Bisikletli yayın yönetmeni

Bisikletli yayın yönetmeni
Bisikletli yayın yönetmeni
Dün kaybettiğimiz Arda Uskan'ın renkli, hareketli, inişli çıkışlı hayatı beyazperdeye hakkıyla aktarılacak olsa, ortaya '24 Hour Party People' misali neşeli, püfür püfür bir film çıkar.

DERYA BENGİ
Müzik maceramızın en ilham verici anlarında, en geniş açılı, en geniş ufuklu iki film karesinde Arda Uskan’ın tanıklığı var. Birinde, Güney Fransa’da bir otelin verandasında, Erkin Koray elinde gitarıyla John Lennon ve Yoko Ono çiftine ‘Mesafeler’i söylüyor. Diğerinde Kadıköylü Fikret Kızılok, Sivas’ın Sivrialan köyünde Aşık Veysel’le meşk ediyor: “Bir yar sevdim, ismi ilen avundum / Doğru söze kıymet verdim, savundum / Ben bu yüzden dokuz köyden kovuldum / Bulamadım bir tek çare derdime”.


Dün kaybettiğimiz Arda Uskan’ın renkli, hareketli, inişli çıkışlı hayatı beyazperdeye hakkıyla aktarılacak olsa, ortaya ‘24 Hour Party People’ misali neşeli, püfür püfür bir film çıkar, 60’lardan bugüne bu memleketin yaşadığı nice kültürel ve siyasi kaynaşmanın kodları çözülür, imkânlar ve imkânsızlıklar, olurlar, olmazlar ve oldubittiler bir bir önümüze serilir.

Onunla eskiden biraz mesai yapmış, sohbetinde az buçuk bulunmuş biri olarak şu kadarını söyleyeyim: İyimserliği, kalender ve diğerkâm kişiliği öylesine içime işlemiş ki, son dönemlerde yazılarına musallat olan siyasi savrulmalara bile kızmıyor, aldırmıyordum. Olsa olsa bir türkü tutturuyordum: “Çılgın bir rüzgarla geçiyor mevsimler / Aramızda mesafeler, mesafeler…”
Arda Uskan 1947 yılında doğdu. Yazılarında sıkça bahsettiği gibi, edebiyat ve sanat eleştirmeni Adnan Benk’in (üvey) oğluydu. Tam bir kitap kurdu olmasını büyük ihtimalle Benk’e borçluydu. Ama babasının tersine, birikimini 70’li yıllardan itibaren fotoromanlara, Yeşilçam ve televizyon ‘pulp’ına aktardı. Gazeteciliğe, Milliyet’te, Doğan Şener’in yönettiği müzik sayfalarında başladı, oradan doğal olarak Hey’e transfer oldu. Zaten Hey’in isim babasıydı. Elimde şimdi derginin 18 Kasım 1970 tarihli ‘sıfırıncı’ sayısını tutuyorum: Bursa’da Barış Manço’nun nefis enstantanelerini çekmiş, bir başka sayfada Bora Ayanoğlu, Fatma Karanfil ve Fikret Kızılok’un oynadığı “Yaşamak Diye Bir Oyun” fotoromanını mükemmelen yönetmiş ve fotoğraflamış. Vaktiyle Roll dergisi için yaptığımız söyleşide şöyle bir hınzırlığını anlatmıştı kahkahalar atarak: Seyyal Taner’le birlikte Cannes’a gidiyorlar. Seyyal Taner ünlü simalarla tanışıp sohbet ettikçe, Arda Uskan’ın eli sürekli deklanşörde, güya hatıra fotoğrafları çekiyor. Birkaç hafta sonra yeni bir fotoroman hazır. Seyyal Taner başrolde, her şeyden habersiz Mylène Demongeot ve Demis Roussos ise yan rollerde!

