Biraz insan olmaktan bahsedelim

Biraz insan olmaktan bahsedelim
Biraz insan olmaktan bahsedelim

Fotoğraf: Muhsin Akgün

'Öyle Bir Geçer Zaman ki'nin Cemile'si Ayça Bingöl, 'Nehir' oyunu ile sahnede; cuma günü vizyona girecek 'Benim Dünyam' ile sinemada boy gösteriyor. Bingöl ile sahneden perdeye uzandık...
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

Üç yıl boyunca oynadığı ‘Öyle Bir Geçer Zaman ki’ dizisinde maruz kaldığı psikolojik, fiziksel ve cinsel şiddetten mütevellit, ‘kendisi de Cemile gibi ağır bir kadın mıdır’ diye düşünebilirsiniz; her ne kadar ekranın bir illüzyon olduğunu bilseniz de. Oysa ki, Cemile ne kadar ağırsa o kadar enerjik, o kadar cıvıl cıvıl bir kadın Ayça Bingöl. Hatta biraz da hiperaktivitesi var. Hep çabuk, eli hep hızlı, ağırkanlılığı hiç sevmiyor.

Duygu geçişleri hızlı, “Gözüm dolacaksa dolar, yüzüm gülecekse güler” diyor, kendine hiç filtre koymadığını, üç günlük dünyada poz poz yaşamanın bir kıymeti olmadığını söylüyor. Kendinde en sevdiği huyu merhametli oluşu. Değiştirmek istediği yönü ise aşırı kontrolcülüğü.
Bu tarafını hep alt etmeye çalıştığını anlatıyor: “Aslında hayat sana dersini veriyor. Diyor ki, ‘Bak, bunu kontrol edemedin işte ve yapabileceğin hiçbir şey yok.’ Sana çat diye tokadı çarpıp bunu gösteriyor. Ama işte insanoğlu, zaaflarının peşinde koşuyor.” Kadın-erkek diye her şeyi sınıflandırmaya da yanaşmıyor. “Biraz insan olmaktan bahsedelim. İnsan olursak zaten, konuştuğumuz birçok şey kendiliğinden elimine olacak” diyor.

En son sürekli ağladığı ‘Öyle Bir Geçer Zaman ki’nin yanı sıra Devlet Tiyatroları’nın bol ödüllü oyunu ‘Çehov Makinesi’nde izlemiştik Bingöl’ü. Bu sezon ise Haluk Bilginer ve Canan Ergüder’le birlikte Oyun Atölyesi’nin en yenisi ‘Nehir’le karşımızda... Oyunu izlerken ilk on dakika kafanız epey karışacak, baştan belirtelim. Çözmesi zor, metaforu bol bir metin bu seferki. Biz de sohbetimizde hem Jez Butterworth imzalı ‘Nehir’i hem de oyunun ana kahramanı olan adamı çözmeye çalıştık. Bingöl’ün yeni sinema filmi ‘Benim Dünyam’ın da 25 Ekim’de gösterime gireceğini hatırlatıp sizi sohbetimize buyur edelim…

Memnun musunuz hayatınızdan şu ara?

Memnunum, çok şükür. O kadar keyifli bir süreçteyim ki. Bütün habitatımı Moda’ya kurmuş vaziyette yaşıyorum. Evden çıkıyorum, yürüyerek 10 dakikada işe gidiyorum; İstanbul ’da bir insan için bundan daha büyük lüks bilmiyorum ben. Kendime daha çok zaman ayırıyorum, uzun zamandır özlediğim bir şeydi bu.

Bir de hep Oyun Atölyesi’nde çalışmak istiyordunuz.

Evet, uygun zaman buymuş demek ki.

‘Nehir’i kabul etmenizin tek sebebi bu değildir tabii...

Oyun Atölyesi bir etken, ‘Nehir’in metnini çok sevdim, birlikte çalışacağım insanları çok sevdim, hepsi ayrı ayrı hayranlık duyduğum oyuncular. Hayır diyemezdim...

Oyunda hayatındaki kadınları, çok önceden hayatına giren ‘o kadın’a çevirme isteği olan bir adam izliyoruz biz. İki kadın da buna direniyor ama arada adamın huyuna da gidiyorlar.

