'Bono'nun Odası'ndan çok özel

'Bono'nun Odası'ndan çok özel
'Bono'nun Odası'ndan çok özel
Demek memlekette hiçbir insan hakkı ihlali kalmamış, 6 Eylül'de U2 nihayet İstanbul'da. Konser öncesi kendisiyle hususi görüşenler de oldu, fakat Bono'yla bir kış geçiren yok. Şöyle ki...
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinar.ogunc@radikal.com.tr / Arşivi

Paris’te yaşayan müzik yazarı Michka Assayas, Mayıs 1980’de tas gibi kesilmiş saçları, kalın, gri, kemik çerçeveli gözlükleriyle ‘new wave’ takılan, 21 yaşında, Le Monde için çalışan bir müzik muhabiriydi. South Kensington yakınlarındaki iki odalı, sade daireyi grup olarak paylaşan U2 elemanlarıyla söyleşiye giderken müziklerini falan dinlememişti. Önce Bono’nun muhabbetini sevdi; sonra hemen o akşam bir barda tesadüf eden konser vesilesiyle müziklerini... Bağlantı kopmadı; müzisyen ve müzik yazarı hep paslaştılar. Assayas, önce Pop Mart turnesi sırasında bir kitap teklifinde bulunmuştu, Bono’nun canı çekmedi. Fakat 2001’de ‘Birlikte bir kitap yapmalıyız’ fikri Bono’dan geldi.
“Uzun konuşurken beni dinleyenler genelde içerler” diyen Bono’yla, turne programları, sosyal sorumluluk işleri arasında dünyanın türlü şehirlerinde buluştular, araya zaman girdiğinde uzun telefon görüşmeleri yaptılar. Assayas, başta arzuladığı biçimde Bono’yu koltuğa yatırmıştı; iki yıl boyunca uzun uzun anlattırdı ona. O kadar ki, bir defasında geçmişin derinliklerinden bu kadar konuşunca, senelerdir çayına şeker atmayan Bono, kendini fincanı karıştırırken buldu. Ortaya samimi bir sondaj çıktı.
‘Bono’nun Odasında’, Türkiye ’de 2005’te o zamanki adıyla Merkez Kitapçılık tarafından basıldı. Her ikisi de ayrı ayrı kişiliğinde yer eden Katolik babası, erken kaybettiği Protestan annesi, dövüşlerinde mutfak duvarlarını kana buladığı abisi... 16 yaşında kurulan ilk grup, 76’dan sonra Paul’den Bono’ya geçiş... “80’lerden tavsiye edebileceğin az şeyden biri” olarak tarif ettiği U2’yu inşa süreci, ‘Dünyayı Kurtaran Adam’a dönüştüğü son yılların politik Bono’su...
Mevzuya hâkimiyetim, deli U2 hayranlığımdan ileri gelmiyor. Biraz şahsi olacak; Assayas’ın anlattığı o odaya ben de çevirmen olarak bir şekilde girmiştim. 360o Tour kapsamında 6 Eylül’de İstanbul’un payına düşen, Atatürk Olimpiyat Stadı adresli U2 konseri vesilesiyle Bono, Ayşe Arman’la olsun, Yekta Kopan’la olsun, hususi görüşmeler yapabilir. Bir saat değil, iki saat değil, ‘Bono’nun Odasında’ geçen bir kışın ardından bu hikâyedeki İrlandalı ben olayım, ne yapalım. En azından Bono sayesinde aldığım bilgisayar duruyor.
Bir gruba dair solisti üzerinden laf etmekte can sıkıcı bir yan var, ama bizatihi Bono olarak da mühim bir figür. ‘Bono’nun Odası’ndan seçmeler... 

