'Bizi var eden kadın neden şimdi bu halde?'

'Bizi var eden kadın neden şimdi bu halde?'
'Bizi var eden kadın neden şimdi bu halde?'

Fotoğraf: Muhsin Akgün

'Kayıp Şehir'in cefakâr annesi 'Meryem' Nazan Kesal, bu sene 'Bugünün Saraylısı'nda ters köşe bir rolle karşımızda. 'Daire', 'Ben Seyirci Değilim', 'Salıncak' ve 'Toz Bezi' ise diğer projeler. Söz Kesal'da...
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

Geçen sezon ‘Kayıp Şehir’de altı çocuklu cefakâr bir anne, Krek Tiyatro’nun ‘Iska’sında da oğlunu askere göndermiş bir laborant olarak izlemiştik onu. Nazan Kesal, bu sezon güçlü, kıskanç, bencil ve üretmeyen bir kadını canlandırdığı ters köşe bir projeyle; ‘Bugünün Saraylısı’yla karşımızda.


Dizinin dışında, henüz gösterime girmeyen, rol aldığı ‘Daire’ filminin de heyecanını yaşayan Kesal’ın gündemi hayli yoğun: İlk yönetmenlik denemesi olan ve bir kadının ömrünün son 12 dakikasını anlatan kısa filmi ‘Salıncak’ festivalleri gezedursun, bir de ocakta Devlet Tiyatroları (DT) çatısı altında sahnelenecek yeni bir oyun için koşturuyor. Mottosu “Ben Seyirci Değilim” olan tek kişilik oyun, tecavüz, dayak ve şiddet yaşamış bir kadınla buluşturacak seyirciyi. “Kadının ölmediği bir gün yok bu ülkede. Ben kadınların içine atıldıkları bu durumdan bir insan olarak çok rahatsızım. Farkındalığı arttırmaya çalışacağız” dediği oyunun rejisörlüğünü yapacak Kesal.

Oyunda, projeyi DT’ye öneren Serap Uluyol Karanfilci oynayacak, hikâye ise Seray Şahiner’in. Kadına karşı şiddete dikkat çekmek amacıyla tişörtler, bardaklar, kalemler basılacak ve elde edilen gelir Mor Çatı’ya aktarılacak. Nazan Kesal, sponsora ihtiyaçları olduğunu belirtip duyarlı firmalardan yardım beklediklerini söylüyor. “Çok önemli bir iş olduğunu düşünüyorum. Kadınların bu dünyada fazlalıkmış gibi hissetmesini yaratan erkek algısını anlatacağız” deyip soruyor: “Bu kadar hayatımızı belirleyen, bizi var eden, bizi doğuran kadın, neden şimdi bu halde?”


Son konuştuğumuzda ‘Kayıp Şehir’ bitmişti, Krek’te oynadığınız ‘Iska’ başlamıştı. Neler oldu o zamandan bu zamana?

‘Iska’, 13 Kasım’da tekrar başlıyor, haftada iki gün oynayacağız. ‘Bugünün Saraylısı’ adlı yeni bir dizi var. Refik Halit Karay’ın aynı adlı romanından esinlenme; uyarlama değil... Romandan epey farklı hale geldi...

Bu seferki nasıl bir kadın?

Sınıfsal ve ruhsal olarak Meryem’den çok farklı ve zıt bir karakter. Beni heyecanlandıran da bu zaten. Meryem’den sonra Üftade!.. Çok köklü bir aileden gelen, iki çocuklu, kocasına âşık, güçlü, kıskanç, bencil ve kendi statüsünü korumak için yapamayacağı şey olmayan bir kadın. Sahip olduklarını kaybetmemek uğruna yaşıyor adeta...

Nasıl hazırlandınız rolünüze?

Benim yakın ve uzak çevremde bu tarz kadınlar pek yok. O yüzden öncelikle Üftade’de hepimizde ortak olan insani duyguları tanımlamaya ve ortaya çıkarmaya çalıştım. Onu, hemcinslerinden farklı kılan şey statü, para, koşullar, eğitim vs. İçinde yer aldığı sınıfsal yapı, mensup olduğu ortam yani… Görkemli bir zenginliğin içinde yaşayan, görece kültürel birikimi olan ama üretmeyen biri. Çalışmıyor, kocasının parasını harcıyor ve o parayla bir statü elde etmiş.

