'Bir Luc Besson yapımı'

'Fransız filmi' tamlaması karşısında tüyleri diken diken olan çoktur.
Haber: YEŞİM TABAK / Arşivi

'Fransız filmi' tamlaması karşısında tüyleri diken diken olan çoktur. "Televizyonda aşırı sıkıcı bir film görünce" Fransız yapımı olduğunu şıp diye anladığını iddia edenlere de rastlanmıştır. Fransızlar, artık bu kitleyi de seyircileri arasında görmek istiyor. Ciddi biçimde gişeye oynayan bir kol geliştirdiler. Birbiri ardına, görece büyük bütçeli aksiyon filmleri üreterek, sinema endüstrisinin kar pastasından daha büyük bir paya açıkça talip olmuş durumdalar.
Bilhassa kendi ülkeleri ve Asya'da bunu büyük oranda başardılar. Mathieu Kassovitz gibi parlak yönetmenler de, bu yeni yolun yolcuları ve sıkı destekçileri arasında. Hem türe, hem de Fransız sinemasına yeni bir soluk getirmesi açısından, heyecan verici bir gelişme tabii ki. Ancak bir de, Luc Besson'un kurduğu, 'bir garip aksiyon imparatorluğu' var. Bu Besson furyasından
şimdilik bize sadece Taxi, Taxi 2, Kiss of the Dragon / Ejderin Öpücüğü ve son olarak da Yamakasi geldi; Wasabi ise sırada. Filmlerin ortak özelliği, senaryo ve yapımcı hanesinde Besson'un imzasını taşımanın yanısıra, her anlamda Besson diktası altında, kiralık yönetmenlerle çekiliyor olmaları. Hatta son örnek Yamakasi'de, filmin yönetmenlerinden Julien Seri ve senaristlerinden Philippe Lyon, kendi yarattığı furyada asla yönetmen koltuğuna oturmayan İmparator'a dava açmışlar;
'filmimizi haksız yere değiştirdin' diye.
Bazı zanaatlar
Besson'un amacına tam anlamıyla ulaştığı söylenebilir. Çünkü bu filmler gerçekten de iyi iş yapıyor. Ancak şu var ki, kendini çabuk tüketeceğe benzeyen, temelsiz bir film tarzının temsilcileriyle karşı karşıyayız. Maksat Hollywood'la Hollywood usulü aşık atmaksa, orijinalin her daim kopyadan daha lezzetli olduğunun anımsanması lazım. Mesele, sadece aksiyon sahnelerinde aynı beceriye ulaşmaktan ibaret değil. Akıllara ziyan tipleri, zırva repliklerle olmadık maceraların içine atan, fakat buna rağmen, hatta tam da bunu ustaca kotarabildiği için keyifle tüketilen senaryolar üretmek, Hollywood'un bile giderek zayıflaştığı bir uzmanlık alanı. Maalesef bazı zanaatlar göründüğü kadar kolay değil. 'Bir Luc Besson Yapımı' olan aksiyonlar da, ticari sinemanın bu ince yapılmış 'hafifleştirme' ayarlarından
mahrum. Başka bir tarafından tutmaya çalışsak, Hong Kong sinemasındaki örnekler gibi aksiyon türünde özgün, alternatif bir yapı kurduklarını da söyleyemeyiz. Zaten popülerleşme süreçleri de farklı. Hong Kong sineması, dünyaya açılmadan ve keşfedilmeden çok önce, kendi dilini oluşturmuştu. İpleri Besson'un elinde olan, fakat kendisinin yönetmediği aksiyonlar için, geriye tamamen Fransız ve cazip olabilecek bir seçenek daha kalıyor. O da, Paris varoşlarında iyice derinlere doğru kök salan hip hop kültürü. Filmlerin kendine ev olarak bellediği yer de, sanki bu kültürmüş gibi duruyor. Kahramanlarının yaşadığı varoş siteleri, Fransa'daki azınlık halkların temsilcileri olarak polise ve burjuvalara karşı verdikleri
eşitlik mücadelesi, giyim - kuşam v.s., bu kültürle haşır neşir. Ne var ki, Yamakasi ve diğerleri, bu anlamda epey steril kaçıyor. Madem son zamanların en popüler tabiri
'beyaz Türk', burada da bir 'beyaz Fransız' kokusundan bahsedilebilir. Elbette aynı türe mensup değiller ama, en azından yansıttığı kültür itibarıyla bir La Haine / Protesto tadı beklentisine girmemek elde değil. Sadece müzik seçimindeki benzer bir zenginlik
bile iş görürdü açıkçası.
Yamakasi'ye gelince
Besson yapımı aksiyonların genel tavrından bahsederken, Yamakasi'nin suyu fazlaca kaynadı galiba. Gişe rekortmeni Yamakasi, furyanın Türkiye'de gösterime giren önceki temsilcilerinden daha başarılı, kendi tarzında daha oturaklı bir film; belki de daha otantik olduğu için. Düz duvara tırmanan, damdan dama atlayan ve filmde kendilerini canlandıran yamakasiler, cazip görsel manzaralar oluşturabiliyor. Taxi'yi baz alacak olursak, Yamakasi mizah anlamında biraz daha geride duruyor.
Tabii Taxi'nin mizahındaki aşırı naifliği
'mizah düşmanlığı' olarak görenler(imiz) için, bu da olumlu bir gelişme.