Bol göndermeli velespit hikâyesi

Bol göndermeli velespit hikâyesi
Bol göndermeli velespit hikâyesi
Başka işler yapsa da bisiklete muhabbetiyle de nam salmış bir yazar, hem de bir çizer... Aydan Çelik, ilhamını İstanbul'dan alan, edebiyata bol selam çakan 'çizgili' bir bisiklet tasarlayarak, bütün marifetlerini bir yerde toplamış. Tekerin onun için ilk dönüşüyle başladık konuşmaya...
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinar.ogunc@radikal.com.tr / Arşivi

Tekerlemeye dönmüş bir hali vardır, üzerine düşünmeden mesela ‘yazı çizi işleri’ denir, ‘yazarlar-çizerler’ diye kolay kestirip bir grup yapılır. Biri diğerinin devamı gibi algılanırsa da, yazmayı ve çizmeyi, ikisini birden iş ve hayatta saadet kaynağı edinen sayısı o kadar fazla değildir. Aydan Çelik onlardan biri. Türlü mecralarda hem yazıyor, hem çiziyor; ara ara yazısını çizgisiyle, çizgisini yazıyla zenginleştiriyor. İkisinin kesişim kümesinde yatansa, bir nesneye beslediği muhabbet ve sadakatle karşısındakini özendiren bisiklet... Hayatının başköşesine koymakla kalmıyor, ‘velespit’ üzerine mebzul miktarda yazıyor ve çiziyor kendisi. Türlü yayında bisiklet yorumculuğu da ekstra...
Ece Ayhan’ın kaymakamlık yaptığı yıllara yetişemese de, Sivas-Gürün dedi miydi, Ece Ayhan adresini ekleyiveriyor hemen. Çocukluğunun geçtiği ilçenin sokaklarında, babadan çalınan bisikletle başlıyor her şey. Raleigh marka... Derler ki, hurdaya çıkmış Raleigh’lerin sağlam borularından tüfek namlusu yaparlarmış eskiden. 10 yaşını görmemiş bir veledin, ancak ayakta binebileceği bir heyula söz ettiğimiz.

Çift teker adabımuaşereti
Tez vakitte bir setten aşağı iki metre yuvarlanmasıyla Çelik, kendi bisiklet hayatını olduğu kadar, babasınınkini de virgüllüyor. Raleigh ortadan toz; satılıyor. ‘Bir tur versene’li çift teker hasretiyle geçen çocukluk, acısını 20’li yaşlarda üniversite vakitlerinde, İstanbul’da çıkarıyor. Çalışıp kendi parasıyla bisiklet alıyor ve sonra da kendisini bu nesneye meftunların çeteleştiği, şehrin dört bir yanına yayılmış tamirciler ağına bırakıyor. Eski bisikletçilerle tanışması, her şeyden önce hayat dersi...
Çelik, İstanbul bölge şampiyonu, aslen mücevherci Garbis Bey’i hatırlıyor örneğin. ‘Sahnede ölmek’ denilen şey şiirsel bir laf kalabalığı gibi mi geliyor size, tam da sahnede ölüyor Garbis Bey. Bisikletinin üzerinde kalp krizinden gidiyor.
Birlikte çıktıkları gezilerde adabımuaşereti öğreniyor onlardan. Çok daha kolayı varken, daha az hareketle daha hızlı gidilebilecekken, Servet Bey’in “İndir onu, küçük dişliye al” deyişiyle yolun hakkını, yolun, kendisinin ve yoldaşının ritmini öğreniyor. Bugün baktığında tek anlayamadığı racon, eski bisikletçilerin ‘iş üzerinde’ su içmeyi ayıp kabilinden sayması... Aman Garbis Bey yoksa?
Şimdi söyleyince belki anlaşılmaz zevklerden gelir size; Aydan Çelik bisikletle en çok yokuş yukarı çıkmayı seviyor. Bernard Shaw diyor ya, “Dünyanın en saf insanlarıdır bisiklete binenler. Bisikletin kendilerini götürdüğünü zannederler” diye, Çelik tam da bunun bilincinde yokuş çıkmanın faidelerinden söz ediyor. Bedenin kazançları başka, mesela o özgüven başka nereden temin edilir?
Peki ya ne yürüyerek, ne hiçbir dört tekerle edinilebilecek o şehir bilgisi? Uzun gezintiler esnasında şehrin çeperlerinin nasıl genişlediğine, kimi bölgelerdeki imar hareketinin nasıl yoğunlaştığına yılbeyıl şahit olmuş kendisi.

