Bir yıl önce iki Alman kurduyla bir koltukta yaşıyordum

Bir yıl önce iki Alman kurduyla bir koltukta yaşıyordum
Bir yıl önce iki Alman kurduyla bir koltukta yaşıyordum

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

İlker Kaleli, 'Kayıp Şehir' dizisinde canlandırdığı topçu İrfan rolüyle şu aralar herkesin dilinde. Kaleli, üstüne basarak söylüyor: "Tek derdim oyunculuk benim."
Haber: İPEK İZCİ / Arşivi

Yarı Alman yarı Türk bir anneyle, Vanlı bir babanın çocuğu olarak İstanbul ’da doğmuş büyümüş İlker Kaleli. 28 yıllık hayatı boyunca tek derdi hep oyunculuk olmuş. Kültür Üniversitesi’nde Sanat Yönetimi okurken iki sene boyunca Şahika Tekand’ın kurduğu Stüdyo Oyuncuları’nda eğitim almış. Mezun olduktan iki sene sonra ise ver elini Londra. O iki yılda boş durmamış tabii, müzikle uğraşmış, DJ’lik yapmış, reklam filmlerinde oynamış. İlker Kaleli, “Bana açık ve alternatifli düşünmeyi, kimseye ihtiyaç duymadan ayakta kalmayı ve bir şeyi gerçekten istiyorsan onu gerçekleştirmenin mutlaka bir yolu olduğunu öğretti” dediği Londra’da dört yıl boyunca oyunculuk için didinip durmuş. En büyük hayali ise National Theatre’da sahneye çıkmak. Kaleli, malumunuz, şu aralar Kanal D’de yayımlanan ‘Kayıp Şehir’de canlandırdığı topçu İrfan karakteriyle adından söz ettiriyor. Biz de kendisini yakından tanıyalım dedik…

Geçen sene bu zamanlar nerede, ne yapıyordunuz?
Londra’da LAMDA’dan mezun olmuştum, audition’lara girip çıkıyordum. Okul sonrası ilk defa hayata karışmaya çalıştığım, önümü göremediğim, karanlık bir dönemdi. Arkadaşlarımda kalıyordum çünkü ev kirası veremiyordum. Hatta geçen sene tam bu ay, iki Alman kurduyla bir koltukta yaşıyordum.

Neydi o zamanlar hayaliniz?

O zaman İngiltere’deki tiyatrolarla ve film sektörüyle ilgili ciddi hayallerim vardı ki hâlâ var. Onları gerçekleştirmek adına bir şeyler yapmaya çalışıyordum. Ama daha spesifik olarak, National Theatre’da bir oyun içerisinde olmak istiyordum.

Sonra?
Sonra hangi kumpanyayla iletişim halinde olsam, bir yandan körelmeden ve finansal açıdan yıkılmadan hem hayatımı idame ettirip hem oyunculuğu nasıl yaparım diye düşünürken Türkiye ’den ‘Son’ adlı diziden görüşmek istediklerini söylediler. O dönem Türkiye’ye temelli dönüş yapmayı düşünmüyordum, ‘Son’ sürekli gidip gelebileceğim, esnek bir işti, o yüzden kabul etmiştim. Ayda bir gelip çekim yaptıktan sonra İngiltere’ye dönüyordum.

‘Son’ bittikten sonra İngiltere’ye temelli niyetiyle mi döndünüz?
 
Tabii. Sonra aynı belirsizlik süreci... Ciddi bir ilgi vardı dizi ve film sektöründen, tiyatrodan… Mesela bir Shakespeare audition’ı geldi, çok şevkle hazırlandım ona, o sıra bir şey yapmaya çok açtım. Her şey tamam, başroldü, 12. Gece oyununda Orsino’yu oynayacaktım.

Peki, neden başrolü kaptığınız halde şu an burada sizinle bu söyleşiyi yapıyoruz? 

(Gülüyor) İyi bir fringe tiyatrosuydu ama masrafları kendi cebinden karşılıyor ve herhangi bir ücret almıyordun. Ben de finansal açıdan bitik durumdaydım. Ev kirası veremiyor, faturaları ödeyemiyordum, olmadı…

Bu kadar sıkıntıdayken ne iş yapıyordunuz?
 
Bir sürü günlük iş yaptığım oldu, DJ’lik de yaptım, bar mutfağı da temizledim.

‘Kayıp Şehir’ nasıl geldi sonra önünüze?
 
Londra’daydım. Yine nerede yaşadığımı bilmediğim bir dönemdi.

Tam bir loser dönemiymiş yalnız…

Loser demeyelim ya lütfen, bohem diyelim (Gülüyor). Umudum vardı çünkü, bırakmamıştım hayatı. Teklifler geliyordu ama içime çok sinen bir şey olmadan dönmek istemiyordum. ‘Kayıp Şehir’ için ısrarlı bir arayış söz konusuydu. Audition sahnesi geldi, çektim, gönderdim. Sonra da anlaştık işte.

İlk bölümde bir rövaşata sahnesi vardı. İyi futbol oynar mısınız?

