Biraz fazla korunaklı

Biraz fazla korunaklı
Biraz fazla korunaklı
Anne Fontaine'in bu hafta gösterime giren yeni filmi 'Yasak Aşk', efsane senaristi Christopher Hampton'ın da kusursuz olmadığını gösteriyor.
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Yazın hayatında 50 yılı arkasında bırakmış bir yıldız senaristten beklenmeyecek şeyler var. Özellikle de söz konusu senarist, edebiyat uyarlaması mefhumunu bambaşka yerlere taşımış Christopher Hampton’sa (‘Tehlikeli İlişkiler’, ‘Sessiz Amerikalı’, ‘Kefaret’, aynı zamanda yönetmenliği de üstlendiği ‘Carrington’, liste uzayıp gider). Misal, bir Hampton senaryosunda çatışma hemen ortaya çıksın da işimize bakalım diye olay örgüsü koştur koştur ilerletilmez. Ya da bir sahnede onlu yaşlarının sonunda, sörften başka pek derdi olmayan bir genç , bir sonraki sahnede ‘iki sene sonra’ ibaresi belirir belirmez, telefonda Çin mallarının sektörde yol açacağı zararı tartışan bir adamına dönüşmez. Ancak bu hafta gösterime giren Anne Fontaine filmi ‘Adore / Yasak Aşk’, senarist hanesindeki Hampton’ın da kusursuz olamayacağının kanıtı.

Aslında ‘Yasak Aşk’, normal koşullarda tam da Hampton’ın kusursuz bir iş çıkartacağı türden bir hikâyeye sahip. Çocukluklarından beri yakın arkadaş olan iki kadın Roz (Robin Wright) ve Lil (Naomi Watts), birbirlerinin oğullarıyla ilişki yaşamaya başlayarak yakınlıklarında yeni bir boyuta yelken açıyorlar. Etraflarında kimsenin anlamadığı bir yakınlık bu. Hatta çevresindekiler sıklıkla onların lezbiyen olduğunu düşünüyor. İki anne ve oğulları da Avustralya’nın, seyahat acentesi reklamlarından fırlamış gibi duran izole bir köşesinde ‘toplumsal normların’ dışında kendilerine ait bir yaşam tarzını sürdürüyorlar.

Ancak neyin toplumsal norm, neyin norm dışı olduğunun keskin sınırlarla çizili olduğu bu korunaklı dünya , eninde sonunda sığlığıyla izleyeni de kendinden uzaklaştırıyor. Çocuklukları, televizyon filmlerine yakışacak bir iki sahneyle geçiştirilen iki genç erkeğin, hemen bir sonraki sahnede birer Adonis olarak belirebildiği bir dünya bu... Annelerin birbirlerinin oğullarına duydukları ilginin öncesi de aralarındaki yakınlığın dinamikleri de açık değil. Tabii ki filmi sıradışı bir ‘Mavi Göl’ versiyonu olarak kurgulamak da bir tercih. Ama ‘Yasak Aşk’tan seyirciye geçen tek his, böyle bir bilinçli tercihle yüründüğü değil de Hampton’ın, birbirlerinin oğullarıyla yatan anneler noktasında takılı kaldığı, kendi içinde inanılır bir dünya kurgulamaya yeteri kadar mesai harcamadığı yönünde. Anne Fontaine de ne yazık ki plaj şıklığından gözleri kamaşmışken, senaryonun bu noksanlarını bertaraf edecek bir tavır geliştiremiyor. İki anne ve oğullarının korunaklı dünyası izleyiciyle de arasına mesafe koyuyor.

Belki tüm bunlar, filmin uyarlandığı Doris Lessing imzalı kısa romanda göze batmayacak unsurlardır. Ne de olsa, kısa roman, boşlukları okuyucunun doldurmasına olanak veren, onun sezgilerine güvenen bir mecra. Ancak görüntülerin ya da imaların değil de olay örgüsünün hâkim olduğu, baskın karakterleriyle sezgilere de pek yer bırakmayan yaklaşık 100 dakikalık bir film, böylesi boşlukları kaldırmıyor. Bu yüzden Naomi Watts ile Robin Wright arasındaki sıradışı kimya da boşa gidiyor, ortada oynanacak bir şey olmadığında iki oyuncunun çabaları da sonuçsuz kalıyor. Watts, tıpkı ‘Diana’da olduğu gibi asabi hallerini, derin bakışlarını oturtabileceği bir zeminden yoksun kalıyor. Wright ise karakterinin çelişkili ruh halini bize yansıtabileceği bir fırsat yakalayamıyor.