Düz duvarlar sizindir!
BBC’nin düzenlediği bir ankette tescillenmiş olmasa dahi derdik; bisiklet, uygarlık tarihinin en mühim icatlarından. Fakat 21. yüzyıla gelmişken, 2010 yılında bisiklette diretmenin kendi başına gayet ideolojik, ahlaki bir manası var.
Aydan Çelik’e de sordum bunu: “Bisikletin bir sportif okuması var ki, o yan bu doping hikâyeleriyle çok temiz değil. Hatta halterle birlikte Olimpiyat’tan kaldırılması bile gündeme gelmişti, o derece. Onun dışında politik bir yanı var. Kentin politik bir parametre haline gelmesiyle, yeni bir kent okuması yapılıyor artık. Bisikleti de bunun içinde yeni bir yere koyabilirsiniz. Otomobil ve benzeri araçlara sadece teknik değil ideolojik bir alternatiftir bisiklet. Nükleer, geleceğimizi sadece fiziken tehdit etmesiyle değil, bir iktidarı yeniden üretmesiyle, üst düzey bir uzmanlık ve güvenlik ağını meşrulaştırmasıyla karşı durduğumuz bir konu. Bir de buna eklemlenebilecek işin ekolojik boyutu var ki karbon emisyonuyla, vesaireyle o da işin teknik boyutu. Ben dünyanın bisikleti yeniden keşfettiğine inanıyorum; bunu görüyorum da... Sportif olarak bir zamanlar Olimpiyat’a katılan başarımızdan uzak olsak da, bir şeyler de değişiyor.”
Buralara özgü bir illettir; altına dört tekerli çeken, onun motorunu kendisine taktırdığını sanır, yolda insanlığını unutur da teneke bir canavara döner. Bisiklet denilen nane, çocukluk mevsimiyle mahdut, mesela çıngırak gibi bir gereçtir. Nihai hedef dört tekere geçmekse, bisiklet bir sonraki aşamaya geçmek için ‘durumu olmayanın’ zaruri ara durağıdır. Peki bunun nedenini hangi kültürel kodlarda, tarihsel zeminde aramak gerekir? Bir şehircilik meselesi değil neticede...
Çelik’e göre bu bisiklet sevmezliğimizi, icadın buralar geç gelmesiyle falan açıklayamayız; çeşitli seyahatnameleri gösteriyor ki, gayet erken vakitte velespit hürmet gören bir nesne bu topraklarda... O daha çok, ‘az emek-çok sonuç’ formülüne tapınmayla açıklıyor bu durumu. Shaw gibi hicvetmeseniz de, sadece bisikletin sizi bir yerden bir yere götürmediği açık. E, bu da biraz ter, biraz emek icap ettiriyor haliyle... Kimi lokal geleneksel yargılar da işliyor bu süreçte. Anadolu’nun kimi köy ve kasabalarında bisiklet gayet olağan muamelesi görürken, diyelim Urfalı bisikletçiler manifestolarına ‘bisikletin ayıplanmadığı’ bir dünya dileklerini ekleyebiliyorlar.
En meşhur klişelerdendir, öğrenme-unutma bahsinde hemen ‘Bisiklete binmek gibi’ yapıştırılır. Çelik’e “Bisiklete binmek neden unutulmaz?” diye sordum. “Belki de doğru fiil öğrenmek değildir o zaman...” dedi gözlerini uzaklara dikerek... Biz lafı uzatırken, sizi Çelik’in ‘Bisiklet Manifestosu’ndan bir bölümle baş başa bırakalım: Bisiklet nedir?
Eşitliktir: Bazen o sizi taşır, bazen siz onu.
Aylaklıktır: Akreple yelkovana nispet.
Hayal gücüdür: Durduğunda devrilir.
Libidodur: Düz duvarlar sizindir.
Devrimdir: Gerçekçi olur, imkânsızı ister.
Muhaliftir: İktidara müdanasız.
Bir lokma bir hırkadır: Derviş soyundan.
Kerameti kendinden menkuldür: Bir bilen bilir, bir de binen.
Aşüftedir: Yoldan çıkartır.
Kel alakadır: Bütün bağlamlardan muaf...

