Bir yaşamı hatırlamak

"Bir cesete zincirlenmek gibi değil mi?" Bu soru John Bayley'ye kendi eşi de Alzheimer hastası olan biri tarafından yöneltilmiş.
Haber: Martin Amis / Arşivi

"Bir cesete zincirlenmek gibi değil mi?" Bu soru John Bayley'ye kendi eşi de Alzheimer hastası olan biri tarafından yöneltilmiş. Bayley sorudan ve bu benzetmeden tiksinmiş ama soruya hak ettiği cevabı vermeye de gerek görmemiş. Bir ceset bazı mütevazı özelliklere sahiptir. Sessizdir, hareketsizdir, hepsinden önemlisi, ne yapacağı bellidir; hiçbir şey. Bir ceset yapabileceğinin en kötüsünü yapmıştır zaten. Ayrıca bir ceset sevilmez ve de ölemez.
Çok genel bir anlamda edebiyat iç dünyayla, sinema ise dış dünyayla, gözle görülenle ilgilenir. Bayley'nin eşi Iris Murdoch üzerine yazdığı üç ciltlik kitapta Alzheimer'ın ıstırabı felsefenin tesellisiyle, Proust'a, Tolstoy'a, Thomas Hardy'ye ve Henry James'e zarif ve doğal geri göndermeler ve geri dönüşlerle biraz olsun azaltılıyor. Diğer yanda Richard Eyre'ın filmi Iris, bütün inceliği ve hassaslığına rağmen rahatsız edici derecede çiğ. Filmin bitiş jeneriğiyle birlikte kendinizi toparladığınızda kansere büyük bir hayranlık geliştirdiğinizi fark ediyorsunuz.
Bayley'ler hem birbirlerini tamamlayan zekâ ve başarılarıyla (John Bayley, bir romancı, bir şair ve inanılmaz akıcı bir dile sahip bir edebiyat eleştirmeni) hem de tavırları ve alışkanlıklarıyla merkezin dışında eksantriklerdi. Hastalanmak ve yaşlanmaktan hoşlanan, kışı yaza, sonbaharı ilkbahara tercih eden, güneşsiz gri günlere özlem duyan türden insanlardı. Yağmur, kasvet, yalnızlık ve sessizlikten hoşlanırlardı. Tabii televizyonları yoktu ve istemeye istemeye alınan radyo modernitenin en bayağı haline teslim olmak anlamına geliyordu. Aşırı pasaklılığa olan düşkünlükleri birbirlerine olan bağlılıklarını daha da güçlendiriyordu.
İki tuhaf çocuk
Bayley'lerin evinde sabun bile kirliydi. Tek ayakkabılar ve çoraplar ani bir sel baskınıyla gelmiş gibi yerlere saçılıydı, kapaksız kurumuş tükenmez kalemler ayakların altında ezilirdi. Farelerin istilası 'çok samimi, hatta heyecan verici' bulunurdu. Bayley'ler gittikleri her yere bir sürü kitap, pis giysiler, eski gazeteler ve tozlu şarap şişeleri taşırlardı. Tabakları lekeli, bardakları yağlı ve yapış yapıştı. Berbat durumdaki banyo çok az kullanılırdı; şilte ıpıslaktı, çarşaflar hiç değiştirilmezdi. Bir keresinde satın
aldıkları etli bir börek mutfakta yok olmuş. Mutfak etli böreği yemiş.
Çocuk sahibi olmanın beklenmedik faydalarından biri insanı kendi çocukluğundan
sıyırmasıdır: Artık geri dönüş yoktur. John ve Iris doğal olarak çocuk sahibi olmayı bir an bile düşünmediler, onlar kendilerini yetiştirmek istiyorlardı. Kendilerine 'iki tuhaf çocuk' diyorlardı. Bu onların pisliği ve pasaklılığı kucaklamalarıyla doğrudan bağlantılıydı. Tam anlamıyla çamura, çocukluğun ve bebekliğin yapış yapışlığına duyulan bir özlemdi. Profesör Bayley ve Dam Iris huysuz bir şekilde yaşlılığa doğru zaferle yol alıyorlardı. Sonra üç yaşında biri orada kalmak, yaşamak ve ölmek için onlara katıldı. Iris Murdoch.
