Bizi moderniteyle yüzleştiren adama veda...

Bizi moderniteyle yüzleştiren adama veda...
Bizi moderniteyle yüzleştiren adama veda...

Marshall Berman geçen çarşamba, 73 yaşındayken kalp krizi geçirererek hayata veda etti.

Çarşamba günü yaşamını yitiren Marksist hümanist düşünür Berman'ın hayatı moderniteyi, tüm çelişkileriyle kucaklamayı öneren bir entelektüel yolculuktu. Kendisine bu zihinsel serüvende eşlik eden okurları, takipçileriyle birlikte... Berman'ı uğurluyoruz.
Haber: M. SİNAN BİRDAL* / Arşivi

Marshall Berman’la tanışmam, yanılmıyorsam 1997’de Mülkiye’de Aykut Çelebi’nin oluşturduğu bir okuma grubu sayesinde oldu. İletişim Yayınları’nın ‘Katı Olan Herşey Buharlaşıyor’ baskısını elime aldığımda Ümit Kıvanç’ın hazırladığı kapak, Çelebi’nin neden bu kitabı önerdiği konusunda beni endişeye düşürmüştü. Kapağın ortasındaki Montgolfier kardeşlerin 1783’te uçurdukları balon resmi üstüne sağ alt köşeden 1970’lerin bağımsız korku filmi ‘İnsan Eti’ndeki seri katil yüzünde başka bir insanın derisi ve elinde elektrikli testereyle üstüme gelmekteydi. Aydınlanmanın akla dayanarak İkarus’un düşünü gerçek kılan özgürleşme vaadiyle anlamsız ve durak bilmeyen vahşeti imleyen bu iki imajı birleştiren kapağı aralayınca Berman’ın rehberliğinde Faust’un Gotik çalışma odasından başlayıp Paris, St. Petersburg ve New York’un sokaklarına uzanan bir flaneur olmuştum.
1940’ta Bronx’ta Yahudi bir işçi ailesinin oğlu olarak doğan Marshall Berman, Marx’la tanışmasını kendisinin henüz 15 yaşına basmadan hayal kırıklığı ve yoksulluk içinde hayat mücadelesi veren babasının ölümüyle başlatıyor. Burs alarak girdiği elit Columbia Üniversitesi’nde hocası Jacob Taubes, içindeki intikam ve öfke duygularını ne yapacağını bilemeyen Berman’a 1956’da Moskova Yabancı Dil Yayınları tarafından yayınlanan Marx’ın 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları’nı okumasını öneriyor. Marksist hümanizmin Amerika’daki en önemli düşünürünün serüveni böyle başlıyor. Berman’ın Marx’ın ana konusu yabancılaşma olan gençlik eserlerine yönelmesi bir tesadüf değil.

Berman, babası ve Marx...
 

Berman’ın anlatısında genç Marx için Hegel, maddi dünyadan elini eteğini çekip kendi kendine yeten bir iç dünya kurarak Platon’un mağarasından güneşin ısıtıcı ışınlarına erişmiş filozofu simgeliyordu. Berman düşünceler dünyasına çekilen genç Marx ve kendisi için bir gelecek kurmasını isteyen babası arasındaki yazışmalarda kendi babasıyla ilişkisinin izlerini keşfediyor. Marx’la babası arasındaki ilişkide bir Bildungsroman’ın temel motiflerini görüyoruz: İnziva, melankoli fiziksel ve zihinsel tükenmişlik anında birden yeni bir enerji ve yenilenme arzusuyla dolan gencin özgüçlerini yeni bir davaya adaması, babasına kendisini anlaması, kendisine inanması ve böylece ikisinin tekrar uyum içinde bir arada yaşaması için bir yakarış. Berman genç Marx’la henüz barışamadan ölen bir babanın ardında bıraktığı suçluluk üzerinden özdeşlik kuruyor.
Berman’a göre babasının ölümü Marx için felsefi baba figürü Hegel’in aşıldığı bir anı temsil ediyor. Gençliğin idealizminden maddeciliğe geçiş, Hegel diyalektiğinin Feuerbach maddeciliğiyle sentezi babayla oğulun duygusal barışmasını simgeliyor. Ancak Berman’a göre Marx hayatı boyunca maddi koşullardan düşüncenin özgürleştirici dünyasına yönelen gençlik idealiziminin bireysel başkaldırı tavrını sürdürüyor. Yenilgiye uğrayan devrimi izleyen on beş yıl boyunca sürgün ve yoksulluk koşullarında eşi ve çocukları açlık sınırında yaşarken Marx bu idealizmle sermayenin gizini çözmeye çalışıyordu.
Bir tragedya kahramanı olarak Marx’ın hikâyesinin Berman’ı bu derece etkilemesine belki de şaşırmamak gerek. 1960’larda öğrencilik yıllarını Demokratik Toplum İçin Öğrenciler (SDS) hareketinden doğan Yeni Sol içinde geçiren Berman’ın hayatı J. F. Kennedy ve Martin Luther King suikastlarıyla, Nixon’ın seçim zaferiyle ve 68 devrimci hareketinin yenilgisiyle sarsılacaktı. SDS’nin dağılması ve eski yoldaşlarının ilkel bir romantizme yönelmeleri -Berman’ın deyişiyle ‘akıllı insanların beyinlerini kendilerini aptallaştırmak için kullanmaları’- 68’in ideolojik yenilgi ortamında Berman’ı yeniden Marx’ı okumaya yöneltti: “İlkel bir kendinden nefrete yönelmeyen ve modern dünyaya karşı toptan bir nihilizme varmayan radikal bir eleştiriye acilen ihtiyaç duyuyordum.” Böylece Berman bize, moderniteden kaçmak yerine onu barındırdığı tüm çelişkilerle kucaklamayı önerecek entelektüel yolculuğuna çıktı.
Berman sermayenin hayatın tümünü yaratıcı bir yıkıcılık içinde sürekli değiştirdiğinden hareketle bize değişimin doğurduğu korku ve melankolinin içinden yeni bir dünya yaratma, yenilenme ve özgürleşme arzusunun nasıl moderniteye içkin olduğunu anlattı. 1990’ların sonunda parçası olduğum öğrenci hareketi Türkiye ’deki sosyalist muhalefetle beraber ivmesini yitirirken, Berman bana özgürleşme anlatısının artık öldüğü vaazlarını müstehzi bir gülümsemeyle karşılamamı hatırlattı. Postmodern çağın ‘post’luk iddiası aslında modernitenin ta kendisiydi. Katı olan her şeyin buharlaştığı modern dünyada hiçbir yenilgi ve zafer kalıcı olamazdı.

*Yard. Doç. Işık Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü