Bir kuşağın aşk serüveni

Bir kuşağın aşk serüveni
Bir kuşağın aşk serüveni
1994'te 'Gündoğumundan Önce' ile tanıdığımız Jesse ve Celine'nin hikâyesi, 2003'te 'Günbatımından Önce' ile devam etmişti. Gösterime giren 'Geceyarısından Önce'de ikilinin orta yaşına uzanıyor.
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Jesse ile Celine, 19 yıldır birbirlerinin ruh eşi olup olmadıklarını tartıyor, dahası bu kavramın gerçekliğini sorguluyor. Söz konusu, 1994’te ‘Gün Doğmadan’la başlayıp bu hafta vizyona giren ‘Geceyarısından Önce’ye kadar süren Richard Linklater/Julie Delpy/Ethan Hawke işbirliği olunca süslü bir girizgâha ihtiyaç yok. Zira bu filmlerin aşk gibi bir konuyu ele alırken koruduğu soğukkanlılık, diyaloglardan başka bir şeye güvenmeyerek gösterdikleri ağırbaşlılık böyle bir süsü, ağdayı kaldırmaz. Ne var ki süslü yorumlara, ağdalı tanımlara ihtiyaç duymaması, bu serinin etkisini kolayca es geçebileceğimiz anlamına da gelmez. Eğer dokuz senede bir “Kahramanlarımız şimdi ne durumdalar?” diye sinema salonlarının yolunu tutuyorsak, ortada konuya dair ne kadar ağdalı, ‘efsanevi’, ‘damardan’ anlatı varsa hiçbirinin yakalayamadığı bir damar var demektir. 90’lar gençliğinin nabzını tutmakta kimsenin kolay kolay geçemeyeceği yazar/yönetmen Richard Linklater’ın, aşk anatomisi hem o kuşağın hem de bu meselenin tüm kapalı yollara rağmen nasıl taze bir şekilde perdeye getirilebileceğinin örneği olarak karşımızda duruyor. Ethan Hawke ile Julie Delpy’yle hep beraber yazılan diyaloglar hiç eskimiyor, Linklater’ın ısrarlı sadeliği meselenin özünün kaçmasına hiç izin vermiyor.

Aşka hâlâ mesafeliler


Hatırlayalım… Ana akım sinemayla bağımsızın her zamankinden daha çok hemhal olduğu 90’larda (başka bir deyişle Miramax çağı) Linklater, tam da böyle bir atmosferin ihtiyaç duyduğu bir auteur olarak kariyerinin başlarında. İleride ne olacağını kestiremeyen ama bunu çok da umursamayan, yani 90’lar ‘kafasını’ damarlarına kadar nüfuz ettirmiş 20’liklere muhabbeti, onu zamanın ruhuna daha da bağlıyor. Linklater karakterleri, tıpkı çağdaşları gibi konuştukça konuşuyor, kontrolü ellerine almaktan mümkün olduğunca kaçınıyor, önceki kuşağın şimşeklerini üzerlerine çekecek kadar kendi küçük dünyalarının içindeler. Dahası, her şeyde son söz sahibi, senaryonun, film yapım koşullarının üstünde romantik ‘auteur’ tanımının sorgulanmaya başlandığı 90’lar sinemasında Linklater, anaakım sinemayla ilişkisinde de sıradışı bir konumda. En azından kariyerinin sonrasında tür sinemasına, stüdyo sistemine nasıl göz kırpacağının sinyallerini daha o zamandan vermeye başlamış durumda. Yani ilk iki filmi ‘Dazed and Confused’ ve ‘Slackers’ın oldukça konuşkan, deli dolu karakterlerinden hareketle, Linklater’ın ‘Göndoğumundan Önce’ gibi sakin tonda ilerleyen bir romantik hikâyeye ilgi duyması pek mümkün durmuyor. 

Devir sinizm devri!

