Bob Dylan hep aynı Bob Dylan

Bob Dylan hep aynı Bob Dylan
Bob Dylan hep aynı Bob Dylan
20. Yüzyılın yaşayan efsanelerinden Bob Dylan üçüncü kez geldiği İstanbul'da yine beklentilerin aksine en sevilen parçalarını seslendirmedi...
Haber: MÜGE AKGÜN / Arşivi

Adı bile insanı heyecanlandırmaya yeten, müzik dünyasının yaşayan efsanelerinden biri olan Bob Dylan üçüncü kez İstanbul ’daydı. Her ne kadar 2010 Haziran’ında Açıkhava’daki konserinden hayal ettiğim kadar etkilenmiş çıkmasam da, yeniden geleceğini duyduğumda tereddütsüz orada olmak istedim.

Bob Dylan, belki 50 yıldır sahnede aynı hal ve tavır içinde. Sahnede izleyiciyle kontak kurmadığı, şarkılarını yorumlayıp gittiği biliniyor. Ama nedense benim gibi iyimserler hâlâ ondan daha farklı bir iletişim bekliyor.

Aslında sorun iletişim de değil, onu sahnede karşımızda gördüğümüzde efsane olmuş, ilk kez 1965’de seslendirdiği ve tüm zamanların en iyi 50 şarkısı listesinde olan ‘Like A Rolling Stone’, ‘Mr. Tambourine Man’, ‘Ballad of a Thin Man’, 1962’den beri adıyla özdeşleşen şarkısı ‘Blowin in the Wind’ gibi en popüler, en sevdiğimiz parçalarını canlı canlı dinlemek istiyoruz...

Dylan, sahneye 2000’li yılların bestesi ‘Things Have Changed’le çıktı. ‘She Belongs to Me’, ‘What Good Am I’, ‘Waiting for You’, ‘Love Sick’ derken sıra bugüne dek konserlerinde en fazla çaldığı (2209 kez) ‘All Along The Watchtown’a geldi. Duymak istediğim şarkılardan ‘Blowin’ in The Wind’i ise bise saklanmıştı.

Piyano ve ayrılmaz parçası mızıkası arasında gidip gelerek seslendirdi parçalarını Dylan. O geçişleri izlemek bile başlı başına keyif. Ama baslar çok yüksekti ve ne söylediği pek anlaşılmıyordu. Oysa Bob Dylan’ın besteleri kadar sözleri de önemlidir. Onun şarkılarında sözlerin anlamı sizi alır bir yerlere götürür.

Belki de bu nedenle konser boyunca izleyicilerin, özellikle gençlerin büyük bir bölümü ortamı canlandırmak istedi, tezahürat yaptı. Fakat sonra pes ettiler, konserin sonuna yaklaşıldığında salonun yarıya yakını boşalmıştı...

Yeni konser mekanımız Black Box İstanbul
İstanbul’un çok uzun süredir ihtiyacı olan yeni bir konser salonu Ayazağa Cendere yolunda açıldı. Burası aslında geçmişe yıllar öncesine dayanan anlatmaya değer bir kültür ve sanat kompleksi ancak henüz dolaşma fırsatım olmadı. Zaten daha bitmemiş halde. Üst yapı hazır ama alt yapı sorunları çözülmemiş.

Burası da ülkemizin hemen her yerinde olduğu gibi yollar ve çevre düzenlemesi bitmeden açılış yapılmış. Beton parçaları, tellerin arasından zıplayarak bahçeye geçiliyor. Bahçede yiyecek içecek satış noktaları kurulmuş. İşten çıkıp gelenler bir şeyler atıştırıyor. Hava sıcak, sular alınıyor.

Black Box’a havaalanlarını aratmayacak bir güvenlik zincirinden geçerek giriliyor. Önce işine dört elle sarılmış özel güvenlikçiler gayet sert ve kaba bir biçimde çantama el atıyor. Makyaj çantamdan kalem kutuma ne var diye tek tek bakıyor. Çantamda bir paket kapalı peksimet ve bir küçük şişe su buluyor.

İkisini de atmam emrediliyor. "Bu benim sabah kahvaltım olacak atamam" deyip peksimetimi kurtarıyorum ama “Ya susarsam içeride daha konserin başlamasına bir buçuk saat var, salona girene dek içerim zaten” desem de 2 liraya kapının önünden aldığım suyu atıyorum.

Salona adım atar atmaz boşuna telaş ettiğim ve bu katı kuralların da konserin güvenliği için değil ticari bir operasyon olduğu anlaşılıyor. Dört bir tarafta yiyecek içecek satılıyor. Salona da yiyeceklerle içeceklerle giriliyor. Tek fark burada fiyatlar iki katı!

Çıkışa ise Harbiye Açıkhava’yı aratır bambaşka bir kaos hakim. Yüzlerce otobüs yolları kapatmış, 200 metre ilerideki metro istasyonuna yolcu taşıyor. Ana yola çıkıp bizi bekleyen aracımızı bulmaya çalışıyoruz, şoförümüz “Abla burada yakında çok olay çıkar, burası parsellenmiş, yabancı taksilerin geçmesine bile izin vermiyor, yolcu aldırmıyorlar” diyor.

Henüz altyapı tamam değil, mutlaka sorunlar giderilecektir. Ama bu dev kompleksin içindeki, büyük bir eksikliği gideren 5000 kişilik konser salonu giriş çıkışıyla da uygar olmalı...