Bir Nuri Bilge Ceylan filmi

Kasabalı çocuk, sonunda şehre gelmiş. Nuri Bilge Ceylan filmlerinin en aşina iki yüzünden biri olan Mehmet Emin Toprak, yönetmenin son filmi Uzak'ta, İstanbul'a gelen Yusuf'u oynuyor.
Haber: SEVİN OKYAY / Arşivi

Kasabalı çocuk, sonunda şehre gelmiş. Nuri Bilge Ceylan filmlerinin en aşina iki yüzünden biri olan Mehmet Emin Toprak, yönetmenin son filmi Uzak'ta, İstanbul'a gelen Yusuf'u oynuyor. Yusuf kasabada ona bir gelecek olmadığına karar vererek, İstanbul'a gelmiş. Amacı, daha önce şehre yerleşmiş akrabası Mahmut'un yanında (o aşina çehrelerden ikincisi, yani Muzaffer Özdemir) bir süre kalmak, bu arada uzaklara giden gemilerde miço olarak iş bulmak niyetinde. İdeallerine ulaşmak için her şeyi yapmaya hazır. Fotoğrafçı Mahmut ise, kendi ideallerinden uzak düştüğünün bilincinde. Kendini içinde kıstırılmış bulduğu hayatla o ideallerin arasının gitgide açıldığını biliyor. Üstelik, kendini bu durumdan kurtarmak için de hiçbir şey yapamıyor, ya da, yapmaya yanaşmıyor. Ayrıca, düzenini yalnızlık, bundan kaynaklanan bencillik üzerine kurduğu için, Yusuf'un varlığına tahammül edemiyor.
Muzaffer Özdemir, Mayıs Sıkıntısı'nda Ceylan'ın alter ego'su olarak karşımıza çıkmıştı, onun kıyasıya eleştirdiği bir alter ego. Bu sefer de, bir reklam fotoğrafçısı olmuş, yani yönetmeninin, yönetmenliğe başlayana dek yaptığı işi yapıyor. Öyleyse gene bir miktar özeleştiri söz konusu olmalı. Ama Uzak'taki otobiyografik unsurların pek fazla olduğunu sanmıyorum. Mahmut, Mayıs Sıkıntısı'nın yönetmen Muzaffer'inden de birtakım izler taşıyor ama, Uzak, kesinlikle Mayıs Sıkıntısı'nın devamı değil.
Nuri Bilge Ceylan, onun ve bizim yaşımız itibariyle, filmografisini başından beri izleme şansına sahip olduğumuz bir yönetmen. Hatta onu fotoğrafçılığı döneminden tanıdık; suskun, içine kapanık fotoğrafçının, iki kişiyle film kotaran, ödüllü kısa filmci olmasına tanık olduk. Yönetmen olarak karşımıza ilk kez kısa filmi Koza'yla çıktı. Müthiş bir siyah-beyaz kullanımıyla, zamanı kendi temposuyla kullanan, usta işi bir filmdi Koza. Şehirde doğup büyümüş çocukların bile bağrına basacağı bir kasaba güzellemesi; başka hayatların, akışların, bakışların varlığını hissettiren bir film. Sonra o kozadaki tırtıl büyüdü, kanatlandı ve Kasaba olarak karşımıza geldi. Kasaba, bir önceki film gibi siyah-beyazdı. Aynı duyarlılıkları, kaygıları, sıkıntıları işliyordu. Filmi aynı salonda izlediğim gençlerin nefeslerini nasıl tuttuklarını hatırlıyorum. Mümkün olsa bir filmin her türlü sorumluluğunu kendisi yüklenecek olan Ceylan yönetmenlik, yapımcılık, senaryo, kurgu, görüntü gibi işleri kendi üstlenip başlıca rollerde de gene yakın çevresini oynatmıştı.
