Bir nevi uygarlık hikâyesi

Bir nevi uygarlık hikâyesi
Bir nevi uygarlık hikâyesi
Serkan Taycan, 'Kabuk' başlıklı fotoğraf sergisinde, kentsel dönüşümde merkez-çevre tartışmalarına dair yeni sorular soruyor.
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Şehrin çeperinde yükselen binalar, toplu konutlar çoğumuz için merkeze doğru yol alırken önünden fark etmeden geçtiğimiz, görmekten imtina ettiğimiz bir manzara sunuyor olabilir. Ancak bu zorlama ‘yaşam mekânlarında’ hayat bir şekilde yeniden dönüşüyor, Boğaziçi’nin gölden taşıma suyla yeniden ‘yaratıldığı’ tuhaf bir ortam oluşuyor. Serkan Taycan ‘Kabuk’ sergisinde, kentsel dönüşüm tartışmalarının en hayati unsurlarında merkez–çevre tartışmalarına dair yeni sorular var. Taycan, insan figüründen mümkün olduğunca imtina ederek objektifini ‘kabuktan’ oluşan bu yeni mekanlara çeviriyor. Çöplüğün hemen yanında yükselen konut kompleksleri, İstanbul ’un yeniden ve yeniden üretiminin tahrifatı pek bilinmedik bir İstanbul manzarası sunuyor izleyene. 2009 tarihli ‘Memleket’ sergisinde taşraya bakan Taycan, burada da bıraktığı yerden, taşradan, ‘boşluğun’ ortasında yükselen binalarla başlıyor sergisine. Taycan’ın planı, meydanları konu alacağı bir sonraki sergisiyle de üçlemeyi tamamlamak.
Ne kadar sürdü serginin hazırlığı? 
Uzun bir süre lokasyonların araştırılması, bununla ilgili insanlarla görüşmek ve bulabildiğim kaynakları araştırmakla geçti. Benim için kentin daha önce farkına varmadığım yönlerine dair yeni bir kentsel okuma yapma fırsatı oldu. Ve kente daha önce bakmadığım yerlerinden bakma fırsatı vardı. Günlük hayatımızda karşılaşmadığımız sosyal tabakalarla karşılaşma fırsatı oldu ki zaten bütün bu projeleri gerçekleştirme amacım biraz da bu aslında galiba. Yeni deneyimler nihayetinde.
‘Memleket’ sergisinin hazırlık sürecinden nasıl farklıydı ‘Kabuk’unki? 
Bu daha bilimsel bir hazırlık süreciydi. ‘Memleket’ biraz daha kimliğe dair bir içeriği olan, varoluşsal bir sergiydi. Bu, kentin geniş zamanlı yapısına göndermede bulunan daha sistematik bir bakış açısının ürünü. ‘Memleket’te fotografik yaklaşımım fotoğrafı daha şiirsel bir araç olarak görmemle şekilleniyordu. Şu anda o şiirsellikten kurtulup, fotografik malzemenin daha araçsallaşmasıyla kontentin daha önplana çıktığı bir şeye dönüşüyor.
Üçleme fikrini tetikleyen neydi?
Bu üçleme, ‘urban millenium’ meselesiyle alakalı aslında. 2007 yılında dünyada ilk defa kent nüfusu, kır nüfusunu geçiyor. Kente ait araştırmalarım sırasında bunun farkına vardım. Dolayısıyla bu üçleme o izleği takip ediyor. Bir nevi uygarlık hikâyesi… Benim kendi hikâyemi anlattığım, ama daha genel anlamda benim de kendi içinde bulunduğum uygarlık hikâyesini, bir şehirleşme hikâyesini anlattığım, ama bu coğrafyada anlattığım bir iş bu. 
Bu coğrafyaya vurgunun sebebi? 
Ben yaşadığım coğrafyaya ait meselelerle ilgilenmeyi istiyorum. Çünkü buranın kodlarını çok daha iyi tanıyorum ve buranın dilini tanıyorum. Uğraştığım fotoğraf dili, sokakla son derece ilişkili. Stüdyoda üreten bir insan değilim, o dili konuşabilmek, çalışmamı daha verimli kılıyor.
Sergideki fotografik referanslardan bahsedebilir miyiz? 
Düsseldorf fotoğraf ekolünün etkisi... 2011’de İstanbul’la beraber kültür başkenti olduğu yıl Essen’e gitmiştim. Bu ekolden Gursky’nin kitlesel üretimin, kapitalizmi görüntülediği büyük boyuttaki fotoğrafları yıllardır çok anlamlandıramazdım. Gursky’nin, eski bir maden ocağında çekilmiş çok soyut bir fotoğrafı vardır. Essen’deyken o maden ocağına gittim, şu anda kullanılmayan bir kömür santralı. Bu santrala giden işçiler şimdi sinema şeridi gibi gözümün önünden geçiyor. Bu maden ocağının eski çalışanlarının üniformaları değiştirmesi için bir sistem var. Düğmeye bastığında kıyafetler tavandaki sepetlerden iniyor. Kafayı kaldırdığında binlerce rengin, binlerce kıyafetin iç içe geçtiği bir manzara görüyorsun. Fotoğrafın, zamanın ruhunu nasıl yakalayabileceğini orada dibine kadar hissetmiştim. Onun için bir sanatçı olarak şu günde Türkiye ’nin tam da küresel dünyayla müthiş eklemlenmesi ve bütün bu ekonomik ve sosyal dönüşümünün benim üretimimde nasıl etkili olması gerektiğini, bunun benim için bir çeşit misyon olduğunu fark ettim.
Fotoğrafçılığı vakanüvislikten ibaret gören bir anlayış hissettin mi hiç bu sergiler sonrası? 
Türkiye’de çağdaş fotoğraf alanında çok fazla işle karşılaşmadığımız için insanlar geçmiş referanslarıyla hareket ediyor tabii. Fotoğrafın, anı durdurma misyonu her zaman daha önplana çıkıyor diye düşünüyorum. Daha farklı fotografik dil arayışları ve fotoğrafın farklı sanat disiplinleriyle arasındaki ilişkiyle bu algı kırılabilir bence. Fotoğrafın bienalde, çeşitli sergilerde farklı bir bağlamda yer aldığını gördükçe bu daha da değişecektir. Fotografik literatürde Türkiye’de bir kuraklık var. Deneye açık, fotoğrafı farklı materyallerle beraber kullanan işler çok fazla üretilmiyor. Sanat izleyicisi ve eleştirmenleri sıra fotoğrafa geldiğinde fotoğraf referanslarıyla hareket etmeye başlıyor ve bir bakıma sessiz soluksuz kalıyor. “Ben bunun üzerine çok fazla şey söylemek istemiyorum” diyenlerle de karşılaştığım oluyor ama sanatsal üretimde kullandığın medyum ya da materyal değil içerik ve bağlam önemlidir.
Serkan Taycan’ın ‘Kabuk’ sergisi 19 Ocak’a kadar Elipsis Galeri’de.