Bir yaz günü hikâyesi

Haziran 1993. Bir grup Boşnak askeri tarafsız bölgede kaybolur.
Haber: MEHMET TEZ / Arşivi

Haziran 1993. Bir grup Boşnak askeri tarafsız
bölgede kaybolur. Sabah olunca iki cephenin ortasında kaldıklarını fark ederler. Sırplar ateş açar. Sadece Ciki hayatta kalmış gibidir. İki cephe arasındaki sipere sığınır. Bir süre sonra durumu kontrol etmek için iki Sırp askeri yollanır. Saklanan Ciki birini öldürür, Nino'yu ise yaralar. Ancak dehşet bitmemiştir. Çünkü ölen Sırp, Amerikan
malı bir mayını, öldüğünü sandığı Boşnak Çera'nın cesedinin altına yerleştirmiştir. Çera kendine gelince üçlünün çaresizliği de başlar.
Bosna savaşının tam ortasında iki cephe arasındaki tarafsız bölgede iki Boşnak ve bir Sırp'ın aynı çukurda mahsur kalması pek çok sonuca gebe olabilir. Karşıtların birbirini belki de ilk kez yakından görmesi. Düşmanı ilk kez kanlı canlı bir insan olarak (üstelik aynı dili konuşan) keşfetmek. Peşinen sevmediğin birinin zamanla sana benzediğini görmenin verdiği rahatsızlık vs. Düşmanlar birbirlerini keşfettikçe savaşın anlamsızlığı ortaya çıkar, kimse haklı değildir, şiddet ve savaş lanetlenir, insanlık kazanır... Ancak tarafsız bölge tüm bu klişelerden arınmış, gerçek anlamda tarafsız bir film. Son derece doğal, şövenizmden, milliyetçilikten, ya da ucuz savaş karşıtlığı klişelerinden arınmış, orada yaşanan havayı olabildiğinde objektif verebilen, kendi türünün ender örneklerinden.
Yaz güneşinin altında
32 yaşındaki Bosnalı yönetmen Danis Tanovic'in savaş sırasında Bosna ordusu arşivleri için 300 saatlik bir sınır çekimi yapmasının kuşkusuz filmin olaylara bakışıyla
yakından ilgisi var. Bunun en önemli yansıması savaş kavramının ele alınış biçiminde. Öyle ki Tanrı'nın muhteşem ve huzurlu bir doğa bağışladığı bu topraklarla tezat oluşturan sürekli çatışma ve savaş, filmin en doğal en olağan parçası. Savaş yaşanması gereken kaçınılmaz bir olgu ve sırf bu yüzden de kabullenmesi belki de en kolay olan şey. Tıpkı film boyunca Bosna Hersek'in çayırında çimeninde, (Slovenya'da çekilmesine rağmen Bosna'nın doğal özelliklerini yansıtan bir bölge seçilmiş) kuş sesinde yüzümüze şaplak gibi inen yaz mevsiminin sarhoş eden, uyuşturan, teslim alan bezginliği gibi doğal bir afet savaş. Hikayenin en çarpıcı en hüzünlü yerinde bile gökyüzündeki bembeyaz bulutların arasından parlayan yaz güneşi, ağustos böceklerinin sesleri ve cepheyi örten yeşil örtü insana anlaşılmaz bir yaşama sevinci ve umut veriyor. Tüm bu olağanlık içinde manzarayı bozan belki de tek unsur buraya ait olmayan Birleşmiş Milletler barış gücünün suya sabuna dokunmayan tavırları ve medya. Savaş muhabirlerinin, istisnalar dışında (ki bu filmde istisnai gazeteci Jane Livingstone'u Before The Rain/Yağmurdan Önce filminden hatırladığımız Katrin Cartlidge canlandırıyor) magazin muhabirlerinden farksız tavırları, Tanovic'in varlığını kabul ettiği ama dozunda eleştirmeyi de ihmal etmediği bir nokta. Ölmek üzere olan bir askeri görüntülemek için birbirini ezen muhabirler arasındaki Jane, canlı bağlantıda haber editörünün "Ne? Daha onlarla konuşmadın
mı? O halde ne bekliyorsun?" diyen heyecansız
ama ne yaptığını iyi bilen sesiyle çok da fazla mücadele edemiyor.
Danis Tanovic öncelikle cast seçiminde son derece başarılı. Filmde kahraman yok, anti kahraman ve sonuç olarak savaştaki herkes gibi kaybedenler var. Bu antikahramanlar içinde bize sempatik gelen ve kendimizi kolayca özdeşleştirebileceğimiz tek bir isim bulmakta da zorlanıyoruz. Filmin başarısının sırrı belki de burada. Ciki'yi canlandıran Bosnalı oyuncu Branko Djuric filmin başkahramanı görünümünde ve filmin bir bölümünde bize en yakın olan kişi. Şehirli bir Bosnalı ve fim boyunca üzerinden çıkarmadığı Rolling Stones'un meşhur dil çıkaran tişörtü ve bez Convers'vari ayakkabılarıyla geçerken kazara sipere düşmüş bir sivil gibi. Öte yandan boş bulunup
"Merhaba benim adım Nino," diyerek elini düşmana uzatan ve karşılık alamayan Nino'ya da yakınız çoğu zaman. Mayının üzerinde çaresizce yatarken kendisine umut vermeye çalışan Ciki'ye "Sağol moralimi düzelttin ama altıma sıçmak üzereyim bu konuda ne yapacaksın?" diyen Çera da, Birleşmiş Milletlerin suya sabuna dokunmayan tavırlarını ve aşılmaz bürokratik umursamazlığını delmeye uğraşan Fransız Çavuş Marchand da rahatça kendimizi özdeşleştirebileceğimiz tipler.
Do you speak English?
Herşey bir yana filmde en dikkat çekici noktalardan biri dil sorunu. Fransız askerlerinin film boyunca her seferinde
ısrarla 'Parlez-vous Français?' deyip hep No, sonra da 'Do you speak English?' deyip Yes yanıtı alması Tanovic'in onlara muzip bir göndermesi olsa gerek.
Filmin en çarpıcı anı ise Barış gücü gelene kadar baş kahraman olarak gördüğümüz Ciki, Nino ve Çera'nın 'Do you speak English' ve benzeri sorulara maruz kaldıklarında yaşadıkları çaresizlik. Bir anda İngilizce ve Fransızca konuşulmaya başlanan filmde ana karakterler, belgesel kanallarında rastladığımız, fonda İngilizce konuşan bir ses eşliğinde takdim edilen yerel birer kabile mensubuna dönüşüyorlar. İşte bu noktada Batılı olan ve olmayan, savaşın içinde olan ve olmayan, o topraklara ait olan ve olmayan, gitmesi gereken ve kalması gereken tüm çıplaklığıyla ortaya çıkıyor.