Uzun metrajdan sonra renkliye geçti, her seferinde ileri bir adım attı, her seferinde daha da başarılı oldu. Teknik kadrosu da, ister istemez, dört kişiye çıktı. Şahsen ben, Koza'ya neredeyse aşık olup, Kasaba'yı büyük beğeniyle izlediğim halde, Mayıs Sıkıntısı'na giderken, doğrusu biraz endişeliydim. Siyah-beyazı fotoğraf ve filmde, yerli-yabancı, en iyi kullananlardan biri olan Ceylan'ın renkle arasının nasıl olacağını kestiremiyordum. Yenice'de, gene hemen hemen aynı aile takımıyla geçeceğine göre, sıkıcı olabilir diye korkuyordum. İlk beş dakikada her türlü korkum silinip gitti.
Klişelerden uzak bir dünya
Uzak'ı izlemeden önce ise, benzer korkulardan uzaktım. İyi olmuş, çünkü Nuri Bilge Ceylan'ı renk, mekan bağlamıyor. Gene yanıltıcı basitlikte, insanın içine işleyen bir hikâye anlatmış. Onun gözüyle görülüp aktarılmış, klişelerden uzak bir dünya, oldukları gibi olan insanlar, gerçekteki gibi akıp giden olaylar. Ne tuhaf, Mayıs Sıkıntısı'nı da benzer sözlerle tarif etmişim. Ceylan'ın sineması, tamamen kendine özgü bir sinema; filmleri ise hem birbirine benziyor, hem de birbirinden farklı. Başkalarının filmlerinden, tamamen farklı. Çok sevdiği Tarkovski ve Ozu'yu uzaktan uzağa çağrıştırsalar bile. Uzak, onun elinden - gözünden çıkma, bir bütünlüğü, akışkanlığı olan (çoğunlukla doğal ışıklı) görüntülerle, Ceylan plan sekanslarıyla, sinematografik kurgusuyla, Ankara'da Jüri Özel Ödülü alan iki başrol oyuncusuyla sıradışı bir film. Bu sefer teknik kadrosu, kendisi dahil, beş kişi.
Yönetmen vardır, hiçbir özelliği ve deneyimi olmadığı halde, filminin başına "Bir Filmi" ibaresini koymakta ısrar eder. Nuri Bilge Ceylan ise, buna en fazla hakkı olan yönetmenlerden biri. Onun herhangi bir filmi başladıktan iki dakika sonra, bir Nuri Bilge Ceylan filmi izlemekte olduğunuzu anlarsınız. Başka filmlere, hele "geleneksel" Türk filmlerine hiç benzemez. Buna rağmen Uzak, daha çok o geleneksel sinema anlayışının hakim olduğu Antalya'dan üç büyük ödül almayı başardı: Film, Yönetmen, Senaryo. Bu üç ödüle, Ankara Film Festivali'nden gelen En İyi Film, Yönetmen, Görüntü Yönetmeni ve Kurgu (Ayhan Ergürsel'le birlikte) ödülleri de eklendi. Farklı iki jürinin Uzak'ı aynı ölçüde beğenmesi, ona övgü yağdıranların sadece eleştirmenler ile sinemasına tutkun küçük bir seyirci kitlesi olmadığını kanıtlıyor. Aslında Ceylan, bu övgülerle tutkunluğu hakediyor. Çok daha büyük bir seyirci kitlesini de... O, ilk filmlerindeki
ışığı bir daha yakalayamayan yönetmenlerden değil çünkü.
Mehmet Emin Toprak'a gelince... Onu, Ankara Film Festivali'nin hemen ardından bir trafik kazasında kaybetmemiz, hepimizde kolay kolay anlatılmaz bir kayıp duygusu uyandırdı. İyi niyetli, temiz çocuk yüzünden, o esmer yüzü aniden aydınlatan gülümseyişinden, uysallığından, temiz insanlığından bütün bütün uzak kalmak ne kadar acıysa; Muzaffer Özdemir'le ikisinin, bir yönetmenle oyuncuları arasındaki en sağlam bağlardan birini kurarak birlikte gelişmelerine, yönetmenlerinin zihnini okurcasına bir Ceylan filminin başrolünde oynamalarına bir daha tanık olmayacağımızı bilmek de o kadar acı. Ne yapalım? Kasaba, Mayıs Sıkıntısı ve Uzak hep yaşayacak. Onlarla birlikte Mehmet Emin Toprak da.