Bir ses duydum hayatım değişti

Hi-fi... 50'lere ait daha baştan çıkarıcı, daha kışkırtıcı bir sözcük var mı?

Hi-fi... 50'lere ait daha baştan çıkarıcı, daha kışkırtıcı bir sözcük var mı? Bu iki hece bir dönemin teknoloji devrimini temsil ettiği kadar, yine aynı döneme ait toplumsal karşıtlıkları da ifade ediyor. 'Hi' (okunuşu hay) dönemin yüksek değerlerini, teknolojik gelişmeyi anlatıyor sanki, zenginliği ve statüyü; 'fi' (okunuşu fay) ise arka bahçede kapısı sıkı sıkı kilitli bomba sığınağını... Heybetli, ahşap konsollu Grundig Majestic müzik dolapları, metalik yuvarlak hatlı turntable'lar, plak iğneleri, örgü kaplamalı hoparlörler... Hepsi birer sanat eseri olan bu müzik makineleri çok uzun süredir suskun. Ama günümüz sound teknolojisinin çok gerisinde kaldıkları için değil, altın çağlarını zaferle tamamlamanın verdiği gururla köşelerinde duruyorlar.
Salonda biri mi var?
Hi-fi terimi 1950'lerde ilk kez basında, müzik dergilerinde kullanıldı. Ama High Fidelity'nin kendisi daha gerilere, 1920'lere uzanıyor. Amaç basitti: İnsan kulağının duyabileceği en geniş frekans aralığında gerçek sound'ları yeniden üretmek. Senfoni orkestrası çalıyor gibi sanki ama söz konusu olan sadece bir plak. Bu tabii ki bir devrimdi ve her şeyi değiştirebilirdi. High Fidelity ilk kez 1930'larda film salonlarına sıçradı. Görüntüye en etkili ve gerçek biçimde eşlik eden ses, bu şekilde izleyicilere daha heyecanlı anlar yaşatıyordu. Böylece senfonilere ve orkestralara da gerek kalmıyordu. 1948 yılında vinyl albümlerin yayımlanmaya başlamasıyla hi-fi yeniden dirildi ve gelişerek, yalnızca pikaplarda kullanılmanın ötesine geçti. Makaralı teypler ve radyolara da girdi. O dönemde stereo sistemler henüz yoktu. Bunun için 1958'i beklemek gerekiyordu.
Savaş sonrası dönemde patlama yapan elektronik ürün satışlarında hi-fi önemli bir rol oynadı. Televizyonun ardından ikinci sırada hi-fi ürünleri vardı. Bugün hi-fi hayatın vazgeçilmez bir parçası. Arabalarımızdaki teyplerde, küçük CD player'lar ve müzik sistemlerinde bile kullanıyoruz onu. Ancak o dönemde birinin, evinin salonunda, gerçek bir orkestranınkine eşdeğer bir ses yakalaması hayatı kökünden değiştiren bir durumdu. Yani zenginlik, lüks, statü gibi çağrışımlara sahip büyülü bir olaydı. Bu yüzden de kısa sürede hi-fi ürün satışları dev boyutlara ulaştı. 1953-56 yıllarında hi-fi piyasası 7 milyon dolardan 500 milyon dolara artış gösterdi. Bu dönemde bugün artık unutulan pek çok marka birbirinden farklı tasarımlarda ve özelliklerde aletler geliştirdi. Piyasada inanılmaz bir rekabet vardı. Rek-O-Kut, Rondine, Concertone, Truvox, Presto Pirouette, Electro-voice bunlardan yalnızca birkaçı. Bu ürünler müzik endüstrisinin üçüncü boyutuydu. Variety dergisi 1953 yılında hi-fi'ı böyle tanımlıyordu.
