Bitmeyen bir umut

Tayfun Pirselimoğlu, bize aşina bir isim. Sanat yönetmeni olarak, senarist olarak, kısa film yönetmeni olarak... Hatta, yazar olarak.
Haber: SEVİN OKYAY / Arşivi

Tayfun Pirselimoğlu, bize aşina bir isim. Sanat yönetmeni olarak, senarist olarak, kısa film yönetmeni olarak... Hatta, yazar olarak. Okumadınızsa eğer, aklınızda olsun: Çöl Masalları, birbirine benzer kitaplar pazarında, kendine özgü bir kitap olmak gibi sıradışı bir özelliğe sahipti. İkinci romanı Kayıp Şahıslar Albümü de, yeni yayımlandı. Ama şimdi Pirselimoğlu, uzun metrajlı bir filmiyle karşımızda. Senaryosu da ona ait olan Hiçbiryerde ilk kez Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde karşımıza çıktı. Ucu ucuna...
Film önce Sinema, Video ve Müzik Eserleri Denetleme Alt Kurulu'na takıldı (Ümit Ünal'ın 9'uyla birlikte), son anda Denetleme Üst Kurulu'nun kararıyla işletme belgeseli alabildi. Festival'de Hiçbiryerde, Radikal Gazetesi Halk Ödülü'nü aldı, Zuhal Olcay da En İyi Kadın Oyuncu seçildi. Sonra da Montreal Dünya Film Festivali'nde Jüri Özel Büyük Ödülü'ne layık bulundu. Uluslararası bir ödül almış her türlü sanat eserine yapıldığı gibi, bu ödülün altından da çapanoğlu çıkması yolunda birtakım girişimlerde bulunuldu, tabii. Siyasi olduğu için mi verdiler, yabancıların Türkiye'yi kötü göstermeye çalışma hareketinin bir parçası mı (sanki Türkiye'nin böyle bir şeye ihtiyacı varmış gibi) türünden yaklaşımlar, hemen kendini belli etti. Bir sitede böyle bir anket bile var.
Ana-oğul hikâyesi
Oysa Tayfun Pirselimoğlu, filminin siyasi bir film olduğunu bile düşünmüyor. Ona göre, Hiçbiryerde, bu coğrafyaya uygun bir ana - oğul hikâyesi. Aslında, bitmeyen bir umudun hikâyesi. Şükran (Zuhal Olcay), kaybolan oğlunun ölmüş olacağını kabul etmiyor. Karakol karakol dolaşıyor, Türkiye ölçütüne göre hiç de kötü muamele görmüyor ama, oğlunu da bulamıyor. Haydarpaşa'da gişe memuru olarak çalışan Şükran, amirinin (Selçuk Uluergüven) uyarısına rağmen, işini aksatma pahasına aramaktan vazgeçmiyor. Bir arkadaşı (Meral Okay) ve Haydarpaşa'daki berber (Parkan Özturan) ona destek olmaya çalışıyorlar. Ne var ki, Şükran başkalarıyla gerçek bir ilişki kurmaya açık değil. Onun hayatındaki yegane ilişki, bir tel çekme atölyesinde çalışırken kaybolan, ölmüş olabileceğine inanmak istemediği oğlu Veysel'le. Kocası Mardin'li bir solcuymuş, bu yüzden başına hayli iş gelmiş. O da oğlunu siyasetten uzak tutmaya, "tertemiz bir çocuk" yetiştirmeye çalışmış. Becerememiş olduğunu kabul etmek istemiyor.
Derken bir gün morgda ona bir ceset gösteriyorlar, yüzü tanınmayacak şekilde harap olmuş bir genç. Şükran ısrarla onun oğlu olmadığını söylüyor, oysa Veysel'in nişanlısı Şule'ye göre, bu Veysel'in cesedi. Kasığındaki benden belli. Şükran onunla kavga ediyor, oğlunun kasığında ben olmadığını söylüyor. Derken bir gün oğlunun gişenin önünden geçtiğini görür gibi oluyor. Sonra da berber Ahmet, ona Cezmi adlı bir polisin ağzından kaçırdığı bir olayı haber veriyor. Veysel diye bir çocuk, nakledilirken kaçmış, Mardin'de görülmüş. Şükran hemen Mardin'e doğru yola çıkıyor. Oğlunun orada onu beklediğinden emin.
"Kayıplık" duygusu
Hiçbiryerde, sakin, insanda sonsuz bir "kayıp"lık duygusu uyandıran, hüzün veren bir film. Türkiye kayıplarının yanı sıra, bütün kayıp, karşılıksız ilişkileri de anlatıyor. Şükran, karşı tarafı var olmayan tek kişilik bir ilişkiye dört elle sarılıyor, umudunu da kaybetmemek için mücadele veriyor. Oysa umudun bu kayba faydası yok. Ama Şükran'ın da, bütün beklentilerinin toplamı olan oğlundan başka kimsesi, bu ilişki dışında bir hayatı yok. Pirselimoğlu, insanın için acıtan hikâyesini tarafsızca, gerçekten sükûnetle anlatmış. Hiçbiryerde'nin iki ana mekanı var: İstanbul (Haydarpaşa ağırlıklı) ve Mardin. Yönetmen, mekânlara can verme ustası birinden bekleneceği gibi, ikisinden de, hem yakın hem uzak planlarda sonuna kadar yararlanıyor. Her zaman vasatın üstünde işler çıkaran Colin Mounier'nin de, filmin seyircide yarattığı etkide büyük payı var. Hepsinden önemlisi de, Hiçbiryerde'nin hikâyesi, görüntüleri, mekânları ve karakterleriyle / oyunculuklarıyla dikişsiz bir bütün oluşturması. Tek tek hepsi, bir örgünün yerli yerindeki ilmekleri sanki. Söylenenlerin aksine "alışılmış bakışları, mimikleri"ni bir kenara koymuş Zuhal Olcay da, hepsi inanılırlık taşıyan yan karakterlerdeki oyuncular da (Şule'ye çok uyan yırtıcı bir oyunculuk sunmuş Özgür Devin Çınar başta olmak üzere Okay, Özturan, Uluergüven, Ruhi Sarı, Cezmi Baskın, Michael Mendl) bu bütünlüğün kurulmasını sağlamış. Her zaman beğendiğim Tayfun Pirselimoğlu'nun bir sonraki filmini heyecanla bekliyorum. Sahiden baharda biter mi?