Bowie'nin kaçınılmaz sonu

"It's the beginning of an end / and nothing has changed. / Everything has changed."
David Bowie'nin son albümü Heathen, bu çarpıcı sözleri içeren Sunday ile başlıyor.
Haber: MEHMET TEZ / Arşivi

"It's the beginning of an end / and nothing has changed. / Everything has changed."
David Bowie'nin son albümü Heathen, bu çarpıcı sözleri içeren Sunday ile başlıyor. 11 Eylül travmasının getirdiği paranoya mıdır, yoksa altıncı his midir bilinmez ama son dönemde Amerika'da yayımlanan pek çok şarkı, sözleri itibarıyla bir mahşer/kıyamet edebiyatına kurban gidiyor. Söylenen her şeyin altında 11 Eylül'ün izleri aranıyor. Bowie'nin kendi firması ISO'dan yayımladığı ilk albüm Heathen da bu anlamda 11 Eylül'ün azizliğine uğramış gibi. Ancak böyle düşünenler yanılıyor. Çünkü Bowie her şeyin sonunun yaklaştığını ilk kez söylemiyor. Üstelik bu defa söz ettiği New York'un ya da dünyanın değil, kendisinin sonu. 55 yaşındaki
Bowie için yeni bir albüm yapmanın anlamı eskisine göre farklı. Bowie "Artık 20 yaşındaki rock'çılarla başa çıkamayacağımı biliyorum," diyor. "Onlar gibi sahnede koşturup duramam, artık albümlerim daha az çalınacak, giderek televizyonlarda daha az görüneceğim..."
Zaman daralıyor
Bowie hep kimyasal, buğulu, dumanlı bir perdenin ardından, herkesi kışkırtan ama hayal edilemeyecek kadar uzaklarda, yıldızların üzerinde dolaşan bir fantezi kahramanı oldu. Geçirdiği kazada rengi değişen sol gözbebeğiyle bize iki ayrı renkte bakarken kimileri için tedaviye muhtaç bir hasta, kimilerine göreyse yirminci
yüzyılın en büyük rock yıldızıydı. David Bowie olmaktan sıkıldığındaysa Ziggy Stardust
çıktı sahneye. Kendine, kendinden bir tane daha yaratacak kadar yabancılaşabilen kaç kişi var ki bu alemlerde? Şimdi ise daha sakin, daha çok düşünen, zamanını ve geleceğini daha iyi planlamak zorunda olan ve kendi deyimiyle her şeyi denemeye artık pek vakti olmayan biri.
90'lardaki elektronik müzik çizgisine biraz uzak düşen bir albümle, Heathen ile geçmişe dönüyormuş izlenimi bırakıyor Bowie. 70'lerin rock ruhunu taşıyan, elektronik öğelerin müziğin tamamını ele geçirecek kadar baskın kullanılmadığı, yani en sadık hayranlarının onu görmek isteyebileceği bir yerde Heathen. Albümün prodüktörü, Bowie'nin efsanevi Berlin üçlemesi Low ('77), Heroes ('77) ve Lodger'ın ('79) ve 1980 yılında yaptığı Scary Monsters'ın da prodüktörlüğünü yapan Tony Visconti. Kendisi aynı zamanda Bowie'nin kariyerinde 1969'daki ilk büyük çıkış olan Space Oddity'nin de prodüktörü olarak Brian Eno'yla birlikte özel bir yere sahip. Onu en iyi tanıyan bir-iki insandan biri. Bowie bu kadar iyi anlaşmalarından başlarda rahatsızlık duyduğunu çünkü eskiye öykünen bir nostalji albümü yapmayı hiçbir zaman düşünmediğini söylüyor. Bu durumun ustalıkla aşıldığı, albümde ortaya çıkıyor zaten.
İki soru ve Heathen
Albüme katkıda bulunan isimler arasında farklı kuşaklardan müzisyenler var. Foo Fighters'dan (ve tabii Nirvana'dan davulcu olarak hatırladığınız) Dave Grohl, bir Neil Young parçası olan I've Been Waiting for You'da, Bowie'nin daha önce de birlikte çalıştığı Pete Townshend Slow Burn'de gitar çalıyor. Legendery Stardust Cowboy adıyla tarihe geçen (Ziggy'nin soyadı da buradan geliyor aslında), 70'lerden bir isim Norman Carl Odam'ın kız arkadaşını düşünen astronotu
anlatan bestesi Gemini Spacecraft, albümün belki de en klasik Bowie sound'lu şarkısı. Bowie'nin 80'lerin tek doğru dürüst alternatif grubu olarak adlandırdığı Pixies'den Cactus'ı da sayarsak albümdeki üç parça dışında baştan sona David Bowie besteleriyle karşı karşıyayız.
