Bir şeye tutkuyla bağlanmak seksi bir durum!

Bir şeye tutkuyla bağlanmak seksi bir durum!
Bir şeye tutkuyla bağlanmak seksi bir durum!

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Canan Ergüder, bu sezon aşkı arayan bir kadın olarak tiyatro sahnesinde. Sohbete oturduğumuz Ergüder, bazen kendini korumak için içinden bir kabadayı çıkarmak zorunda kaldığını söylüyor.
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

New York’ta yaşarken, bir gün koltuk almak üzere girdiği dükkânda, başka bir kadın daha var koltukları deneyen. Bir an karşı karşıya geliyorlar ve “Ay ne kadar da saçma ama bunu da yapmak lazım” filan derken, laf lafı açıyor; dört saat muhabbet ediyorlar. Hatta görevli, onları orada bırakıp kapıyı dışarıdan kilitliyor ve öğle yemeğine gidiyor.
“Bana isteklerini evrene sunma olayını anlatmaya başladı. Daha önce duymamıştım, çok da mantıklı geldi.” Canan Ergüder, o kadınla tanıştığı günden bu yana, 10 senedir isteklerini -ki onlar da genellikle en büyük tutkum dediği oyunculukla ilgili- o kadından öğrendiği gibi evrene sunuyor. Berkun Oya imzalı ‘Bayrak’ misal, “Tiyatro yapmak istiyorum” dedikten iki gün sonra gelmiş önüne. Doğru işlerin kendisine doğru zamanda geldiğine inanıyor.

‘Behzat Ç.’nin üzerine gül koklayamıyorum’
En son ‘Behzat Ç.’nin Savcı Esra’sı olarak izledik Ergüder’i. Bu sezonsa, şimdilik, ekranda yok. “Çıtası o kadar yüksek bir işti ki” diyor, “Behzat Ç.’nin üzerine gül koklayamıyorum.” Daha yüksek kriterde bir iş gelene kadar bekliyor; bu günlerde hayatını sadece tiyatrodan kazanıyor… Buluşma vesilemiz de Oyun Atölyesi’nin en yenisi olan ‘Nehir’... Oyun, anlamı yüksek olan bir işe ihtiyacı olduğu sırada gelmiş önüne: “Behzat Ç. benim için bittikten sonra ‘Atlılar’ diye bir projeye başlayacaktım ama elimizde olmayan sebeplerden dolayı yapılamadı. Onun moralsizliğindeyken Haluk Ağabey (Bilginer) mesaj attı. Evde TV izliyordum ve saatlerdir telefona bakmamıştım. Bir baktım, ‘Canan Hanım sizinle bir konu hakkında görüşmek istiyorum. Haluk Bilginer’ diye bir mesaj. Biri dalga geçiyor sandım ama aradığımda yanıldığımı anladım. Metni gönderdi, çok sevdim; hele Ayça’nın (Bingöl) da olacağını öğrenince uçtum.”
“Kendi isteklerimi de dile getirebilmeyi ve işler yürümediğinde içgüdüleri daha fazla dinlemek gerektiğini anladım” dediği oyunda uçarı, özgür ruhlu, aşka inanan, yaşadığı anda olmasını bilen ve ileriye dönük hareketlerde bulunmayan bir kadını canlandırıyor... Bir adamla karşılaşıyor ve hiç istemediği halde “Aşk gelirse sonunda neden olmasın?” diyerek, bir süre uyum sağlamaya çabalıyor ona. “Şu ânı yaşayalım, yeter ki birlikte geçirdiğimiz vakte değer verelim” diye düşünürken kadın, adam tam tersi; her şeyi planlayarak gidiyor ve ilişkilerini kalıba oturtmaya çalışıyor. Üstelik bunu geçmişte yaşadığı ‘o ân’a dönmek için yapıyor. Adamı ‘kaybedilmiş’ bulan kadına da tek bir seçenek kalıyor.

‘Gitmeyi öğrenmeli’

Evet, adam çekici, espritüel ve balık tutmaya örneğin tutkuyla bağlı ki Ergüder’e göre hayatta bir şeye tutkuyla bağlı olmak seksi bir durum ve aynı zamanda insanı yükselten bir şey. Ancak kadınları kalıba sokmaya çalıştığının farkında değil ve buna hiç uyanmıyor. Üstelik kadın, adamı değiştirmeye hiç çalışmıyor bunun yanlış olacağını düşündüğünden ve kendisine dürüst davranılmadığını anladığında o malum son kaçınılmaz oluyor.


