Bizim mahallenin seyyar âşığı

Bizim mahallenin seyyar âşığı
Bizim mahallenin seyyar âşığı

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Hangi rolde çıkarsa karşımıza, kuvvetli bir 'bizim çocuk' hissi geçiriyor. 'Üç Maymun'un İsmail'i olarak da, 'Es-Es'in Uras'ıyken de mahallemizden biri gibiydi. Ahmet Rıfat Şungar, şimdi de Ahmet Kaya'nın 'Beni Vur'unu dilimize bir acayip dolayan son Onur Ünlü filmi 'Beş Şehir'in Şevket'i. Şiire, Rus ruletine, bir de güzel kıza sevdalı, biricik dostu bilmiş bir kedi olan seyyar satıcı...
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Geçtiğimiz sene yaklaşık olarak bu vakitler; Yeşilçam Ödülleri töreninde ‘Genç Yetenek’ ödülünü almak üzere sahneye çıktığında ağlamıştı. ‘Karşımızdaki bu çocuğu’, Ahmet Rıfat Şungar’ı bizzat tanımayan bir sürü başka insanla birlikte, aynı durumda bulmuştum kendimi. ‘Bizim çocuk’ hissini geçirdiğinden olsa gerekti. Konservatuvara, oyunculuk deneyimine, Cannes’a, ödüllere giden yolunun Kartal’da ailesinin kök saldığı mahalleden geçmesiydi sebep sanki.
Sahilde arkadaşlarıyla sanat müziği şarkıları söyleyen, Müslüm Gürses’i çok çok seven, Nick Cave’i de, Amy Winehouse’u da dinlerken mutlu olan ama lisedeyken arkadaşlarından utanıp rock müziği gizli gizli evde dinleyen, futbol meraklısı, Beşiktaş sevdalısı bir genç olduğunun, dikkatlice bakınca görülebilir olmasındandı.
‘Üç Maymun’un İsmail’i olarak fazla gerçekti Şungar, geçtiğimiz günlerde ekrana veda eden televizyon dizisi ‘Es-Es’in Uras’ı olarak da öyle... Bu hafta, Onur Ünlü’nün son filmi ‘Beş Şehir’in karşısına kurulanları, Şevket olarak karşılayacak. Şiire, trenlere, Rus ruletine, bir de her gün önünden geçip giden güzel kıza sevdalı, biricik dostu pek bilmiş bir kedi olan seyyar satıcı. Hayat, ölüm ve varoluşumuz üzerine, sık sık şaşırtarak, Ahmet Kaya’nın ‘Beni Vur’uyla mest ederek kendini izlettiren ‘Beş Şehir’in beş karakterinden biri.
Buradan gelecek son ipucu olsun: Şevket’in tuhaf, kırılgan dünyası Şungar’ın hayata bakışıyla da, oyunculuk tarzıyla da epey örtüşmüş. Gerisini kendisi anlatıyor... 

Onur Ünlü’nün filmleri hep daha başka bir çizgide gider. Sever miydiniz önceden, onun dünyasına dahil olmak nasıl geldi?
Okul yıllarımda ev arkadaşlarımızla ‘Polis’ filmini izlediğimizde, yaşanabilecek en ağır trajedinin bile üslupla seyircide nasıl algılar yaratabileceğine takmıştık kafayı. Belki de Türk sinemasında bu gibi bir örnekle ilk kez karşılaşıyorduk. Bir anda arkadaşlarım arasında ‘Kim bu adam?’ diye konuşulmaya başlandı Onur Ünlü adı. Merak eder olmuştum; nasıl bir adam, nasıl çalışılır, sonraki işleri aynı şekilde devam edecek mi diye. Uzun zaman sonra ‘Beş Şehir’ için önce eşi Funda’yla konuştuk. 

Sürprizli bir film, senaryoyu okurken siz de aynı durumu hissettiniz mi?
Senaryoyu merakımı kaybetmeden bir çırpıda bitirdim. Çabucak içine çekip heyecanlandırdı ama birkaç gün sonra setin başlayacak olması da fazlasıyla endişelendirdi bir yandan. Ama şu an iyi ki beni de düşünmüşler ve bu ekiple çalışmışım iç rahatlığına sahibim. Filmin benimle ilgili kısmını çok kısa sürede, ne yaptığımı çok da bilmeden bitirdik. Kendisi anlatmadan ne yaşadığını anlaması mümkün olmayan bir adamı oynamak zordu. Üzerine çok düşünemediğim için de sıkıntılı anlar yarattı. Fakat ben hep ‘Hayattaki en büyük gerçek, hatta tek gerçek ölüm’ diye düşünür ve hayatı bu kadar çekilmez hale getirmeye sebep olanlara takılırım. Senaryo da bu düşünceme ortaklık etti. 