Yok, sadece hareket mekaniğini anlayabiliyorum. Dizi için futbolcuları izledim; futbolcuların çekildiklerinin farkında olmadıkları zamanlarda ne yaptıklarına, antrenmanlara, koşuşlarına, fiziklerini kullanışlarına, ani çıkışlara, duruşlarına baktım. Rövaşatada da bir şey yok aslında, altı üstü kendini yere atıp ayağını yukarı kaldırıyorsun. Ama zor olan kısmı kornerden gelen sert ortaya onu denk getirip gol atmak. Yoksa hareketin kendisini boşa yaptığınız zaman bir sorun yok, ki çekimlerde öyle yaptık zaten. Yandan biri elle attı topu, ben çat diye vurdum. Atmış metreden şut gibi bir şey gelmedi yani.

Karakteriniz İrfan’la ilgili ne düşünüyorsunuz? Sempatik ama bir yandan da terlikle dövülesi bence…
Sopayla döven de var (Gülüyor). İrfan, ailesine zarar veriyor ama seviliyor çünkü aynı zamanda sempatik. Kendimden yaşça küçük birini oynuyorum, ben 28’im, İrfan 23 ve bana göre iç ritmi çok daha hızlı. Hayata karşı heyecanı, ateşi yüksek ve işte onu oynarken sempatik yapmak gerekiyor. Şu an karizmatik olacak bir yaşta ve duruşta değil bence İrfan, sempatik olabilir en fazla. Yaptığı şeyleri tutkudan yaptığını seyirci gördüğü zaman inanmak dışında bir de sevgi beslemeye başlıyor karaktere.

Role nasıl hazırlandınız? 

Senaryoyu üst üste çok okudum, İrfan’ın geçmişini çok düşündüm, internetten Trabzon fotoğraflarına baktım mahalle mahalle, müziklerini dinledim. Oradan orijinal bir şey getirmek gerekiyordu. İrfan, topçu. Oyunculukla benziyor bir yerde, riskli kariyerler, garantisi olmayan hayatlar ama bir yandan delicesine bir tutku var. O konuda empati kurmak kolay oldu.

İrfan, hayallerine gitmek konusunda çok cesur.

Kesinlikle. Bizim onunla en ortak noktamız o zaten. O da benim gibi hayallerinin peşinden gitmeye cüret ediyor.

Aslında hepimizde olması gereken bir şey şu an çok ekstrem görünüyor…
Bence de öyle ama günümüz dünyasında oyunculuk, futbolculuk, şarkıcılık, türkücülük çok gören işler. Çok fazla insan bu işleri yaparak hayatını kazanmak istiyor ama o kadar pozisyon yok. Ne bileyim, oyunculuk açısından bakarsan o kadar rol yazılmıyor. Dolayısıyla birileri işin doğası gereği geride kalıyor. O yüzden de herhalde çok çalışmak, vazgeçmemek ve şevkli olmak gerekiyor.

Sizin vazgeçmeyi düşündüğünüz oldu mu?

Oldu tabii ama bir şekilde geri döndüm. Kendime inancımın düştüğü zamanlar oluyordu, hâlâ oluyor. Ama bakıyorum ki ben bir şekilde hâlâ bunu yapmaktan zevk alıyorum, o zaman “Tamam” diyorum, “bırakma, devam et”. Derdim oyunculukla benim, başka bir şeyle değil.

‘İstanbul, makyajı akmış bir kocakarı’

‘Kayıp Şehir’, İstanbul’un görmek istemediğimiz tarafını gösteriyor. Siz nasıl anlatırsınız doğup büyüdüğünüz şehri?

Grotesk… İstanbul dünyanın en güzel şehirlerinden biri ama öyle bir yapılaşma var ki aynı zamanda en çirkinler arasında da oynayabilir. Bu kontrastın içinde milyonlarca sıkışmış hayat var. İstanbul denince aklıma hep makyajı, rimeli akmış bir kocakarı gelir. Eskiden vardı ya falcılar, güzelmiş belli ki gençliğinde, yaşlanmış artık. O makyajı da akmış. Ama hâlâ gülüyor...

Görmezden gelinen insanlar dizimizde...

‘Kayıp Şehir’de lüks villalar yok, eve topuklu ayakkabıyla giren bir ev halkı yok, ne bileyim Behlül yok ki bunlar Türk izleyicisinin hep çok sevdiği şeyler. Sizce bu ‘eksiklere’ rağmen neden tutuyor dizi?

İşte tam da söylediğin nedenlerden dolayı tutuyor bence. Türkiye’nin yüzde 90’ının gerçeği topuklu ayakkabılarla eve girip, lüks villalarda yaşamak değil; asıl gerçek ‘Kayıp Şehir’de gördüklerimiz. Bizim hikâyenin şu ana kadar başarılı gitmesinin en büyük nedeni samimiyeti ve hayatın içinden oluşu bana göre: Görmezden gelinen insanların dizide var oluşu… Hatta arka planda olmayıp konuşuyor olmaları… O yüzden toplumda karşılığını buluyor yapılan iş. Tamam, villalar, topuklu ayakkabılar, Ferrariler de olsun ama orijinal olsun, tekdüze, içeriksiz, tek boyutlu olmasın. Bunlar tema aslında. Baktığın zaman gördüğün tek şey insan. Çok zengin, çok ihtişamlı hayat yaşayan insanlar arasında da büyük dramlar olabiliyor. Çok fakir, hayatın sillesini her gün yiyen insanlar arasında da oluyor. Temaya takılmayıp, işin orijinalliği içinde ne yaşanıyor, ona bakmak lazım. Türkiye’de özendirme, parlatma, şişirme almış başını gidiyor. İçerik ne yazık ki daha geri planlara bırakılmış durumda.