Oyuncu için kendine benzemeyen rolü oynamak daha mı iştah açıcıdır?

Kesinlikle. Oyunculukta beni en heyecanlandıran şey, benden olmayanı bulmaktır. Senaryolarda, önerilen rollerde benden başka ne var, ona bakarım. Aşina olmadığım bir şeyler varsa bu daha çekici geliyor. Çok uzağımdaki bir yolculuğa çıkmak daha heyecan verici.

Farklı farklı roller oynadıktan sonra kendinize dair yeni yeni şeyler keşfediyor musunuz?

Tabii ki. Hayatın bana hiç hatırlatmadığı bazı duyguları o karakter aracılığıyla ve “Ben olsaydım ne yapardım?” sorusuyla fark ediyorum. Üftade mesela; kadının en büyük acısı, kocası Ata’nın yıllar önce evin hizmetçisine âşık olması. Ata, Üftade’yle mantık evliliği yapmış ama aşk yok. Oysa ki Üftade için aşk var ve çok güçlü. Bir kadın olarak, yıllar önce ölmüş bir kadına duyduğu o nefret ve kıskançlık hâlâ çok taze... Yıllar sonra o kadına ve Ata’ya ait bir kızın hayatlarının ortasına bir bomba gibi düşmesi ise Üftade’yi çıldırtıyor adeta. Bunlar, oyuncuya, “Ben olsaydım ne hissederdim?”i sordurur.

Siz peki, nostalji insanı mısınız?
Zamanı ve hayatı biraz romantik yaşayanlardanım. Duygularım, yaşayış biçimim ‘şimdinin gerçekliğine’ pek uymuyor sanki. Artık geçmişte kalan değer yargılarına, dostluğa ve gönül zenginliğine kıymet verenlerdenim. Şimdinin insanı değilim pek.

Hangi dönemde yaşamak isterdiniz?
Romantik çağ daha iyi geliyor ruhuma. 1700 ya da 1800’ler falan. Resmin, müziğin, kültürün kutsandığı, duygulara kıymet verildiği çağlar.

Biraz da ‘Daire’yi konuşalım. Filmde bir tiyatrocuyu canlandırıyorsunuz ve belediye tiyatrosu kapanıyor, yerine düğün salonu yapılıyor.

Senaryo bana geldiğinde yönetmene senaryoyu ne zaman yazdığını sordum. Çünkü o dönemde Şehir Tiyatroları’nın kapatılması söz konusuydu ve protestolar yapıyorduk hep beraber. Yönetmenimiz Atıl İnaç da dört sene önce, henüz böyle bir konunun hiç gündemde olmadığı bir zamanda yazdığını söyledi. Sinemanın kehaneti! İçinde bulunduğumuz durumu çok iyi anlatıyor ‘Daire’. Ben de DT oyuncusuyum; onun da kapatılması gündemdeydi. Şimdi o karardan dönüldü bildiğim kadarıyla ama böyle bir şey benim de başıma gelebilirdi. O empatiyle yaklaştığımda karakterim Betül’ü çok iyi anladım.

Filmin ana meselesi nedir sizce?

Bu dünyada yaşayan ama bu dünyaya, dünyanın düzenine bir türlü uyum sağlayamamış iki kişinin bir araya gelememesi.

‘Daire’, “Kader mi insanı yönetir yoksa insan mı kaderi” ikilemi üzerine. Sizce hangisi?

İnsanın karakteri onun kaderidir. Kişiliğimiz esasında bizi neyin beklediğinin ve başımıza geleceklerin de habercisidir. Bu yüzden, asıl belirleyici olanın kendi karakterimizin biçimlenip, olgunlaşması olduğunu düşünürüm. Sonuçta her şeyi kendi ellerimizle yapıp ediyoruz. İyi ya da kötü, sorumlusu da biziz. Bu yüzden yaşadıklarımızı hak ettiğimizi ve herkesin ancak hak ettiği ve layık olduğu yerde olduğuna inanıyorum.

Öyle mi?