Karbon fiberle Tanpınar’ın buluşması
Aydan Çelik’le bütün bunları konuşmak için bir vesilemiz var. Mimar Sinan Üniversitesi’nde Heykel Bölümü’nden diploma almış bir çizerin, konuşurken dahi edebi referanssız duramayan bir yazarın, İstanbul’u bir başka seven bir adamın, e zaten bisiklet temayülü malumunuz, hayatta ilgilendiği her şeyi buluşturan iş...
İlham kaynağı, ünlü bisikletçi Lance Armstrong’un kanserle savaş veren vakfı yararına geçen yıl düzenlenn etkinlik. Damien Hirst, Shephard Fairey, Marc Newson gibi ünlü isimlerin tasarladığı bisikletler birer sanat eseri gibi ışıldıyordu. Çok da ses getirmişti. Türkiye’den de Sedona Bisiklet benzer bir teklifi Aydan Çelik’e götürüyor.
Bisikletin kendisi de bir âlem... Ölümsüzlük peşinde koşanlara Cem Yılmaz’ın “Karbon fiber misin eşşoğlueşşek...” dediği malzemeden; karbon fiber... Tek parça, heykel gibi üretilen bir alet... Üzerine bir de acayip teknolojilerle varla yok arası Çelik’in çizimleri ekleniyor.
Çizgiler sonsuz İstanbul çağrışımlı... ‘Reenkarne Hezarfen’ Galata Kulesi ’nden bisikletiyle uçuyor. Bedri Rahmi’nin şiirine nazire Kız Kulesi’ni bir martı çekiyor. Tarihi yarımada bir nabız gibi atarken, selenin altında Radikal Cumartesi’nin güzide dört ayaklı yazarı Pişo görünüyor. İstanbul yazısı, “İstanbul bir terkiptir” diyen Ahmet Hamdi Tanpınar’a selamla, bisiklet parçalarından inşa ediliyor. Tam Boğaz’da Boğaz Köprüsü, münasip yerinde Boğazkesen... Dikilitaş’ın hiyeroglifleri bisiklet kaligrafisine dönmüş.
Sadece beş adet üretilen bu bisikletlerin ederini sorduğumda Aydan Çelik ressam Komet’in lafını hatırlatıyor: “Ben Komet resmi satın alacak kadar zengin değilim.” Bu bisiklet de öyle koleksiyonluk bir iş. Gelecek yıl daha makul fiyatlılarının piyasaya sürülme ihtimali de yolda...
Ancak yakından görmek, orada yakaladığınız birine ‘Abi bu kaç yapıyor’ diye sormak için bir fırsat da mevcut. Tasarım bisikletimiz, Ali Ayyıldız’ın bisiklet fotoğraflarından oluşan Galeri Binyıl’daki (www.galeribinyil.com.tr) sergide canlı canlı görülebiliyor. ‘İki Tekerleğin Hikâyesi’, 1 Haziran’a kadar sürüyor bu arada...


    ETİKETLER:

    Galata Kulesi