Bir acayip baba...
‘Dostu’ olmayı becerememişti, ama bu sivri dilli, eğlenceli adamdan çok feyz almıştı. Parkinsonlu babasının son hastane günlerini şöyle anlatıyordu: “Shakespeare’i severdi. İncil’den okumaya kalksam, hemen kaşları çatılırdı. [Gülüyor] ‘S.ktir git’ dercesine bir bakış... Aslında son sözleri de ‘S.ktir git’ oldu. Gecenin bir yarısı yanındaki yatakta yatıyordum, bir bağırış duydum. Tabii ki günlerdir sadece fısıltı duyuyorduk ondan. Hemşireyi çağırdım, geldi. Tekrar fısıldamaya dönmüştü, ikimiz de kulaklarımızı ağzının dibine dayamıştık. ‘Ne diyorsun? İyi misin? Bir şeye ihtiyacın var mı? Yardım edebileceğimiz bir şey var mı?’ Hemşire devam ediyordu: ‘Bob, iyi misin? Ne diyorsun yani? Ne demek bu? Neye ihtiyacın var?’ ‘S.ktir git’ dedi babam, ‘Bir s.ktirip gider misiniz?’ (...) Her zaman yaraya tuz hatta sirke basardı. Dünyanın en güzel kadınıyla tanışabilirdi. Hatta Julia Roberts... Bir defasında bir kulüpte tanıştırmıştım da, filmine atıfta bulunarak şöyle demişti: ‘Özel bir kadın ha? Kıçımın kenarı!’” [Gülüyor]

Üç öğün uçak yemeği
“Ulusal havayollarının bilgisayar bölümünde çalışan ağabeyim, çok az bir paraya havayolları yemeklerinden satın alabileceğini keşfetti. O paketlenmiş yemeklerden getirirdi eve; buzdolabı ağzına kadar onlarla doluydu. İşte ben de okuldan gelip evde uçak yemeği yiyordum. Sonra inanılmaz bir şey oldu. Bizim lise havaalanının yakınlarındaydı. Önceleri okulda öğle yemeği yoktu, sonra birden öğle yemeği vermeye karar verdiler. Ve gidip öğle yemeklerini havaalanından alıyorlardı. Yani öğle yemeği olarak uçak yemeği yiyorum, eve gidiyorum, akşam yemeği olarak yine o boktan uçak yemeklerinden yiyorum. Sonra n’oluyor? Bir rock’n’roll grubuna giriyorsun ve ömrünün kalan kısmını da uçak yemekleri yiyerek geçiriyorsun.”

Absürt gençlik günleri
“Bizim cemaat çok sıra dışıydık. Kaç baba, oğlum dediği iki çocuğun Doc Marten ayakkabılar, acayip kıyafetler ve Mohawk bir kafayla dolaşmasına izin verir ki? Bazen Guggi kapıya at sırtında gelirdi. Çok erken yaştan itibaren sürrealist kafalara sahip olduğumuzdan bu bize çok komik geliyordu. 20’li yaşlarımdayken, arkadaşlarla atıştığımız bir defasında, benim avane gelip arabamı düzinelerce yumurtayla kâğıt mendillere sarmışlar, hem de bütün arabayı. Araba olmuş kantonpiyer, kâğıtlar yumurtayla koza gibi sarmış onu. Uyanır uyanmaz da, beni yumurta yağmuruna tutmaya başladılar. Tek sorun babamın da uyanmasıydı ve babam yastığının altında silahıyla uyurdu.”

İrlanda acısı
“Benim kitabımda sanat , ellerini derinin altına sokmaktır; göğüs kemiğini kıracaksın, göğüs kafesini yaracaksın. Gerçekten yazacaksan, yapman gereken bu. Bunu yapmaya hazır mısın? Yoksa rock’n’roll senin için bir çift ayakkabıdan, bir saç modelinden, ekşimiş bir varoluşçuluktan ya da tatlı bir çürümüşlükten mi ibaret? Bu, sanata dair ilk tariflerimden biriydi. Kan. İrlanda edebiyatından gelir, Oscar Wilde’ın ‘De Profundis’i yazışından gelir, kendi yazdığı oyun oynanırken sahneye çıkıp ‘S.ktirin gidin!’ diyen Brendan Behan’dan gelir. İrlanda’da, göğüs kafesini yararken duyduğun acı içimizdedir.”

