Bir Türk uzaya mı bedel?

Bir Türk uzaya mı bedel?
Bir Türk uzaya mı bedel?
Haftanın iki yerli animasyonu 'Uzay Kuvvetleri 2911' ve 'İksir: Dedemin Sırrı', iddialarının altında kalıyor. Hikâyelerdeki aksaklıkları ne Türklük vurgusu kurtarıyor ne de kopyala yapıştır olay örgüsü...
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Başlarda ülkece kısa zamanda atlatacağımız bir çocukluk hastalığı sanmıştık. Eurovision’da uzun bir süre ilk beşi göremeyen, Oscar’da, Grammy’de adının en azından görünür gelecekte anılmayacağını idrak eden millet, “Ne var canım, biz tüm bunların âlâsını yaparız” haletiruhiyesine büründüğünde 90’lardaydık. Ancak bugünden baktığımızda -ilk akla gelen örnek- Grammy, MTV Ödülleri kadar şaşaalı olmak için yola çıkan Kral TV Müzik Ödülleri’nin tenha kırmızı halısı o kadar masum geliyor ki... Zira 90’ların “biz de o kadar şaşaalı olabiliriz canım ne var” iddiasına 2000’lerde “Bir Türk dünyaya bedel” boyutu eklendi ki heyecanını dizginleyebilene aşk olsun! Misal aksiyon sinemasında en Amerikalı yöntemleri alıp yine Amerikalılar üzerinde uygulamak söz konusu olduğunda bu işi Türklerden iyi kim yapabilir? (‘Deliyürek’, ‘Kurtlar Vadisi’ vs.) Artık ciddiye alınacak hiçbir tarafı olmayan CIA avantürü klişelerinin en demodeleri MİT’e de uyabilir pekâlâ. (Utanç verici TRT dizisi ‘Kızıl Elma’) Mesele ‘Yüzüklerin Efendisi’, ‘300 Spartalı’ gibi ihtişamlı savaş sahneleriyse malum ‘tarihimizde’ hazırı var. (‘Fetih 1453’)
Tabii ki sıra uzaydaydı. Ve haftanın yerli animasyonlarından üç boyutlu ‘Uzay Kuvvetleri 2911’ de bu eksikliği (!) giderdi. Üstelik ‘Turist Ömer Uzay Yolu’nda’ veya ‘Dünyayı Kurtaran Adam’ın iddiasızlığıyla ya da ‘G.O.R.A.’nın komik olma çabasıyla değil, zamanın ruhuna uygun bir diklenişle uzaydayız bu sefer. Uzayda geçen üç boyutlu ve canlıya yakın figürler kullanan bir animasyonu biz neden yapamayalım ki! Türk kumandanlar şöyle Atılgan’vari uzay gemileriyle atmosferin dışına çıkıp boyut atlayamayacak mı, gizemli medeniyetlere denk gelmeyecek mi?

Politik yanlışlık ekibi
Tahmin etmişsinizdir Şahin Michael Derun’un yazıp yönettiği ‘Uzay Kuvvetleri 2911’de Amerikalı askerler, Türk yüzbaşıların emirlerine amade. Murat kaptanın kumandanı olduğu ve bir Amerikalı, bir Japon, bir Türkten kurulu federasyon gemisi, uzayın bilinmeyen bir nebulasına örnek toplamaya gittiklerinde boyut atlıyor, evrenin saklı kalmış bir köşesinde bir medeniyete (spoiler vermemek adına medeniyetin mahiyeti bizde saklı kalsın) misafir oluyorlar ve macera başlıyor.
Tabii ki Türkçe artık sadece dünyanın değil, evrenin ortak dili. Esprileri patlatıp yeri geldiğinde muzip, yeri geldiğinde sert erkek olma sırası Türklerde. Ancak ‘Kaptanın seyir defteri’ diye başlayıp epik müzikler eşliğinde ilerleyen olay örgüsünden hikâyenin kötüsüne insandışı fiziksel özellikler reva görme yöntemlerine kadar her şey gayet Hollywood’vari. Tek farkla Hollywood, bu kadar tecrübe sonunda cinsiyetçi söylemini törpülemek (ya da törpülüyormuş gibi göstermek), hikâyesindeki olası ırkçı çağrışımları tespit edip etkisiz hale getirmek konusunda işi epey ilerletti. ‘Uzay 2911’e bakınca ise Hollywood’un ihtişamına aday olan, ‘dünyaya bedel’ Türklerin incelik konusunda alacakları daha epey yollarının olduğu bariz. Çünkü Murat Kaptan’ın kadın meslektaşlarıyla konuşurken maçoluğu iyice ele alıp onlarla “sen düşünme, düşünmek beynine iyi gelmiyor” gibi cümlelerle flört ettiği ya da “Bir Amerikalı eksik ya da fazla, benim için fark etmiyor” dediği sahnelerin benzerlerine artık en Cumhuriyetçi reflekslerle hareket eden propaganda filmlerinde bile rastlanmıyor.
Bir de hiç bitmeyen bir Anadol, kokoreç sohbeti var ki 90’lar Leman kokan bu espriler insanı hikâyeye bağlamak şöyle dursun daha da itmekten başka hiçbir işe yaramıyor. Çünkü o dönemden bu döneme öğrendiğimiz bir şey varsa o da zannettiğimiz kadar özel olmadığımız, ‘bir Türk uzaya giderse’ klişesinin evrensel bir karşılığının bulunmadığı...

Havalandırma yaması
Haftanın diğer yerli animasyonu Birkan Uz imzalı ‘İksir: Dedemin Sırrı’nın neyse ki Türklerin dünyaya bedel olduğunu göstermek gibi bir derdi yok. Keremcem, Seda Güven, Cansu Tosun’un perdeyi anime hayvanlarla paylaştığı yapım, çocuk izleyiciler düşünülerek kotarılmış bir komedi. Çocuk filmlerine has mucit dedelerden biri, birbirleriyle sürekli didişip duran iki torununu, barışabilsinler diye kendi yokluğunda bir araya getiriyor. Kardeşlerden biri kaçırılınca diğeri, dedenin iksiri yardımıyla konuşabildiği çiftlik sakinleri horoz Fırıldak, kedi Suphi ve Sivas kangal Kanka’yla kurtarma çalışmalarına başlıyor.
Bildik formüllere dayalı bu hikâyede Türk dokunuşu neyse ki sadece bir eşeğin diğerine Keremcem’i kastederek yaptığı “Bu, manita mı yapmış?” gibi pek de komik olmayan esprilerle sınırlı kalıyor. Ancak burada da formüle, bildik çatışmalara bu kadar yaslanmanın dezavantajları söz konusu. Misal, sırf filmin Hollywood’daki türdeşlerinden birini izliyormuşuz yanılsamasını yaratmak için konulduğu bariz havalandırma borusu sahnesini hikâyeye yamamak pek işe yaramıyor. Filmin hayvan karakterleri, kedi, köpek ve horozun kendi aralarındaki dinamiğin acemice kurgulanmış olması böyle bir hikâyenin mizahını vasatın altına çekiyor. Ve filmin sponsoru alışveriş merkezinin hikayenin bu kadar merkezine yerleştirilmesi de doğrusu pek hoş olmuyor. Ama ‘Uzay 2199’un iddiası yanında insan bu tür noksanları hoşgörmeden edemiyor.
İşin teknik kısmı ise şöyle özetlenebilir: ‘İksir...’in canlı oyuncularla anime karakterleri bir araya getirdiği sahneleri de ‘Uzay 2911’in insana yakın anime figürleri de insana eski Türk oyuncaklarını hatırlatıyor. Hani yolcuların yandan, önden ve arkadan görünüşlerinin ayrı ayrı dört tarafa yapıştırıldığı tenekeden polis arabaları gibi... ‘Uzay 2199’un figürleri, herhangi bir ağırlıkları yokmuşçasına koşmaları gereken yerde havada süzülüyor gibiler. Anatomileri ise bildik insan hareketleri yapmalarının önünde büyük bir engel. ‘İksir...’, karakter tasarımı açısından ‘Uzay 2911’den daha ileride olsa da canlı oyuncularla bir araya geldiği sahnelerin yetersizliği gözlerden kaçmıyor. En azından denenmiş diyebilirsiniz. Ancak eldeki teknik olanaklar boş verilerek “Biz de bunu yaparız” tavrıyla büyük işlere kalkışmanın, hikâyedeki boşluklarla ilişkisi olmadığını söyleyebilir misiniz?