’una ekledi mi? İşten aradıklarında ‘Denizdeydim, duymamışım’ demek kurtarır mı? Hepsi ayrı dert...

Bronz çağı
“Şekerim, o haliyle gelmiş. Ben üç gün öncesinden solaryuma gittim, bronzlaştırıcı krem sürdüm anca kıvama geldim. Beyaz peynir gibi gelinmez ki plaja...” Markette  üzerinde ‘fake tan’ yazan kremlerin, zaten güneşlenmek için gelinen bir yerde kimin ne işine yarayacağını anlamak zor olabilir. Meğer bronzlaşmak için gidilen yerlere de bronzlaşmadan gidilmiyormuş. Araştırmalara göre, tatil sonrası tatmin edici bir bronzluğa ulaşmamak bünyede stres, ofiste dalga sebebiymiş.

‘Deniz kaldırmaz’ korkusu
Bir yazlık korku da ‘Fazla kilom var, denize girmeyeceğim’. Henüz bu noktaya gelmemiş bazı insanlarınsa kilolarından utandığı için tatilde yeme düzeninin bozulduğu, ya kendini aç bıraktığı ya da aşırı yediği bilinen bir gerçek. İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre kadınlar genellikle kalçalarından, erkekler göbeklerinden yakınıyor. Ve erkekler kadınların kalçalarını kapatmak için giydiği etekli bikinilerden, kadınlarsa erkeklerin slip mayolarından hoşlanmıyor.

Denize portakal düşmüş
‘Tatil kâbusunuz?’ sorusuna kadınların verdiği cevapların üst sıralarında oteli beğenmemek, sinek istilası, kötü hizmet değil, ‘selülit’ var.  Çareyi zaman içinde ünlülerden öğrendik. Selülitli bölge suyun içinden çıkıp havayla temas etmeden sarmalamakta fayda var.

Plaj çantasında kaybolmak
Güneş kremi, biraz para ve kitap yetecek aslında ama kim dinler? Biri açmazsa diye yedek kitap, gazeteler, sakız, sigara, MP3 çalar, telefon, defter, fotoğraf makinesi derken insan her plaja gidişinde bavul hazırlıyor sanki. O stres ancak tatilde yarım kalmış kitaba, döndükten sonra bakıp arasında bir çimdik kum ve güneş kremi iziyle karşılaşınca geçiyor.

Su çok güzel, girsene!
Kimi ille de birlikte girmek için başınızda bekler, kimi çıkmak istediğinizde biraz daha durmanız için yalvarır. Siz sahilde daha başka bir fazdayken, yüzüp gelmiş eş/dost/ akrabanın sizi sulara çekmek için giriştiği ikna operasyonu da klasik ama hiç hız kesmeyen kâbuslardan. Düğünlerde ‘Oturmaya mı geldik?’ diyenlerin yakın akrabası ‘Su çok güzel’ciler çoğu tatilci için ayrı dert! 

Aaa eski sevgilim!
Kara baht mı dersiniz, evrenin matematiği mi, bazen tesadüflerin en fenası sizi bulur. Yüzüne bakmaya, sesini duymaya katlanamayacağınız o şahıs, gözlerden ırak diye seçtiğiniz butik otele sizden önce konuşlanmış çıkıverir. Gitsen gidilmez, kalsan kalınmaz. En acıklı senaryo da eski sevgiliye yeni sevgilisiyle denk gelmek... O esnada sizin yanınızda da yeni sevgiliniz olabilir, hiç fark etmez. Nasıl yiyorlar, nasıl yüzüyorlar, nasıl gülüyorlar diye dikizlemekten gün geçmez; tatil haram, yeni sevgililere de yazık olur.

Trend meselesi
Herkesin ayağında gladyatör sandalet var, sizde yok. Herkes mayokini giyiyor, siz kalın askılısından mayo. Herkes blush içiyor, siz bira... Bu ‘herkes sendromu’ bir süre sonra iç sıkıntısına, akşama doğruysa elde blush, ayakta gladyatör sandaletlerle fotoğraf makinesine gülümsemeye varıyormuş. Trendlere yenilmek istemeyenlerse mücadeleden yorgun düşüyor, taviz vermeyeceğim derken iç hesaplaşmalara girişiyormuş.

Dönüşte doğru kuaföre...
Tuz yaktı, güneş rengini açtı, kırıldı, çatallandı, öyle halin yoktu ki denizden sonra taramaya, sonunda topaklandı. Tatilde en uğraşılmayacak şey saç. Bu yüzden yoğun bir ilişkinin hemen ardından olduğu gibi tatil dönüşü saç kestirmek, yeni bir model, renk, hava attırmak pek moda. İnsanlar hoşlanmıyor, hatta baş belası olarak görüyormuş ama aslında bronz tene eşlik eden, rengi hafif açılmış, biraz dağılmış saç fikri fena da değil.

Yaz aşkı
Acaba bu sefer olacak mı? Hayatımın aşkını bu gece, bu barda bulacak mıyım? Az önce ateş isteyen adam beni mi süzüyor? Şu kız bana mı baktı? Tatilde yeni bir gönül ilişkisine başlama, en azından yeni birileriyle tanışma telaşı yüzünden ne yürekler hırpalanıyor... İstatistikler gösteriyor ki, tatilde başlayan aşklarda süreklilik oranı yüzde 17. Süreklilikten kasıt da altı ay.

Zil zurna sendromu
Tatilcinin alkolle imtihanı gündüzden ‘Ay bunaldık, birer bira mı alsak buz gibi’yle başlayıp akşam ‘Bir küçük daha mı açtırsak’a uzanan bir rotada seyrediyor. Dolayısıyla tatilden kim olduğu ve nerede tanışıldığı asla hatırlanmayan isimlerin numaraları, flu anılar ve korkunç bir baş ağrısıyla dönülüyor.

Sana bunu getirdim
Anneye boncuklu kolye, ablaya küllük, komşuya anahtarlık, ofistekilere biblo, magnet, kapı süsü... Liste uzar gider. Tatilde kime ne alınacağı üzerine kafa yormak tüm enerjiyi emmesinden başka, cüzdana da ciddi zarar veriyor. O sıcakta onca dükkânı gezip sahil yerine ıncık cıncık arasında vakit geçirdiğinize mi yanarsınız, aldığınız şeyin bir süre sonra hiç kullanılmayan eşyalar müzesine kaldırılacağını baştan bilmenize mi?

Dönüş depresyonu
Araştırmalar gösteriyor ki, tatilin bitmesine iki gün kala başlayan ve dönüş yolunda kendini sinirlerin bozulması, ağlama, kavga çıkarma şeklinde de gösteren bir tatil sonrası depresyonu var. İşyerine döndüğünde bilgisayarının açılış şifresini hemen hatırlayamayan tatilzede türü bile mevcut. Ama korkmayın, sonra geçiyor. Hatta ‘Evim evim, güzel evim’ fazına hızla geçiliyor.


    ETİKETLER:

    Mayın