Eyre'ın filmi Bayley'nin anlatısının ana hatlarına oldukça sadık kalıyor. Ama bir yaratıcı başkaldırı da kendini hissettiriyor filmde. Eyre iki çok şahsına münhasır insanın tuhaf öyküsünden evrensel bir öykü çıkarmayı başarmış. Nasıl?
Bayley Iris kitaplarına Milton'un deyimiyle
'entelektüel varlığını' ve 'sonsuzlukta dolaşan o düşünceleri' de katarak zamanla mekân arasında kayıyor. Eyre ise kendi yaklaşımında neredeyse geometrik denebilecek kadar özenli ve dolaysız. Geçmişle gelecekten
oluşan ikili bir zaman düzlemi oluşturup meddücezir gibi karşılıklı gelip gitmelere dayanan bir ritmi oluşturuyor. Film bütününde
iki başrol oyuncusunun birbirlerinin dünyalarına girmeye yeni başladıkları 1950'lerle 'karanlık doktor' Doktor A.'nın ziyaretinin gerçekleştiği 1990'lar arasında hafif bir kararsızlıkla titreyerek salınıyor.
Filmin başında bisikletini süren (ve John'u rahatlıkla geçen) başı heyecan ve iştahla arkaya atılmış genç Iris'i izliyoruz; yeteneğinin bereketiyle karşılaşmak için acele ediyor. Sonra çalışma odasının karmaşasında son romanı üzerinde çalışan yaşlı İris'i görüyoruz. Sayfaların kenarlarına sürekli olarak 'afalladı' kelimesini yazıyor. Afallamak onu afallatıyor, afallamaktan afallıyor. "Onları şaşırttığında bütün kelimeler böyle davranır", diyor kocası teselli eder gibi. Iris afallamaya devam ediyor ve gözlerinde korkunun sonsuzluğunu görüyoruz. Patoloğun teşhisi: "O kazanacak". O kazanacak: Yaşlılık kazanacak. Eyre buna özellikle parmak basıyor. Iris bütün sıradan kadın ve erkeklerin öyküsüne dönüşüyor; zamanın trajedisi üzerine bir öykü.
Senaristlerin 'yan öykü' dedikleri şey flört üzerine bir komedi. John, Iris'ten daha genç (John 28, Iris 35) olduğu için önemli bir simetri kuruluyor: John kekeme, kasabalı âşık bir bakir. Iris özgür ruhlu, gürbüz ve dinç bir bohem. John çok geçmeden Iris'in bütün erkeklere ve kadınlara ne kadar korkutucu ve şeytani bir şekilde çekici geldiğinin farkına varıyor. Iris'in bir sürü sanatçı, akademisyen, zeki sevgilileri var ve en büyük kaynağı kendi hayal gücünün özel evreni. John da burada devreye giriyor. Iris bir anlamda ona 'razı' oluyor. Domestik hayatın ne kadar pasaklı olursa o kadar iyi-onun sanatını özgürleştireceğini önceden hissediyor.
Asıl öykü, yani yaşlanmanın öyküsü, hastalığın ortaya çıkışıyla başlıyor ve teşhisle ölüm arasındaki beş yıla yayılıyor. Çok geçmeden 'İngiltere'nin en zeki kadını' yüzünde şaşkın bir dikkatle teletubby'leri izlemeye başlıyor. Bu Iris'in en iyi hali. Yapışkan ve boğucu bir bağımlılık ürkütücü ajite ruh halleriyle işaretleniyor; kilitleri kırıyor, fırlayıp kaçıyor. Alzheimer da bu anlamda simetrik bir hastalık. Her kayıp kaybetme bilincini azaltıyor. Artan şey John'un ıstırabı ve film onun isyanlarını, hiddetini ve acısını bizden saklamıyor. John her zaman Iris'in en büyük sırrına, beynine hükmedebilmeyi istemişti. Şimdi o beyin tamamen onun kontrolü altında ama artık içinde hiçbir şey yok.