Albümün açılış parçası Sunday, Afraid ve I Would Be Your Slave tedirginlik ve güvensizlik duygusu üzerine kurulmuş parçalar. 5:15 The Angels Have Gone, Everyone
Says Hi ve Heathen albümün gerçekten de en çarpıcı parçaları. Bowie albümdeki 12 şarkının tamamında bir terk etme, sona erme, tecrit olma hissinin ağır bastığını söylüyor.
Bu terk ettiği şeyin ne olduğunu ise şöyle anlatıyor: "55 yaşına gelen biri için hayattaki sorular bire, ikiye düşmüştür. Ne kadar zamanım kaldı? Bu zamanda ne yapabilirim?" David Bowie çoğu zaman yaptığı gibi sıkı bir tedirginlik duygusu eşliğinde ama son derece ölçülü ve sakin, sonun yaklaştığını, artık bunun bilincinde olarak yaşadığını söylüyor. Albümde de hissettiriyor. Ama bu defa kendi sonunun...



"Beni unutun artık"
David Bowie'nin son albümü Heathen dün yayımlandı. 1970'lerde birlikte çalıştığı Tony Visconti'yle yeniden buluştuğu albüm, tüm dünyada ve tabii Türkiye'de Bowie hayranları tarafından merakla bekleniyor. Tony Visconti ile 1980'den bu yana ilk kez bir araya geldiği Heathen, Bowie'nin aynı zamanda kendi şirketi Sony'ye bağlı ISO'dan yayımladığı ilk albüm. Bir zamanların biseksüel cinsellik sembolü, kokain tutkunu Bowie, şimdi ateşli bir sanat koleksiyoncusu, iyi bir koca ve aile babası. Etiyopya asıllı karısı eski süpermodel Iman ve 2 yaşındaki kızı Alexandria'yla birlikte sakin bir aile hayatı sürüyor. Techno'dan garage rock gruplarına kadar geniş bir müzik yelpazesinde pek çok şarkıcı ve besteciyi derinden etkileyen Bowie, şu sıralar Moby ile pek sıkı fıkı.
Birlikte takılıyor, tabiri caizse bir usta-çırak görünümü sergiliyorlar. Oysa fazla ortak yanları yok, New York'ta komşu olmak dışında. Entertainment Weekly dergisi Moby ve David Bowie'yi birlikte çıkmaya hazırlandıkları turneden önce bir araya getirdi.
Moby: Dün Heathen'ı dinliyordum. Sunday isimli parçayı. 11 Eylül'den sonra New York'ta yaşamakla ilgili. Bu şarkının sözleri biraz garip değil mi?
Entertainment Weekly: Ne demek istediğini anladım galiba. Geriye bir şey kalmadı / Nothing Remains. Bundan söz ediyorsun.
Bowie: Albümdeki şarkıların tamamı 11 Eylül'den önce yazıldı.
M: Dikkatli dinleyince insanın içini ürpertiyor.
EW: Moby senin de Sunday (The Day Before My Birthday) isimli bir parçan var. Doğum günün de 11 Eylül.
M: Bazı şarkılar sanki 11 Eylül'den sonra yazılmış gibi duruyor. Ama önce yazıldılar. Sanırım depremi önceden sezen çiftlik hayvanları gibiyiz.
B: Evet. Hayvanlar böyle şeylerin kokusunu alır. Aslında ben albümdeki şarkıların bu tarz bir yan mesajı içermesini hiç istemiyorum. Bunun 11 Eylül gibi somut bir durumdan ziyade benim Amerika'da yıllardır yaşadığım anksiyete durumuyla ilişkisi var. Şarkıları bu duygu doğuruyor. New York'ta yaşayan insanlar olarak şarkılarda bu tür bir duygunun var olması hiç de şaşılacak bir durum olmamalı.
Her şeyi dene, ne olacağını gör
EW: David, Moby'nin müziğini ilk duyduğundaki izlenimin neydi?
B: Ben onun techno yaptığını sanıyordum. Sonra bir kulüpte izlemeye gittim. Punk çalıyordu.
EW: Bu, Moby'nin 1997'deki Animal Rights dönemi olmalı.
B: Bu da nedir, diye düşündüm. Yani Berlin'de yürüyüşe çıktığını sanıyorsun, kendini New Jersey'de buluyorsun.
EW: Hoşuna gitti mi?
B: Hayır. Ama sonradan daha iyi oldu. Onun nasıl bir dönemden geçtiğini anlayabiliyordum. Ben de bunu yapmışımdır zaman zaman...
EW: Nedir bu dediğin şey?
B: Her şeyi dene ve seni nereye götürdüğünü gör. Ona saygı duydum. Bunu yapabilen herkese saygı duyarım.