Uzun yıllar boyu hayat arkadaşı olan Seyyal Taner şöyle diyordu: “Arda benim akrabam. Canım, ciğerim, hocam, üstadım. Ben demek o demek, o demek ben demek. Çok özel bir adam, Panço Villa’ya benzer”. (Roll, Haziran 2005) O Panço Villa ki, ilk gençliğinde rock’n’roll’a heves etmiş, Erol Evgin’le Sarı Süveterliler, Neşet Ruacan’la Vahşi Kediler gruplarını kurmuş, ama kulaktan ve sesten kaybettiği için yol yakınken sahnelerden emekliliğini istemişti. Ama bundan böyle gık demeden müziğe, sinemaya ve gece hayatına adanmış bir ömür sürecekti. Mazhar Alanson’lu ve Fuat Güner’li Kaygısızlar grubunun ilk menajeri, Cem Karaca’dan Müjde Ar’a nicelerinin sırdaşıydı.

80’lerde Temel Gürsu’nun yönettiği ve genellikle İbrahim Tatlıses, Gökhan Güney gibi arabesk yıldızlarının oynadığı pek çok filmin senaryosu Arda Uskan’a aitti. Senaristliğini ilerleyen yıllarda ‘Canısı’, ‘Şeytanın Gözyaşları’ gibi çok seyredilen TV dizilerinde de sürdürdü. Özel kanalların büyük rekabetine sahne olan 90’lı yıllarda ‘Adliye Koridorları’ adlı reality show, akılda kalan işleri arasındaydı.

Arda Uskan herhalde en çok Nokta dergisinin unutulmaz genel yayın yönetmeni olarak hatırlanacak. Ofise bisikletle gidip gelen, kılık kıyafetine aldırış etmeyen, üst baş darmadağın, akşamdan kalma, uzun saçlı bir genel yayın yönetmeni. 80’li yıllarda, 12 Eylül kâbusundan uyanma yolunda en az Gırgır kadar önemliydi Nokta. (İstanbul Üniversitesi klozetine oturan) İhsan Doğramacı, (sosyetik müritleriyle kol kola) Adnan Hoca, (bir Marilyn Monroe olarak) Turgut Özal gibi ‘fotomontaj’ kapaklarıyla ciddi haber dergiciliğine bir mizah parantezi açıyor, öte yandan işkenceden yolsuzluğa, mafyadan farklı cinsel yönelimlere kadar deşmedik konu bırakmıyor, Dersim isyanından 27 Mayıs’a tarihsel dönemeçlerin sır perdelerini aralıyordu. Derginin sahibi Ercan Arıklı’nın yaşamını “Güle Güle Bebeğim” başlıklı kitapta aktaran Uskan, bir keresinde Nokta tecrübesi hakkında şunları söylemişti: “Hayatımdaki en güzel, en keyifli günlerdi. İnanılmaz bir kadroydu. Çok ayrı tipte, ayrı görüşteki insanları bir arada tutmak çok zordur. En büyük başarım bu oldu, 10 yıl boyunca katalizördüm. Siyasetle magazini böylesine dengeleyen bir dergi olmadı şimdiye kadar. Hem satışı hedefleyeceksin, hem de prestijli olacaksın, çok güç.”
Nokta’da sadece içeriğe dair dengeli sunuş metinlerinde imzası bulunan Arda Uskan, 90’ların sonunda Radikal’deki çok parçalı köşesinde kaleme aldığı cesur yazılarıyla nasıl hassas bir gazeteci olduğunu cümle aleme gösterdi. Daha sonra Aktüel ve Haftalık dergilerindeki makaleleri ve eğlenceli mülakatları heyecanla takip edildi. Uskan, Takvim gazetesindeki köşe yazılarına, karaciğer rahatsızlığına rağmen, son gününe kadar devam etti.

Onu müzikle uğurlamak isteriz. Şarkısını kendi seçmiş zaten. 1997’nin ocak ayındaki Roll söyleşimiz şöyle nihayetlenmiş: “Valla, Erkin Koray’ın şarkıları da, Mazhar Fuat Özkan’ın şarkıları da bana çok büyük yaşama sevinci veriyor. Genelde evde Chris Rea filan dinliyorum, Nine Simone’um var, hayatımı çok etkilemiştir. Doors’um, Beatles’ım hiç eksik olmaz. Zappa’nın hastasıyımdır. Ama çok sıkıldığım zaman mutlaka bizim çocuklardan bir şey koyuyorum. Erkin’in bir parçası vardır mesela, müthiş bir şarkı: Öyle bir geçer zaman ki, dediğim ayniyle vaki…”