Bizim izlediğimiz yeni başlayan bir ilişki. Yeni başlayan ilişkilerde de birbirimizin alanlarına yavaş yavaş müdahil oluruz, biraz daha mesafe olur. Şimdi oyundaki iki kadında da ilişkinin başı olduğu için daha temkinliyiz. Sonuçta gidişler de 10 yıllık bir sevgiliden ayrılır gibi değil. Benim oynadığım kadın kırgın ve kandırılmış olarak çıkıyor kapıdan. Çok naif bir şekilde adamı mutlu etmeye, bir şeyler yaşamaya çalışıyor. İlkel dürtüleriyle “Evet ya bu adamla olur” diyor, adamın hoşuna diyor diye nefret ettiği halde balık tutmaya gidiyor. Ama bir yandan da akıllı bir kadın, asla aptal değil. Ve olmayacağını anladığı anda gidiyor.

Zor bir hareket.


Zor bir hareket ama çok romantik ve çok duygusal. Gittikten sonra yüzde yüz en az bir hafta depresyona giriyor.

Sizin kadın adamı terk ederken, hırpalanmış bir şekilde gidiyor.

Çünkü çok kırılıyor! “Ya bana böyle dedin, böyle dedin, böyle dedin ama böyle oldu!” Akıllı neyse ki, alıyor çantasını gidiyor.

O zaman aşkın bir yüzü de duygusal şiddet… Abartı mı oldu?

Aşk yumuşak değil ki zaten, sert bir şey. İyisi de kötüsü de gayet sert. O sertliği şiddet olarak düşünebilir miyiz, belki duygusal şiddet diyebiliriz, evet.

Bencil ama bir yandan da masumane bir tarafı var adamın. Aşk yaşamak istiyor ama bir türlü beceremiyor.

Çünkü adam duvar! Geçmişte yaşadığı bir ana dönmeye çalışıyor ama asla geçmişte yaşadığımız o ana dönemeyiz. Yok öyle bir şey! Belki benzerini yaşamaya çalışırız ama o adam tam o ana ve o heyecana dönmeye çalışıyor. Onu da çok güzel, metaforik olarak balıkla anlatıyoruz oyunda ama o ana dönemez, mümkün değil.

Yani bir nehirde iki kere…

Yıkanılmaz! 

Bu adam ne kadar gerçek sizce?


Ketum, kapalı, kendi dünyasında yaşayıp çevresindekini o dünyanın içinde kendi kafasındaki bir yere koymaya çalışan adamlar var. Ama böyle kadınlar da var, ayırmamak lazım kadın-erkek diye. İnsanların birbirlerini değiştirme çabaları, ilişkiyi değiştirip dönüştürmektense birbirlerine karşı böyle bir tutum içinde olmaları çok yaşanan bir durum.

Peki, bu adam bir ezberin peşine takılmış giderken, o çemberden nasıl çıkabilir?

Çıkabileceğini hiç düşünmüyorum o zihniyetini değiştirmediği sürece. O zihniyeti değiştirmek için de hiçbir yardımı da kabul etmeyen ve kendi de bunun için çaba harcamayan bir tavırda çünkü.

Kendinin farkında mı ki?


Bence farkında ama bunu değiştirmek gibi bir gayesi yok.

Adamın, kadınlara karşı hissettiği şey aşk mı sizce?

Aşk değil, aşk bambaşka bir şey. Bir şey yaşamak istiyor, iyi niyetli ve masumca. “Seni seviyorum” derken yalan söylemiyor, sevmek istiyor; buna çaba harcıyor.

Ama doğru da söylemiyor.

Ama işte bütün taşları yanlış yere koyuyor (Gülüyor). Ve kadınlar da gidiyor, terk edilmeye çok mahkûm. Adam “Aşkın tam olarak ne demek olduğunu bilmiyorum” diyor, “bu aslında bizim birbirimize söylediğimiz tek gerçek şey” diyor… Çok acı… 

Peki, “Aşk tam olarak ne demek?” repliğini size sorayım. Sizce ne demek?

Tanım yapmak zor benim için ama delice bir kalp çarpıntısı, inanılmaz bir heyecan, bütün vücudunda hissettiğin bir elektrik ve gözlerinin içinin parlaması, yaşam sevinci, yaşam enerjisi... Bunların hepsi aşk ve sadece karşı cinsle ilgili de yaşanmayabilir, çocukla da hayvanla da yaşanabilir. Ama iyi ki de aşk çok devamlılığı olan bir şey değil bence.