Şevket’in boşvermişliğini, bir yandan da önünden geçip giden bir kıza âşık olabilmesini, en yakın arkadaşının bir kedi olmasını nasıl karşıladınız? Nasıl bir ilişki kurdunuz o genç adamla aranızda?
Bu kadar doğal ve fütursuz yaşamak kimileri için zor olabilir ama benim için Şevket’i oynamak ve onun üzerine düşünmek fazlasıyla rahatlama sağladı. Aslına bakarsan dışavurumda sıkıntılı anlar yaşamama sebep olan, içimde yaşadıklarıma ayna tuttu. İnsanların tuhaf ve sıradışı bulabileceği Şevket, benim için yeterince doğaldı. Hayata bu kadar rahat bir algıyla bakıyor ve yaşıyor olması, ‘Nedir bu kadar her şeyi kafana taktıran, bu hayat mı? Koyver gitsin, yaşamana bak!’ dedirtti çok kez. Evinde şiir yazan, seyyar satıcılıkla geçinen, sırdaşı bir kedi olan, her gün önünden geçen kızı izleye izleye ona âşık olan bir adam, bana göre doğal kalabilmeyi başarmıştır. Yaşamak için ekstra bir çaba içine girerek değil, hayatı olduğu gibi yaşamayı göze alabilecek kadar da cesur bir adam. Çocukken karıncaları duymaya çalışırdım, acaba nasıl bir dil kullanıyorlar aralarında diye. Çocuk olmanın saflığında dahi arkadaşlarımın alay etmesine sebep olurdu bu. 

Önceki karakterleriniz İsmail ve Uras’ta sanki kendi mahalle geçmişinizi, ilkgençlik yıllarınızı izledik biraz da...
Doğup büyüdüğüm yer Kartal, babamlar üç göbek Kartallı.. İsmail ve Uras’ta bire bir benim başımdan geçenler olmasa da onların yaşadıklarını yaşayan arkadaşlarım vardı. Kopmadığım bir yer Kartal, ailem, çocukluk arkadaşlarım hâlâ orada. Şuna çok inanıyorum; atıyorum, Petersburg’a gidersin, sokakta herhangi bir adamı görürsün, ‘A bunu Dostoyevski yazmıştı’ dersin ama o aslında herhangi bir adamdır. Ya da ‘Herhangi bir adam’ der, es geçersin. Yaşadığım yer benim için çok değerli olduğu için herhangi biri gibi görünen özel insanları samimi bir şekilde sunmaktan mutlu oluyorum. 

Sinemayla aranız nasıldı çocukken?
VHS’lerin olduğu dönemde, halamda vardı video, her hafta beklerdik o videonun eve alınmasını. Dönemin korku sinemasını, ‘Ninja Kaplumbağalar’ı, ‘Rocky’ serilerini falan izlerdik. Halk günlerinde ailemle Süreyya Sineması’nın locasında film izlediğim günleri özlemle anarım. Ama sinemanın bambaşka yelpazeleri olduğunu konservatuvarda fark ettim. Sonradan öğrendim, amcam Cüneyt Arkın filmlerine figüranlık yaparmış. Yılmaz Güney ’den bir sahnede tokat yediği için, babaannemin ağlayarak ışıkların yakılmasına sebep olduğu hikâyeleri anlatılır ailede. 

Sonrası için neler kuruyorsunuz kafanızda?
Hep insan psikolojisiyle uğraşıyoruz biz, gerçeği bulmakla... Mesela ‘Şu adam öldü, bizim için çok değerliydi, onunla ilgili bir biyografi çekeceğiz’ dense... Ben olmayayım ama benim insani hislerimle başka birine bakışım çıksın. İşin gerçekliği konusunda biraz takıntım var ve oyunculuk konusunda biraz zorlamak istiyorum. Adamlar çıkıyor, Ray Charles’ı, Johnny Cash’i oynuyor. 