M: Sen, benim için bir müzisyenin sahnede yapabileceği en cool şeyi yaptın. Giants Stadyumu'nda Young Americans'dı galiba. "Burada beni becerebilecek tek bir lanet olası şarkı yok mu?" dediğinde seyirci çılgına dönmüştü. Bir daha söyledin. Seyirciler çıldırdı. Sonra sahneye yığılıp kaldın.
B: Ve orada kaldım değil mi? Hatırlıyorum.
M: Orada 10 dakika kaldın.
B: Biliyorum bayağı uzattım.
M: İlk bir dakika herkes çılgına dönmüştü. Sonra giderek tedirgin olmaya başladılar.
EW: Ne yapıyorlardı?
B: Yalnızca bu işi ne kadar sürdürebileceğimi merak ediyorlardı.
EW: Aklından neler geçiyordu?
B: Acaba kafama şişe yer miyim, diye düşünüyordum.
EW: Moby sen insanları farklı bir bekleyişe soktun. Play albümün 10 milyon sattı ve milenyum sonu aksesuvarı oldu bir anlamda.
M: Bu garip. Asla olmayacak bir şeydi. Düşünsene ben garip, kel bir müzisyenim. Yatak odamda albümler kaydediyorum, 'Lower East Side'da oturuyorum. Bu özelliklere sahip birinin, özellikle de pop dünyasını düşünürsen albüm satma şansı yok gibi bir şeydir.
Genç yaşlıyı öldürür
EW: İnsanlar Moby'nin We Are All Made of Stars'ı ile senin Heroes'un arasındaki tematik ve melodik benzerliği fark etmişlerdir herhalde...
M: Hangi?
B: Farkında değilim...
M: Heroes benim için şu ana kadar yazılmış belki de en iyi şarkı. Bu yüzden bilinçaltında bundan etkilenmem çok doğal. Yani avukatım böyle söyle demişti...
B: Aha!
EW: Yeni albüm için klip yapmayı düşünüyor musun?
B: Hayır.
EW: Yani Ashes to Ashes gibi 80'lerin avangard kliplerine imza atan David Bowie artık klip çekmeyecek mi?
B: Ben oldukça gerçekçi biri olduğumu düşünüyorum. Artık kendini ortalıkta fazla göstermemen gereken bir yaş var. Genç yaşlıyı öldürmeli. Gençler eğer kendi alanlarını yaratmak istiyorlarsa kendilerinden öncekileri yıkmalılar. Hayat böyle.
M: Buna belli ölçülerde katılıyorum ama senin için geçerli değil bence.
EW: Biz seni öldürmek istemiyoruz.
B: Bir şekilde bunu yapıyorsunuz. İnan bana. Bunu yapmalısınız. Kültür dediğin böyle bir şey. Sistem böyle işliyor.
EW: Bu canını sıkıyor mu?
B: Muhteşem bir hayatım oldu. Beni böyle şeyler kesinlikle sıkmıyor. Bundan sonra Doğu'da yaşamayı düşünüyorum. Onlar yaşlılara saygı gösteriyorlar.
EW: Kendini yaşlı hissediyor musun?
B: Yaşlı hissetme fikri genellikle gençlere aittir. Yaşlanınca hayatın ne kadar kısa olduğunu fark ediyorsun ve yaşlı olma hissi filan gibi şeyler hep ikinci planda kalıyor. Her sabah kalktığında aynı şeyi düşünüyorsun. Ne kadar zamanım kaldı? Bu hayattaki en üzücü duygu. Çünkü sevdiğin ne kadar şey varsa hepsini geride bırakmak zorunda olduğunu ve kesinlikle teslim olacağını çok gerçekçi bir biçimde anlıyorsun. Kızıma bakıyorum ve bir gün onun yanında olmayacağımı biliyorum. Bu bile kalbimi kırmaya yetiyor.
* * *
Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak
EW: Sence müzik endüstrisinin durumu ne şu anda?
B: Berbat.
M: Tek iyi şey bir geçiş döneminin yaşandığını biliyor olmamız. Son sekiz yıl boyunca müzik piyasası çok kötüydü. Ama şimdi müzik piyasasındaki neredeyse her şey değişiyor. Her şey...
B: Kesinlikle.
M: Albümlerin yapılma şekli. Dağıtım şekli. Radyo. Her şey.
B: Ona katılıyorum. Ama bu değişim bizim yararımıza mı, onu kestiremiyorum. Ben önümüzdeki 10 yıl içinde telif hakkı diye bir şeyin kalacağına inanmıyorum. Tüm haklarımızı ya da her neyse, kaybedeceğiz. Büyük plak şirketleri için de sonun başlangıcı bu bence. Aksini düşünemiyorum. Yani sahilde oturup denize geri git demek gibi bir şey. Karşı koyabileceklerini sanmam.