Yaşadıklarımızdan ve başımıza gelenlerden sorumluluk anlamında kaçamayız. Suçlu veya sebep aramak çok doğru gelmiyor. İnsan kendi hayatına dürüstçe sahip çıkmalıdır. Hoşuna giden yanlarını cesaretle savunmalı, beğenmediklerini sabırla düzeltmeye çalışmalıdır. Ben, bulunduğum yerden, naçizane kendi tarihimi yazmaya devam ediyorum. İstemediğim hiçbir şeyi yapmıyorum ve çok istediğim şeyleri yaptığımı fark ediyorum. Uğraşıyorum en azından. İnsanın kendi kaderini kendisinin belirlemesi anlamında kendisi için çaba sarf etmesi soylu bir davranış olarak geliyor bana.

Size Betül’den nasıl bir iz kaldı?

“Vazgeçmemek” kaldı. Bu yaşamda mücadele ettiğin sürece ayakta durabiliyorsun. Yoksa hayat seni geçip gidiyor.

Bir gassalı oynamak nasıldı?

Sanatı, sanatçıyı hor gören, işlevsiz bulan, ihtiyaç duymayan bir algının sonucu Betül, gassal oluyor. Tam bir yabancılaşma onun yaşadığı. Düzen, sanatı ve sanatçıyı ölümle eşdeğer tutuyor. Gasilhanede kızımın ölüsünü yıkadığım son sahne perişan etti beni. Ölüm soğuk.

‘Iska’da yakınını askere göndermiş altı kişiyi tanıyoruz. Oyun başladığında barış sürecine girmiştik. 6-7 ay geçti, nasıl gidiyor sizce? Barıştık mı, barışıyor muyuz?
Bu hâlâ net değil. En kötüsü de bu belirsizlik. Kuşkusuz insan barışa dair umudunu hiç kaybetmek istemiyor. Gönlümden geçen, gelecekte hiçbir ülkenin savunmaya ihtiyacının olmaması. Daha özgür, daha sınırsız bir dünya hayal ediyorum. Her şey insanın elinden, aklından çıkıyor. İnsan kalbiyle düşünüp, aklıyla yaşamalı sanki. Kalbi aklının olduğu yerde olsa bu kadar trajik hayatlar yaşamayız galiba. Savunmaya ihtiyaç duyulmayan ütopik bir dünya hayal ediyorum.

Mesela Suriye’ye tezkere çıktı, yeni bebekler ölecek.

Evet, dilim tutuluyor, söyleyecek hiçbir şey bulamıyorum. Neden biz savaşalım ki orada? Ya da neden bitmiyor oradaki bu iç savaş? Cevapları belki de çok basit. Kapitalizmin tüm dünyayı petrol, para ve işgücü üzerinden gören hastalıklı ideolojisi. “Birbirinizi yiyin, daha çok öldürün” diyen bir sistem bu!

Gezi’de altı genç öldü. Daha büyük bir çığlık mı atsa anneler artık?

Hep bunu söylüyorum: Bu dünyayı annelere, kadınlara bıraksalar insanlar ölmez. Kadınların öldürmekten çok yaşatmaya, doğurmaya, üretmeye yönelik bir var oluşu var ya, keşke diyorum buna daha çok kıymet verebilsek. Evlat yetiştirmek çok zor; Gezi’de o altı çocuğun şu anda toprağın altında olmaları! İşte bunu kabullenemiyor insan. Bir ülke düşünün ki herkes o ülkenin muktedirlerine “Eyvallah” çekecek. Böyle bir şey olabilir mi? Kimse, yaşam tarzına müdahale edilmesini istemiyor. Bu, herkes tarafından yeterince anlaşıldı bence…

‘Salıncak ve ‘Toz Bezİ’

‘Salıncak’ isminde bir kısa film çekmiştim, yüksek lisans tezi olarak. Yine kadına şiddeti anlatan. Bir kadının ömrünün son 12 dakikasını anlatıyor. Ahmet Mekin, Ercan Kesal ve Şebnem Hassanisoughi oynadı. Şu anda festivalleri dolaşıyor. Martta da ‘Toz Bezi’ isminde bir filmde oynayacağım; Ahu Öztürk yazdı, yine o yönetecek. Zamanında İstanbul ’a göç etmiş, zengin evlerde temizlikçilik yapan iki Kürt kadından Hatun’u oynayacağım. Beyaz Türklerin evlerinde temizlik yapmaktan yıllardır, kendini onlardan biri gibi hissetmeye başlamış Hatun. Kürt olduğu halde Çerkes olduğunu söylüyor. Bir aynılaşma yaşıyor, tuhaf bir asimilasyon... Film, etnik kimlik nedir, onu sorguluyor.