Alzheimer belası
Alzheimer günlük yaşam aktivitelerinin sürdürülmesini engelleyen kronik bir beyin hastalığı. Hastalar bir süre sonra gündelik yaşamlarını sürdüremez hale geliyorlar. Eşyalarını kaybediyorlar, konuşurken doğru sözcükleri bulamıyorlar ve duygusal tepkilerini kontrol edemiyorlar. Kollarının, bacaklarının, bağırsaklarının ve idrar keselerinin kontrolünü yitirip bir iki yıl içinde yatalak oluyorlar. Alzheimer hastalığının tanısı çoğunlukla 65 yaşın üzerindekilere konsa da, hastalık genellikle kalıtsal nedenlerden dolayı 50'li yaşlardakilerde de görülebiliyor. Yine de hastalığın kalıtsal yollarla geçme riski çok düşük. Ailesinde Alzheimer hastası olanlar, Gingko Biloba gibi hafızayı kuvvetlendiren bitkisel ilaçlar kullanarak ve bol bol bulmaca çözerek hastalık riskini minimuma indirebiliyorlar. Nedeni tam olarak bulunamadığı için, tedavisi de olmayan hastalığa yakalananların belleğini kimi ilaçlar bir dereceye kadar düzeltebiliyor, özgül bazı belirtilerin kontrol edilmesine yardımcı olabiliyor. 1997'de kurulan Alzheimer Derneği'nin başkanı Prof. Dr. Murat Emre, Türkiye'de bu konuda başvurulabilecek en iyi uzmanlardan biri.
16. sayfadan devam
Beyine hasar veren hastalıklara 'beyine hakaret eden hastalıklar' denir. Beyin ne kadar güzelse hakaretin etkisi de o kadar fazla olur. Iris'in beyni gerçekten çok güzeldi. Romanlarına baktığımızda onların aşırı masumiyeti, delişmenliği ve endişe verici sürprizleri bizi rahatsız eder. Görsel zenginliklerinin altında incinilebilirliğin ateşi bir kehanet gibi yanar hafiften.
Eyre'ın filmi dört performansın oluşturduğu temelin üzerine kurulmuş. Güzelliğinin sıradanlığı genç Iris'i oynayan Kate Winslet'a bir engel oluşturacakmış gibi görünüyor ama bakışlarının ciddiliği ve kararlılığı Murdoch'ın hayal gücünün genişleyen aydınlığını çok güzel betimliyor. Hugh Bonneville ve Jim Broadbent Bayley karakterini kusursuz canlandırıyorlar; Broadbent'ten kuşkusuz daha çok şey bekleniyor, o da beklenileni fazlasıyla veriyor. Olgun Iris'i oynayan Judi Dench'e gelince: Dench neredeyse doğaüstü bir performans sergiliyor. Ben Iris'i tanıyordum, onun o kurnaz, çekingen ve gizemli gülümseyişini saygıyla öpmüştüm. Sanki Dam Judi ve Dam Iris sürekli olarak metafizik bir çekim alanında var olmuşlar gibi. Dench'in performansı sanatta bulunan en ender özelliğe sahip - aşikar kaçınılmazlık.
Denizciler akıntıdaki bir değişime 'dalgaların yeniden düşünmesi' derler. Iris gençlik ve yaşlılığın yan yana konmasının insanın içine işlemesinin yanında bir okyanus duygusu veriyor insana. Bayley Iris'in George Elliot'u pek sevmemesine rağmen onun yazdığı birçok şeyin Elliot'un karakterlerinden Maggie Tulliver'ın "rutubete, ıslaklığa âşığım" sözünü hatırlattığını yazıyor. Kuruluğa Karşı, Murdoch'ın en ünlü felsefi makalelerinden biriydi. Eyre'ın filminin kurduğu dünya da kuruluğa karşı: Iris'le John'un sık sık yüzmeye gittikleri göller ve ırmaklar, deniz (Iris'in önemli romanlarından birinin adı The Sea, The Sea / Deniz, Deniz), yağmur, yağmur, onları dünyadan gizleyen bütün o sular.
Siz de kendinizi gözyaşlarınızdan oluşacak sellere hazırlayın.
* Romancı, The Observer ve
The Guardian yazarı.
Çeviri: Zeynep Aksoy
Alzheimer Derneği: (0212) 588 21 08