Bono kimdir?
“Ben bir şöhret değilim. Kendince bir şeyler karalayan, puro tüttüren, şarap içen, İncil okuyan biri, bir müzik grubunun üyesiyim. Göremediği şeylerin resmini yapmaya bayılan... gösterişçinin tekiyim [Gülüyor]. Bir koca, bir babayım; yoksulların, bazen de zenginlerin dostuyum. Bir eylemci, gezerek fikirler satan bir satıcıyım. Bir satranç oyuncusu, dünyanın en gürültülü folk grubunda yarı zamanlı rock yıldızı, bir opera şarkıcısıyım. Nasıl ama?”

Başkan Bush’la fotoğraf...
“...çektirdim, çünkü Milenyum Mücadelesi adı verilen dış yardım hareketi için, önümüzdeki üç yıla yayılmak üzere masaya 10 milyar dolar koyacaktı. (...) Fotoğraf sırasında kafasını düz tutup belli belirsiz fısıldadı: ‘İşte şimdi yeni bir manşet geliyor: İrlandalı rock yıldızı Toksik Teksaslı’yla birlikte.’ [Gülüyor] (...) Komik bir adam. Bankaya giderken yolda bile dalga geçiyordu. Kurşun geçirmez araba korteji başkentin caddelerinden hızla geçerken insanlar ‘Özgür Dünya’nın liderine el sallıyor, o da onlara. Bir ara ‘Buralarda çok popülersiniz’ diyorum, o da [Teksas aksanıyla]: ‘Hep böyle değildi...’ diyor. ‘Gerçekten mi?’ ‘Tabii. Bu şehre ilk geldiğimde insanlar bana el değil, tek parmaklarını sallarlardı. Şimdi üç parmaklarıyla, başparmaklarını da bulmuşlar.’ Çok komik değil mi?”

Hayır işi değil, adalet meselesi
“Yaptığım hiçbir iş idealizme dayanmıyor. Sadece pragmatizm. Tamam, borçların iptali söz konusu olduğunda, meselenin hayır değil adalet işi olduğunu tartışıyorum. Ama şu anda Afrika’yla uğraşmak anlamında, Afrika için Marshall tipi bir plan arıyorum. İşte bu pragmatizm. (...) Burnum bir mendille kapalı, elimde bir molotofkokteyliyle dikiliyor olsam benim için çok daha iyi görüneceğini biliyorum. Ama biliyorsun ki, en fazla inandığım şey, bu işi yapabilmemizin tek yolunun entelektüel davamızı sıkı, desteğimizi de halka yakın barışçı hareketler içinde geniş tutmak olduğu. Bu da ne sağın ne de solun mülkiyetinde.”

Bono gözlüklü Papa
Bir yerde ‘samimiyetsizliği’ yüzünden sürekli gözlük taktığını söylüyor. Gözlüklerin ardında ne olduğunu bir tek Tanrı biliyormuş. Quincy Jones’la çok gülüştükleri o günden çok komik de bir Papa hikâyesi var. Papa, yoksul ülkelerin milli gelirlerinin büyük kısmını zengin ülkelere ödemesinin adaletsizliği üzerine konuşmakta: “Konuşması sırasında gözlerini sürekli bana dikmiş gibiydi. Merak ettim. Mavi gözlüklerimi taktığım için miydi? Kabalık ediyor olabilirim diye gözlüklerimi çıkardım. Onunla tanıştırılırken gözü hâlâ gözlüklerdeydi. Elimdeki gözlüklere bakmaya devam edince, bana hediye olarak verdiği tesbihe karşılık ben de gözlüklerimi önerdim. Sonra sadece takmakla kalmadı, bir de tahmin edebileceğin en hınzır haliyle gülümsedi. Bir komedyendi. Hiç bozulmamış bir mizah anlayışı vardı. Flaşlar patladı, ben de ‘Vay be! Borçları Silin kampanyası yarın bütün gazetelerin birinci sayfasında benim gözlüklerimi takmış Papa ile birlikte verilecek’ diye düşündüm.” Fakat biz bu fotoğrafı asla göremedik; etrafındakilerin mizah anlayışı izin vermemiş demek...

