Bize bunu nasıl yapabildin baba?

Bize bunu nasıl yapabildin baba?
Bize bunu nasıl yapabildin baba?
'Tek Başına Dans', şimdiye dek görmediğimiz türden sarsıcı bir belgesel. Annesi ve kardeşlerinden 'baba'nın uyguladığı taciz, tecavüzü ve şiddeti hatırlamalarını isteyen Biene Pilavcı anlatıyor...
Haber: UĞUR YÜKSEL / Arşivi

“Yaşamış olmaktan çok, hatırlamak acı veriyor” der ya Şebnem İşigüzel, yönetmen Birnur Pilavcı da işte bu acının üstüne gidiyor. Annesinden, yaşadığı o tecavüzü, kardeşleri Samira’dan tacizi, Ali’den de iktidarsız bırakıldığı o anları hatırlamalarını istiyor ve sonunda onlara bunu yaşatan babasını bulup soruyor: “Nasıl yapabildin?” Herkesin birbirine öfkeli, birbirine düşman olduğu aile denen bu cehennemde bir tek Biene, çareyi 12 yaşında evden kaçmakta bulmuş bu genç kadın yolunu buluyor. Bunu da büyük bir yüreklilikle çektiği filmiyle yapıyor. Kamerası sürekli açık, mahrem dediğimiz her türlü alana dalarak, utanmadan, sakınmadan, gözünü kırpmadan acının üstüne üstüne gidiyor.
Asıl adı Birnur, Almanya’da ‘Arı’ anlamına gelen Biene olan bu genç kadın, sinemamızda cesaret edilmemiş bir şeyi yapıyor ve “Haydi, tacizi, tecavüzü, aile içi şiddeti, aileyi konuşalım” diyor. Soğuk duş etkisi yaratan bu deneyimden sonra hepimizde aynı soru kalıyor işte: Gerçekten de aile dediğimiz şey nedir?
Geçen yıl Antalya Altın Portakal’da en iyi belgesel seçilen, bugün de !f İstanbul ’un adına yaraşır bölümü ‘Ev’de gösterilecek ‘Tek Başına Dans’ı Birnur’la konuştuk.
Bir yandan en yakın duran ve malzeme için kolaylık sağlayacak gibi görünen ama içine girip de girdaba kapılacağın bir şey ya aile… Bir film için neden onları seçtin?
İlk başta, bu hikâyenin kurmacasını mı çeksem acaba diye düşündüm. Fakat üç nedenden dolayı bunu yapmaktan vazgeçtim: İlki; bütün film zaten önümde yayılmıştı. Bir yönetmen olarak sırf aletlerimi getirmek düşüyordu sadece bana, ki o olan bitenleri çerçeveleyeyim. Bundan ziyade, bu filmin belgesel olması benim için ayrı bir sorumluluktu ve ben bu sorumluluğa kendimi nihayet hazır hissediyordum. Ve daha da ötesi bu vadiden kendimin de geçmesi gerekiyordu. İkincisi; ancak bir belgesel film bu konuyu çok daha yakın ve gerçekçi anlatabilirdi. Tabii ki böyle bir konu çoğu zaman zaten kurmaca olarak anlatılmıştır ama böyle birebir bir belgeseli şahsen ben hiç görmedim veya duymadım. Üçüncüsü de; kurmaca film çekmenin çok pahalı olmasıydı tabii ki.
Aile içinde olan biten içeride kalmalıdır diye öğretilir ya bizlere, sen tam tersine bunu herkese söylüyorsun. Aileni ikna etmek zor oldu mu?
Neden zor olsun ki? Ailemden yardım istedim, onlar da benim derdimi çözmeme katkıda bulundular. Bu benim için “Ne olursa olsun, sonuçta biz bir aileyiz”in ispatıydı. Bizim ailemiz belki klasik bir aile değildir, belki de sırf bu yüzden biz bu filmi yapabildik. Ve bundan sonsuz gurur duyuyorum.
Bu kadar mahremlerini açarken çok açık ve cesur görünüyor ailen. Filmi izlerken ne düşündüler? Şu sahneyi çıkar diyen oldu mu mesela?
Tam olarak bunu bilemem tabii, sırf bana yansıtılan tepkileri dile getirmeye çalışabilirim. İşimi, kurgumu sürekli takip ve merak ettiler. Hatta ben bile bazı sahneleri bilakis göstermek istedim onlara. Bazı kararlarımı ilk başta anlamadılar ama anlattıktan sonra anlayış gösterdiler. Bir tek Samira’nın bir itirazı kaldı, o noktada onun kalbini kırdım sanırım. Ali’nin de tepkisi çok ilginçti, çünkü Ali çekimlerden bir yıl sonra kendini o kadar çok geliştirmişti ki, bana “Bu oğlanın annesiyle bu şekilde konuşmasına nasıl izin verirsin?” diye sordu. En dikkat çekici şey ise ailemin kendilerini izlerken bu kadar sert olmalarına şaşırmalarıydı. Ama insani kibirlerini askıya aldıktan sonra filmi gayet hoş gördüler. Hatta hem benimle hem de kendileriyle gurur duyuyorlar. Çünkü onlar gibi hiç sevilmemiş hisseden insanları temsil ediyorlar. Bunu da herkes başaramaz.
Filmin hem içinde hem de kamera arkasındasın ama biz izleyiciler bir film izliyor gibi değil de senin ailenle geçirdiğin zamana eşlik ediyor gibiyiz. Kamerayı yok etmeyi nasıl başardın?
Bir süre sonra insan her şeye alışıyor. Dolayısıyla seyirci de o an bunu kabulleniyor. Bir de bu durumu ayrıca kolaylaştıran ve kameranın olduğunu unutturan orada sürekli bir şeylerin olup bitmesi, çok dinamik ve heyecanlı anların yaşanmasıydı. Yani kameranın olup olmamasının çok daha önemi kalmıyordu.
Biz izlerken bile değiştiriyorsun hayatı... Sizde, sende, ailende neler değişti peki?
Ben kendim hakkında çok şeyler öğrendim. Bunun dışında Ali ona yaklaşmama izin verdi. Geçen gün ikimiz onun yeni evini boyadık mesela, havadan sudan konuştuk onunla, çok keyifliydi. Ama asıl söylemek istediğim film, gerçek hayatı anlatmıyor, anlatamaz. Bir belgesel film de gerçeği anlatmıyor, sadece onun yakınına gelmeye çalışıyor.
Ve şimdi bizi ne bekliyor?
Yönetmen meslektaşım Ayla Gottschlich’le beraber bir ‘Gezi ve onun sonrası’ belgeseli çekiyoruz. Yedi genç ve birbirinden çok farklı protagonistlere refakat ederek ülkenin demokrasi anlayışını anlatıyoruz. Çok heyecanlıyız.
‘Tek Başına Dans’ı bugün 13.00’te Beyoğlu Cinemaximum Fitaş’ta izleyebilirsiniz.