Bir nevi 'medeniyetler çatışması'

Bir nevi 'medeniyetler çatışması'
Bir nevi 'medeniyetler çatışması'
Uğur Vardan, Tolga Örnek'in Gelibolu filmini Radikal okurları için yazdı

Tarih, sinemayla gerçekten buluşuyor. Önümüzdeki hafta gösterime girecek olan 'Kayıp Nişanlı', I. Dünya Savaşı'na Fransız cephesinden bakan kurmaca bir yapım. Aynı zaman dilimlerinde dolaşan 'Gelibolu' ise bizler için daha yakından bilinen bir meseleyi perdeye taşıyor; hem de kurmaca bir çabaya girişmeden... Tolga Örnek imzalı bu belgesel, geçmişin acılı sayfalarında dolaşıyor ve 20. yüzyılın ilk büyük savaşındaki ilginç bir cepheyi, hafızalarda yeniden canlandırma çabasına soyunuyor.
'Gelibolu', 'hasta adam' konumundaki Osmanlı'nın mecalsiz halini fırsat bilen Müttefik ordularının, kendilerine kolay bir hedef seçmeleri sonucu giriştikleri harekâtın uzun süren öyküsü bir anlamda. Kamera, harekâtın 18 Mart 1915'teki o ünlü safhası da dahil olmak üzere, genişçe bir yelpazede dolaşıyor ve 90 dakika boyunca birçok anı, belge, fotoğrafı perdeye yansıtıyor. Belgeselin bir aktarıcısı var; ki Türk versiyonunda bu isim Zafer Ergin. Aktarıcıyı, araya giren araştırmacılar görüşleriyle destekliyor ve hikâye, İngiliz ordularının geri çekilme kararının alındığı Ocak 1916'da sonlanıyor.
'Tarihsel belgesel' çekmek kuşkusuz çok zor bir iş. Onca anıyı, belgeyi, yaşanan olayları perdeye taşıyacaksınız, bunları belli bir zaman içine sıkıştıracaksınız, araya anlatım zenginlikleri, seyircinin ilgisini ayakta tutan bir ritim katacaksınız. Ve bir başka önemli kriterin, objektifliğin de üstesinden geleceksiniz.


Bakışı fazlasıyla 'objektif' olmuş


Yönetmen Örnek, verdiği söyleşilerde özellikle 'objektiflik' kelimesinin altını ısrarla çiziyor. 'Gelibolu' bence gerçekten çok objektif. Ama ne var ki bu objektiflik, sanki bir noktadan sonra rahatsız edici bir hal alıyor. Filmde İngiliz, Galli, Avustralyalı olmak üzere birçok araştırmacının görüşleri ekrana yansıyor. (Basın bülteninde bu sayı 16 olarak verilmiş). Peki ya bir Türk araştırmacı, tarihçi ya da bilim adamı? Sadece bir kişi var, Gürsel Göncü; o da yaklaşık iki dakika konuşuyor. Yani insan ilk elde şunu düşünmeden edemiyor; tamam konu fazla netameli. Türkiye cephesine başvurmak 'hamasi bir milliyetçiliği' de beraberinde getirebilir ama ne bileyim yaklaşımlarına ve objektifliklerine saygı duyulabilecek İlber Ortaylı, Halil İnalcık ve ya Mete Tunçay gibi isimlerden görüş almak o kadar zor bir şey miydi? Ya da onlara başvurmak ayıp mı olacaktı?
Filmin bir yerinde şöyle bir cümle var; 'Türk askerlerinin ancak yüzde 5'i okuma-yazma biliyordu'. Bu, film boyunca Türk tarafına ait belgelerin azlığına mantıki bir açıklama getirme çabasının ifade biçimi. Evet, Osmanlı kanadından geleceğe ait yazılı doküman az kaldı ama yine de bu, filmin bir denge içerdiği konusundaki iddialar açısından yeterli olamıyor. 'Gelibolu', bence geneli itibarıyla dışarıya seslenen, Avustralya ve Yeni Zelandalı izleyiciler için ilginç yanlar içeren ama savaşın Anadolu cephesine ilişkin çok da derinlemesine fikir yürütemeyen bir çalışma olmuş. Bu noktada iki temel itirazım var: birincisi 18 Mart, filmde sanki çok hızlı geçilmiş, o efsanevi savunmaya yeterli vurgu yok. İkincisi de işgal edilen taraftan çok işgal edenlerin öyküleri filmde daha fazla yer tutuyor ve sanki onların durumu trajikmiş gibi sunuluyor. Oysa filmin sunduğu dönem resimlerden de belli ki; bu aynı zamanda zenginle fakirin savaşı ve konumları itibarıyla taraflar arasındaki dengesizlik, teknik ve ekonomik olarak had safhada.


Peki ama sosyolojik yorum nerede?

Bu tavır yönetmenin tercihlerinden kaynaklanıyor ve 'Kendi seçimidir' diyerek, sineye çekilebiliriz. Ama yine de madem tarihin bu sayfasına bu denli titiz yaklaşılıyor, arada sosyolojik bir bakış istemek de doğal hakkımız olmalıydı diye düşünüyorum. Mel Gibson'ın oynadığı Peter Weir'ın 1981 tarihli kurmaca filmi 'Gelibolu', aynı meseleye bakarken satır aralarında şunları söylüyordu: İngilizler, 'Türkler buraya kadar gelip vatanınızı işgal edecek' yalanıyla genç Avustralyalıları ve Yeni Zelandalıları kandırıp bu kirli savaşa ortak ettiler. Üstelik İngiliz subaylar çadırlarında beş çaylarını yudumlarken, genç Anzak bedenleri Gelibolu kumsallarında teker teker hayata veda ediyordu. Ne yazık ki Tolga Örnek'in 'Gelibolu'sunda onca belge ve dokümana karşın, Peter Weir'ın filmindeki gibi sarsıcı yanlara rastlamak pek mümkün olmuyor ve savaş karşıtlığı, dramatik anlardan çok film boyunca durmaksızın sunulan rakamlarla açıklanıyor: 'Bilmem kaç Avustralyalıdan, bilmem kaçı bilmem ne çıkarmasında öldü, bilmem kaçı da yaralandı' gibi...
Sosyolojik yorum aramanın benim açımdan şöyle bir haklı gerekçesi var: mesela Michael Moore, gerek 'Benim Cici Silahım'da, gerekse 'Fahrenheit 9/11'de çağdaş bir belgeselin artık yaşanılanları aktarmaktan çok, yönetmenin yorumuna da ihtiyacı olduğunu gösterdi. Bu tür yapımlarla görgüsü gelişen günümüz seyircisi açısından Tolga Örnek'in 'Gelibolu'su, daha çok 'History Channel' türü kanallarda benzerlerine çokça rastlayabileceğiniz klasik yapıdaki belgesellere yakın duruyor. Ama yine de kaydadeğer bir yanı olduğu gerçek. Türkiye'de temiz, tekniği halledilmiş, görsel açıdan problemsiz bir belgesel izlemek çok zor; 'Gelibolu' en azından bunu başarıyor.