Başkan olmak ister mi?
[Gülüyor] “Daha küçük bir eve taşınmazdım. Sahne arkasına geçmekse, evet, çamaşır odasını ve birkaç çıplak elektrik telinin o tuhaf duvardan nasıl salkım saçak sallandığını gördüm. Politika ile sosis imalatının ortak yanları var: İçine neler koyduklarını bir bilsen, sonuçta ortaya çıkan şeyi yemezsin.”

Tek eşlilik mevzuu...
“Hiç evlilik planlayan biri değildim. Arkadaşlarımdan birinin bile ‘Hah, bu tam evlenecek adam’ diyeceği bir tip olmadım. Ama işte olabilecek en olağanüstü kadınla tanıştım ve gitmesine izin vermedim. Hayatımda biri var, o kadar zaman geçti, hâlâ onu tanıyamadığımı hissediyorum. Özellikle Ali’nin iyi becerdiği, çok yaratıcı bir boşluk var aramızda. İlişkilerin de yönetilmeye ihtiyacı vardır. Onun benim hayatıma inanılmaz bir saygısı var; kendisi de çok özgür ruhlu. Başkaları bu kadar zaman evli kaldıktan sonra ne yaşıyor bilmiyorum, ama benim hayatım böyle. (...) Evliliğimi bozmak? Buna sebep olabilecek şey ancak bir ölüm kalım meselesi olabilir. Lafı tam hatırlamıyorum, ama Jean Cocteau, arkadaşlığın aşktan daha üstün olduğunu yazmış bir yerde. Bazen daha az göz alıcıdır ya da daha az tutkulu, ama arkadaşlık daha derin ve aslında daha akıllıcadır bence. Benim ilişkimin kalbinde de çok güzel bir arkadaşlık var. Birçok yönden bu, hayatımdaki bütün önemli kapıları açan bir anahtar aslında: İster grupta olsun, ister evlilikte, ister içinde yaşadığım toplulukta... Müzik ve arkadaşlık sanki iki dinsel ayin gibi.”
Bir kadın ‘Senin groupie’n olmak istiyorum’ derse...
“Eğer groupie’yi benim anladığım anlamda kullanıyorsan, yani gruba yakın olabilmek için cinselliği sunmak anlamında, bu beni çok kilitleyen bir şey. Eğer ilişkide eşitsizlik varsa, daha az ilgi çekicidir. Bir hayrandan faydalanmak, cinsel zorbalık, kaçınılması gereken şeylerdir. Ama müzik seksidir, özellikle bizimkinin böyle bir yanı vardır. Sevgililerin kavgaları gibi, bir türlü bitmeyen konuşmalar ve kavgalar gibi. Ve şarkıların birinci tekil şahısta olması, bu çok garip. Bazen sonunda kendini kendinle tartışırırken bulursun ya da o erotik aşk daha ulvi, daha büyük bir aşka, Tanrı ve aile nosyonuna dönüşür. Bende bunlar arasındaki sıçrama çok kolay oluyor.”

Cenazesi nasıl olsun?
“Bir sürü ağlama, zırlama isterim. Müzik iyi olmak zorunda. Bob Dylan ‘Death Is Not the End’i (Ölüm Son Değildir) söylüyor. Galiba bir de ‘La Traviata’yı söyleyen Pavarotti’yi alacağım. Bir de erkek çocuk korosu. Yedi tane bakire rahibe lütfen. Ali’nin ve başka altı kızın daha saçlarını ve mahrem yerlerdeki kıllarını sarıya boyamasını isterdim. Tabutu onlar taşısın. Bir süre spor salonuna gitmek zorunda kalabilirler. Bu ölüm için hazırlansınlar! Ama bol ağlama olsun. Törenden sonra da bir-iki laf dalaşı... ‘Piçin tekiydi. Kimse ayağa kalkıp da onun piç olduğunu söyleyemiyor mu?’ Sonunda patlayan Gavin Friday olacak: ‘70’lerde benden aldığı Brian Eno albümlerini bir türlü geri vermedi. Verdiğinde de plakların her tarafı reçel olmuştu’...”