Neden?

Zor bir şey çünkü. Dayanamazsın o heyecana ve o yüksekliğe sürekli.

Kadınlığa dair yeni bir şey öğrendiniz mi bu oyunla?

Yeni bir şey öğrenmekten çok kendi içimde yeni başlayan ilişkileri, o heyecanı, karşındakine kendini yüzde 100 açamama durumunu, o daha çok beğenilme ve arzulanma isteğini ön plana çıkarmaya çalışma halini daha fazla deşifre etmeye çalıştım. İlişkideki bu tarafa biraz kafa yordum.

Peki, ilişkilere dair?


Şunu düşündüm: Ben böyle bir adama en fazla bir hafta filan katlanabilirdim. Rolüme de kendi kendime şunu dedim: “Hele bu yaştan sonra hiç çekilir mi bu adam, hadi kızım bas git, çok doğru yapıyorsun!” Aşk da bir yere kadar yani.

Öyle mi?


E tabii, hayatı başka türlü yaşıyorsunuz artık. O heyecan geçici, ondan sonra hayatı paylaşmak var, arkadaşlık var, ohoo başka keyifler var, sadece aşkla dönmüyor dümen.

‘Nehir’i izleyen bir kadınla bir adam oyundan hangi duygularla çıkıyordur sizce?


Biz aramızda “Sorunlu ilişkisi olanlar gelmesin, valla kavga edip giderler” diye espri yapıyorduk (Gülüyor). Kadın ve erkek seyircide fark oluyor: Mesela kadın seyirci daha çok seviyor oyunu çünkü bence kadın tarafından, kadını kollayan bir oyun bizimkisi. Erkek seyirci daha mesafeli duruyor. Belki kendi ilkel yapısının defolarını gördüğümüz içindir. O yüzleşmeyi yaşamak erkeği geriyor olabilir. 

‘Benim Dünyam’ filminizi de konuşalım. Yine cefakâr bir anne rolündesiniz.


Evet, mücadeleci, sosyal statü olarak üst seviyede, adalı, aristokrat bir kadın. Sosyetik bir cemiyet içindeki bir aileye mensup. 1950’lerde çocuklarının kör ve sağır olduğunu öğreniyorlar ama babası çocuğu maalesef ki yurtdışında bir akıl hastanesine göndermek istiyor; çocuğu saklamak istediği için. Ama anne, anneliğin o yaratma güdüsüyle buna izin vermiyor; “Ben ölene kadar çocuğum akıl hastanesine gidemez ve ben çocuğum için her şeyi deneyeceğim” diyor. Uğur Yücel’in oynadığı Mahir Hoca’yı buluyorlar ve anne, sonuna kadar Mahir Hoca’nın arkasında durarak çocuğun eğitimine destek veriyor. Sonuçta karanlıktan beyaza varıyoruz.

Engelli çocuğu saklama durumu hâlâ var. 2004-2006 arasında yapılmış bir araştırmada bir engelli şöyle diyor: “Ailem misafir gelince beni odaya kilitliyor, ses çıkarmama izin vermiyor; yemek, su vermiyor...”

Maalesef bu reddediş… İnsan hayret ediyor. Eskiden daha fazlaydı tabii ama o çocukları gizleme, onlardan utanma durumu hâlâ olabiliyor. Engelliye bakış açısı bir nebze değişti, daha da değişmesi gerekiyor.

Çekim öncesi nasıl bir süreç geçirdiniz role dair?


Benim çok yakın bir arkadaşım var, oğlu engelli. O engelli oğlan da benim elime doğdu; yani aramızda çok ciddi bir bağ var, çocuğum gibidir. Yakından gözlemlediğim bir süreçti dokuz yıldan beri ama annesiyle daha fazla açtık birbirimize kalbimizi. Aslında tahmin ettiğim ve kendi kendime güdülerimle yakaladığım şeyleri daha güzel kelimelere döktü. Faydalı oldu benim için.

'Nehir', 23, 24, 25, 26 ve 27 Ekim'de Oyun Atölyesi'nde!