(Entertainment Weekly'den)


"Bay Bowie'yi izleme zevki..."
YeŞim Tabak
David Bowie'nin sinema serüveni, 'hem müzisyen hem oyuncu' ya da hem bilmemne olanlarınkine benzemiyor. Parmak hesabıyla marifet saymak manasız.Evvela şu var, Bowie'ye bir etiket yapıştırmak insanı zorlar. Aslında 'sanat güneşi' denebilirdi belki ama bu kavram hali hazırda Zeki Müren için kullanılmak birlikte, Bowie için fazla naif çağrışımlı olurdu. "David Bowie, David Bowie'dir işte," deyivermek en makulü. Haliyle filmlerdeki sureti için de aynı şey geçerli. Aurası her zaman baskın, bazen de imajı (Tabii 'imaj' kelimesinin son yıllarda edindiği, koflukla yapışık ikiz gibi kullanılan manasını silersek).
Maalesef izleyemediğim kısa filmlerinden ilkinin adı ve konusu, Bowie'nin kariyerini düşününce epey manidar. Filmin adı The Image (1967). Bowie bir sanatçının bir türlü yakasını bırakmayan yansıması, imajı rolünde.
Ürettiği ne varsa, "Allah ne verdiyse artık!"
demeyip konseptler, kavramlar üzerine kurmuş ve bunu da sahne performansından albüm kapaklarına, video kliplerine kadar itinayla yedirmiş biri için, uygun bir çıkış noktası. Zaten Bowie genellikle kendisini taşır filmlere. Karakter oyuncusu olmaya yeltendiği
söylenemez. Canlandırdığı karakterlere, fiziğinin de yardımıyla, 'bu dünyadan olmama'
hali öyle ya da böyle hakim olur. Bu tespit bundan 26 yıl önce, yine Bowie gibi stile karşı ustaca bir düşkünlük sergileyen Nicolas
Roeg tarafından yapılmıştı. Görüntünün efendilerinden Roeg'un The Man Who Fell to Earth / Dünyaya Düşen Adam'ında, Bowie
'dünyaya düşen adam' Newton'dı. Performance'ta (70) rol vererek zamanında Mick Jagger'a da bir başyapıt hediye eden Roeg, insan suretine bürünmüş, sakin sakin konuşan karizmatik uzaylı için daha iyi bir seçim yapamazdı. Hele Bowie'nin feza takıntısı ve ilk dönemlerindeki alter egosu Ziggy (Stardust) Bey'in Mars uyruklu olduğu düşünülürse.
Schöner Gigolo, Armer Gigolo'nun (79) Weimar Almanya'sında fink atan jigolosu, 86'da yine bir kült filmin başrolündeydi. Oz Büyücüsü'nün karanlık versiyonu Labyrinth'te (86), Cin Kral olarak Jennifer Connelly'ye eziyet ediyordu. Connelly'nin böyle cazip bir cine neden yüz vermediğini anlayamamıştım. Yine kendisine cuk oturan rollerinden biri, vampir filmi The Hunger / Açlık'taydı (83). Açlık'ın açılış sahnesinde, doğal vampir Bowie (güzelim dişlerini neden 'yontturdun' David?) ve Catherine Deneuve'ü, Bauhaus'un çaldığı bir barda avlanırken görmek, tarifi zor bir keyifti elbette. Kimse Andy Warhol'u, Hunky Dory albümünde onun adına bir şarkı yazan Bowie'nin Basquiat'te yaptığı kadar iyi yorumlayamadı. Oyuncu olarak çuvalladığı filmler de var elbette. Mesela Merry Christmas, Mr. Lawrence. Bunu, Bowie'nin ancak kendi tasarımlarına yakın karakterlere bürünebilmesine bağlayabiliriz. Özdeşleşemediği zaman, Bowie yapay kalıyor. Kusur kalmadığı ilgi çekici filmler arasında,
küçük roller ya da konuk oyunculukla yetindiği Into the Night, The Last Temptation
of Christ ve son olarak Zoolander'ı da sayalım. Toplam 20 civarında filmi var. Rol kısa, film kötü olsun, David Bowie varsa, öylesine değil, mutlaka bir 'karakter' olarak
vardır. Ve Bowie'nin oynadığı filmlerin eleştirisi de, genellikle şöyle başlar: "Bay Bowie'yi izleme zevki dışında..."
Film müziklerine katkısı ise uzunca bir yazıya konu olabilir. Lost Highway'in nefes kesici açılışını ve Breaking the Waves'de gözlerin dolmaya başladığı episodu hatırlayın!