“Sadece ve sadece o insan için var olunca, kendimizi unutuyoruz...” diyen Ergüder’e göre kişi, kendine iyi gelmeyen bir durumda gitmeyi öğrenmeli. Ergüder, kadınların ‘Bir ilişkiye ancak adamı idare ederek sahip çıkabilirsin’ durumuna oturtulmasına da kızıyor. ‘Nehir’de yapmak istemediği şeyleri sırf adam seviyor diye yapmaya devam eden kadından yola çıkarak, kadınların kendi isteklerini, arzularını, ideallerini arka plana atmaya sürüklendiğini ve onlardan ‘ikinci derece ’ bir varlık olarak hep bunun beklendiğinin altını çiziyor.

Deneyimli oyuncunun ‘en muhteşem hastalık’ olarak tanımladığı aşk ise kişinin kendini kaybetmesi demek. Ve bu şekilde yaşamak son derece güzel olsa da ayağın bir noktada yere basması gerekiyor. Ne yani? ‘Behzat Ç.’nin tarihe geçen repliğindeki gibi “Biz de mutsuz olalım” diye bir şey yok mu? Canan Ergüder, Savcı Esra’nın aksine buna inanmıyor: “Mutsuzluk ilişkilerde olabilecek bir şey, o insanın yanında durursun illaki, fakat bir insanla birlikte olmak için ‘Ne var, biz de mutsuz oluruz’ demeyi arabesk buluyorum ve gerçekçi gelmiyor.”
Canan Ergüder, Amerika’dan temelli döndükten sonra dokusunun romantik ruhuna hitap ettiğini söylediği, esnafını tanıdığı-bildiği ve pijamayla kafede oturduğunda dahi kimsenin yargılamayacağı kadar rahat bir mahallede, Kuledibi’nde oturuyor. Rahat dememiz, kısıtlanmış hissediyor olduğu gerçeğini değiştirmiyor tabii: “Bir kere kadın olduğum her gün hissettiriliyor. İnsan olduğum değil, kadın olduğum hissettiriliyor. En basitinden bu laf atmalar… Bir insana bakıp onu beğendiğinizi söylemek güzel olabilir ama bunu çirkince yapmanın anlamı yok. Dolayısıyla erkek enerjisiyle yürümemi sağlayan ve kendimi bir kabadayı gibi hissetmemi sağlayan bir durum var.” Bazen kendini korumak için içinden bir kabadayı çıkarması gerektiğini söyleyen Ergüder, o kabadayıyla karşılaşıldığında da “Aa dişli bir şey çıktı!” gibi bir tepkiyle karşılaştığını anlatıp soruyor: “Neden dişli olmaya zorlanıyorum ki hayatta? Niye içimdeki erkeği çıkararak karşımdaki erkeği yine idare etmek zorunda kalıyorum?”

‘Birlikte nasıl yaşanılır, bilmiyoruz’ 
Dayatılan davranış şekilleri ve giyim tarzları kadar, kadınların çocukluktan itibaren erkeklere hizmet etmeye zorlanmasından duyduğu rahatsızlıktan da bahseden oyuncu, bu tür toplumsal baskıyla gelmiş görevleri reddediyor.


Şu ara hayata dair en büyük meselesi ise kısıtlanan özgürlükler: “Hepimizin insan olmayı öğrenmesi gerektiğine inanıyorum. Farklı sorunlarımız, farklı inançlarımız var ama ortak bir yerde yaşıyoruz ve birlikte nasıl yaşanılır, bilmiyoruz. Bunu bilmeyince özgürlüklerimiz kısıtlanıyor. Özgürlükler kısıtlandıkça baskı artıyor. Ne kadar baskıcı bir çevreden geliyorsak, o kadar azıtan bir çevreye dönüşüyoruz.”

Yaşamak istediği hayatı yaşıyor Canan Ergüder. Kendi ifadesiyle; bazı şeylere doymuş hissediyor, hazımsızlığı yok. En çok çocuk ruhunu seviyor. Dizginlemek istediği özelliği ise insanlardan ve insanların yaptıklarından çok çabuk etkilenmesi. Şu an en çok yapmaya çalıştığı ve zayıflığının olduğunu hissettiği konu bu: Dış dünyanın tesirini bir kenara koyabilmek. “Neden ben bundan çok çabuk etkileniyorum da bu insan etkilenmiyor? Bu insan bunu nasıl yapabiliyor” gibi soruları çok sorduğunu anlatan Ergüder şöyle diyor: “Çocukluğuma inip yaşadığım sorunlar neydi diye düşündüğümde o zamanlarda aldığım yaralar yüzünden böyle davrandığımın farkına varıyorum. ‘Neden bu kadar çabuk etkileniyorsun’un arkasında da genelde sevilmek isteği var..”