Ancak Linklater’ın bu hamlesi sadece kâğıt üstünde bir sürpriz! Zira pratikte ‘Göndoğumundan Önce’nin iki romantik âşığını Linklater evreninin geri kalanına bağlayan güçlü bağlar söz konusu… Belki Jesse ile Celine, klasik rock, beyzbol, eşek şakası, bira üzerine konuşup duran ‘Dazed and Confused’ karakterlerinden daha sofistike sohbet konularına sahipler. Ama yüksek kültür / düşük kültür arasında hiçbir sınıra itibar edilmeyen 90’larda sofistike olup olmamak çok da ayırt edici bir mesele değil. Örneğin Donald Duck’tan Wagner’e bağlamak, oradan küreselleşme üzerine laflamak 90’lar dahilinde serbest. Çünkü devir, sinizm devri ve ‘mesafeyi koruma’ tüm değerlerin üstünde. Tıpkı Jesse ile Celine’in aşk meselesine duydukları mesafe gibi…
ABD ’li Interrail yolcusu Jesse’nin trende tanıştığı ve Paris’teki üniversitesine gitmeye hazırlanan Fransız Celine’i trenden indirip Viyana’da bir gece geçirmeye ikna ediş yöntemi de ta baştan bu teslimiyeti ve mesafeyi gösteriyor. Celine’e, zaten ileride evli ve mutsuz olacağını, böyle bir fırsatı kaçırdığına pişmanlık duymaması ve ‘o trendeki yabancının’ da aslında beş para etmez diğer erkeklerden bir fark taşımadığını görebilmesi için Viyana’da bir gece geçirmeyi teklif ediyor Jesse. Türlü konulardan bahsederek Viyana sokaklarında turluyorlar. Âşık oluyorlar. Ama mutlu bir sonu değil, tren istasyonunda ayrılırken birbirlerine iletişim bilgilerini vermeden altı ay sonra yine Viyana’da buluşmak için sözleşmeyi tercih ediyorlar. Sulugöz romantik bir filme de yakışabilecek bu final, ‘Gündoğumundan Önce’de başka bir şeye dönüşüyor. Linklater, karakterlerinin hem birbirlerine hem de aşk kavramına mesafelerini el üstünde tutuyor.
İkinci film, ‘Günbatımından Önce’de de (2003) Linklater’ın bu mesafeyi koruması için en ideal olay örgüsüyle dönüyor karakterler. Evli ve mutsuz Jesse, Viyana’da geçen günün romanını yazmış ve imza günü için Paris’te… Tabii ki Celine de orada. Asıl ilginci imza günündeki üç gazeteci karakteri. Biri; romandaki iki karakterin tekrar birleşeceğini; biri bir daha bir araya gelemeyeceğini, en sonuncusu da çok istese de birleşmenin olmayacağını düşünen bu üç gazeteci, sanki Linklater’ın ‘metin içinde metincilik’ oynadığı ve seyirciye göz kırptığı bir an… 

90’ların haletiruhiyesi

Ancak işin ilginci Jesse ve Celine’in bu oyunu kendi sohbetlerinde de devam ettirmesi… Kendi hayatları da ayrı ayrı mutsuz ilişkileri de ikisinin beraberliği durumunda olabilecekler de Jesse ile Celine’in sürekli kafalarında tarttıkları birer metin gibi… 90’lar ruhu, 2000’ler başında da yürürlükte. Jesse’nin öne sürdüğü romantik aşkın mümkünatı Celine’in alaycılığıyla sürekli taarruz altında.
Ve belki de en zor hikâyede, Jesse ve Celine aşkının bu hafta gösterime giren üçüncü evresi ‘Geceyarısından Önce’de metin vurgusu her zamankinden daha baskın. “Romanını okuyan herkes Henry Miller’la evli olduğumu sanıyor ama sana haberlerim var, yatakta Henry Miller değilsin”, “Fantezini yıktığım için özür dilerim ama 1950’lerde değiliz ve sen de kurban ev kadını değilsin”, “Eminim post-feminizm çağında Sorbonne siperleri bir kadın için çok zor olmuştur”, “Sen, arkadaşlarınla Socrates sohbetleri yaparken ben evde oğlunun ve senin çişini temizliyorum” vs. Belli ki Jesse ile Celine bunca yıllık beraberlik sonrası bile aşk kavramına ‘Gündoğmadan Önce’de olduğu kadar mesafeliler. Bu kez Yunanistan’da kendi yaşadıklarını tartmak için referanstan referansa koşuyorlar. Bir Woody Allen filminde gülümsetmek için kullanılabilecek bu külliyat yoğunluğu, ‘Geceyarısından Önce’de kriz anlarında devreye giriyor. ‘Post-feminist’ çağda kurban bir ev kadını olmaktan korkan Celine’in hezeyanları, Jesse’nin oğluna beyzbol öğretememesinin pişmanlığıyla çatışıyor. Ethan Hawke ve Julie Delpy’nin her seferinde hayran edici performanslarla perdeye getirdiği bu iki karakter, 18 yıldır bir kuşağın haletiruhiyesini bayatlığa mahal vermeden perdeye taşıyor. Tam da 90’lar çocuğu Richard Linklater’dan bekleneceği üzere…