Kimin biyografisi yapılsın isterdiniz?
Kendisini çok sevmemle ilgili olarak, Kazım Koyuncu. ‘Rıfat, Kazım Koyuncu’yu oynamak istiyor’ değil ama bu. Birisi yapsın ve izleyeyim. Kötü diye adlandırılan insanlar vardır ya, onları da dinleyelim isterim. Mesela, bir seri katili ya da gerilla mı neyse, onu oynamak. Kötü diye adlandırılanın da birtakım nedenleri olduğunu sorgulatalım isterim. 

Kesinleşen işler var mı önünüzde?
Okulumdan yeni mezun olan Siyah Beyaz ve Renkli adlı tiyatro topluluğunun çalıştığı Marius von Mayenburg oyunu ‘Ateş Yüzlü’ye destek olmaya çalışıyorum. 19’unda ilk oyunlarını oynayacaklar. Asıl heyecanlanmama sebep olan, Beste’yle (Bereket) önümüzdeki sezon sahneleyeceğimiz oyun. Okul bittiği günden bu yana ilk kez sahneye çıkacak olmakla ilgili heyecan ve gerginlik yaşıyorum. Allahtan bu konuda güvenebileceğim bir partnere sahibim.

Filmden çıkan herkesin diline bir süre dolanacak ‘Beni Vur’, yüksek ihtimalle. Ahmet Kaya’yla nasıldır aranız?
Lisede sahilde kayalıklarda, üniversitede evde, okulda, şimdiki evimin terasında, her çalıştığım ortamda Ahmet Kaya’yı beraberce söyleyebildiğim dostlarım oldu. Ahmet Kaya dinlemeyi de söylemeyi de hep sevdim, aramız iyiydi rahmetliyle. Filmde de onun sesini duyunca inanılmaz mutlu oldum, çok yakışmış... Keşke onun da iyi
bir prodüksiyonla biyografisi film haline getirilebilse bir gün...

‘Beşiktaşlılığım sorgulamaya açık bir konu değil!’
* Sıkı bir Beşiktaşlı olduğunuz taraftarlar arasında iyi biliniyor. Beşiktaşlılık babadan mı?
Babadan... ‘Beşiktaş bize babamızdan mirastır’ gibi sloganlarımız da çoktur ya... İlk 92-93 sezonunda maça gittim, yalvar yakar. Gençlerbirliği’ni 3-1 yenmemize rağmen eski kalecimiz Zalad’ın Galatasaray’dan sekiz gol yemesi sonucu şampiyonluğu kaybettik ama onurumuzu koruyoruz hâlâ. (Gülüyor) O günkü kadar ağladığım başka bir zaman hatırlamıyorum. Dokuz yaşındaydım. Benim için Beşiktaş’ın kazanması, yenilmesi mühim değil. O da öyle, hayatımın bir alanı. Tribünde çok özgürüm. Orada gösterdiğim tüm fevrilik, gülmelerim, ağlamalarım her şeyim Beşiktaş’a olan sevgimden. Sorgulamaya açık değil bu konu. 

* Beşiktaş’ın farkı ne?
Samimiyeti...

* Çarşı grubunun da etkisi var mı bu sevgide?
Var, olmaz mı? Takım tutmamasına rağmen ‘Ben Çarşılıyım’ diyen insanlar çoğalmaya başladı ama ben Beşiktaş taraftarıyım. Çarşı taraftarıyım demiyorum, biz Beşiktaşlıyız. Çarşı, Beşiktaşlı olmanın farklılığını ortaya koymamıza sebep olan yüreğimiz. Muhsin Ertuğrul Sahnesi yıkılırken söylemde bulunmayı kimler ne kadar göze aldı mesela... Çarşı için reklam yapıyor diyorlar. Hayır, bunu bilmeyen insan yapmaz. Papa’yla bu kadar yakın ilişkiye Çarşı’dan başkası girebildi mi acaba? Olan bitene kayıtsız kalmayan topluluk, bu kayıtsızlığı yürekleriyle dışa vuruyorsa susmak lazım. Anarşist tavırları hoşuma gidiyor. Her şeyi kabullenmeyen, sorgulayıp kabul etmeyi ya da reddetmeyi seçen bir kitle... Bu sevgide etkisi yok dersem yalan söylemiş olurum.


    ETİKETLER:

    Yılmaz Güney