'Lifestyle' diye bir şey
The New York Times 1953 yılında 'That Strange Hi-fi Set' başlıklı bir makale yayımladı. Hi-fi merakı ve teknolojisi ironik bir dille eleştiriliyor, gelip geçici bir moda olduğu vurgulanıyordu. O dönemin basın dedikoduları arasında konu bulmakta zorlanan ya da tembel gazetecilerin en sevdiği konunun hi-fi olduğu sıkça geçiyordu. Çünkü ister olumlu ister olumsuz, okunması neredeyse garantiydi. Geniş kitlelere o dönemde henüz ulaşamayan hi-fi, bir yıl içinde hayatın neredeyse tam ortasına oturdu. Bütün büyük elektronik firmaları birer sound üretim merkezi kurdular ve patlaması kaçınılmaz bu dev piyasaya tüm güçleriyle ürün verdiler. Hi-fi rehberi, dönemin en çok satan dergilerinden biri haline geldi. Vogue dergisi kadın okurlarını aşağılamayı göze alarak,
'Bayanlar! Tweeter'ları, pikapları, plak iğnelerini bilmek, tanımak hatta kullanmak zorunda değilsiniz. Ama bu ülkeyi yönlendiren en önemli unsurlardan biri hakkında mutlaka bir şeyler bilmelisiniz' diye yazıyordu. Bunun nedeni aslında hi-fi ürünlerinin erkeklere yönelik bir pazarlama stratejisi benimsemesiydi. Ancak erkek dergisi Playboy o dönemde hi-fi konusuna mesafeli yaklaşmayı tercih ediyordu. Ama buna rağmen 1957 yılında hi-fi üzerine atasözleri vermeye bile başlamıştı. 'Gerçek dinleyici müziğe hayrandır. Sound'la kafasını karıştırmaz, peki siz ne tür bir dinleyicisiniz?'
Teknoloji endüstrisi 'lifestyle' diye bir şey olabileceğini yeni yeni keşfediyordu. Dönemin hi-fi aletleri genellikle mobilya biçiminde tasarlanarak sunuluyordu. Zenith, Megabox, Fisher, H. H. Scott gibi markalar müzik dolapları üretiyordu. Bunlar heybetli birer müzik sistemi görünümündeydi. Genellikle erkeklere hitap eden hi-fi ürünlerin tasarımı da görkemli oluyordu tabii. 1957 yılında Time dergisi psikologlara
erkeklerin hi-fi merakını sorduğunda yanıt ilginçti. Erkekler tıpkı araba gibi hi-fi aletlerini de bir güç ve statü belirtisi olarak görüyorlar ve onlara sahipleniyorlardı. Playboy'un bu süreci algılaması uzun sürmedi. Hi-fi için erkeklerin bir numaralı baştan çıkarma aracı yakıştırması yapıyordu erkek dergisi ve şuh kadın resimleri arasında sayfalarca hi-fi tanıtımları veriyordu.
Transistör delikanlıyı bozdu
Her şeye rağmen hi-fi'ın altın yılları 60'ların başına kadar sürdü. Bu yıllarda transistörler vakumlu lambaların yerini aldı ve hi-fi romantizmin sembolü olmaktan çıkarak ailenizin müzik dinleme aleti haline geldi. İlerleyen yıllarda üzerlerine çapraz dantel örtüler konan hi-fi radyolar, dev pikap konsollar artık hiç seksi filan görünmüyordu. Japonların piyasaya girmesinin sonuçları ise Amerikan firmaları için büsbütün kötü oldu. Neredeyse bütün hi-fi üretici firmalar Asya şirketlerinin eline geçti. Tasarımlar da değişti tabii. Bugün bir elektronik eşya mağazasına girdiğinizde birbirinden inanılmaz ve harika tasarımlarla karşılaşıyorsunuz. Kimilerine göre stereo, hi-fi'dan daha iyi; kimilerine göre ise yeni tasarımlar, eskilere fark atar. Kesin olan şu; resimlerini gördüğünüz aletlerin, bize uzak bambaşka bir çağdan gelen hikâyeleri var. Hi-fi mı stereo mu, resimlere bakıp karar vermek size düşüyor.